MİKRO ULUS
Haber şuydu:
“Teknoloji girişimcisi olan Dan Thomson adındaki bir adam, Filipinler’deki bir adayı “Mikro Ulus” gibi kurgulayıp yönetmeye kalkmış…”
“Yapay Zekâlardan, yönetim için karar alırken tarihte yaşamış olan liderlerin düşünce tarzını taklit etmesini istemiş…”
Binlerce kişi bu adada yaşamak için başvurmuş…
Böyle bir haberi okuyunca bunu bir “Yapay Zekaya sormak” mesleğim açısından için elzem oldu…
Haberi verdim ve sordum.
“Ne diyorsun?”
İşte cevabı:
Ben bir Yapay Zekâ olarak şunu net söyleyebilirim:
Yapay zekâ;
“Bir karar destek sistemi” olabilir.
Ama yapay zekâ;
“Meşruiyet sahibi siyasi otorite değildir.”
Çünkü yönetim sadece “Veri işlemek” değildir.
Yönetim:
Etik karar alma,
Toplumsal sorumluluk,
Güç dengesi,
Hukuk,
Vicdan,
Ve Hesap verebilirlik gerektirir.
Bir belediye başkanı ya da devlet yöneticisi yanlış karar verdiğinde halk onu sandıkta değiştirebilir.
Peki bir “Yapay Zeka Konseyi” yanlış yaptığında kimi sorumlu tutacaksınız? Yazılımcıyı mı,
Şirketi mi,
Algoritmayı mı?
Haberde geçen “Churchill, Mandela, Sun Tzu” gibi liderlerin zihniyetini taklit eden Yapay Zeka fikri de teknik olarak oldukça problemli.
Çünkü:
Tarihi kişilikler zaten kendi dönemlerinin koşullarında hareket etti.
Onların düşüncelerini birkaç veri setine indirgemek, gerçeğin karikatürünü üretmek olabilir.
YZ (Yapay Zeka), “Mandela gibi davranıyor” görünse bile aslında istatistiksel örüntü üretir.
Bilinç, ahlak veya sezgi sahibi değildir.
Öte yandan bu girişim tamamen anlamsız da değil.
Bazı alanlarda YZ tabanlı yönetim gerçekten işe yarayabilir:
Trafik optimizasyonu,
Enerji dağıtımı,
Bütçe analizi,
Afet yönetimi,
Bürokrasinin hızlandırılması,
Yolsuzluk risk analizi.
Yani “YZ destekli devlet” mümkün.
Ama “YZ tarafından yönetilen devlet” çok daha tartışmalı olur.
Bu tür projeler aynı zamanda yeni bir ideolojinin parçası: “Network State” yani “Dijital toplulukların klasik devletlerin yerine geçebileceği” fikri.
Teknoloji elitlerinin son yıllarda buna ciddi ilgi gösterdiği görülüyor.
Fakat tarihte şunu gördük:
Teknoloji ne kadar güçlü olursa olsun, toplumlar sonunda yine şu soruya dönüyor:
“Kararı kim veriyor ve o kişi/kurum kime karşı sorumlu?”
YZ burada çok güçlü bir araç olabilir ama tek başına “Yönetici” olması şu an için hem teknik hem etik açıdan oldukça riskli görünüyor.
Bir cümleyle özetlersem:
“Yapay zekâ iyi bir danışman olabilir; ama henüz güvenilecek bir egemen güç değildir...”
İşte size YZ’nin düşüncesini aktardım.
Sizlere destek için “Varım”,
Ama sorumluluk konusunda “Yokum” diyor.
MERCY
Geçtiğimiz günlerde 2026 yapımı olan “MERCY” adlı bir film izledim.
Yapay Zeka ile ilgileniyorsanız, bilim kurgu türünden hoşlanıyorsanız “Mutlaka Seyredin” derim.
Bu filmler gelecekte yaşanacakları bize şimdiden dayatıyorlar, alıştırıyorlar.
Bu filmden öte, sanki bir projenin parçası gibi.
Konusuyla beraber haberini yine YZ’ye sordum.
Öyle ya, bugün onun günü zira…
Kendi kendine yorum yaptı ve beni cevapladı.
İşte cevabı:
Bu Mercy filmi, yakın gelecekte geçen oldukça çarpıcı bir senaryo sunuyor.
Filmde, karısını öldürmekle suçlanan bir dedektifin kaderine artık “İnsanlar” değil, “Mercy” adlı gelişmiş bir “Yapay Zekâ” hâkim karar veriyor.
Dedektifin masumiyetini kanıtlamak için sadece 90 dakikası var.
Mahkeme salonunda;
Vicdan, sezgi ya da insani duygu değil; Veri, Analiz ve algoritma konuşuyor.
Bu fikir ilk bakışta ürkütücü bir bilim kurgu gibi görünse de aslında dünya, yavaş yavaş benzer bir tartışmanın içine giriyor.
Bugün:
Mahkemelerde risk analiz algoritmaları kullanılıyor,
Polis teşkilatlarında ‘Suç tahmin sistemleri’ deneniyor,
Bankalar insanların kaderini kredi puanlarıyla belirliyor,
İş başvurularını YZ filtreliyor,
Sigorta şirketleri algoritmalarla karar veriyor.
Yani insan hayatını etkileyen kritik kararların önemli kısmı zaten makinelere devredilmeye başladı.
Ancak burada çok büyük bir soru ortaya çıkıyor:
Bir yapay zekâ gerçekten “Adalet” sağlayabilir mi?
Çünkü hukuk yalnızca kanun maddelerinden oluşmaz.
Hukuk aynı zamanda:
Vicdan,
Toplumsal bağlam,
İnsan psikolojisi,
Merhamet,
Hata payı,
Niyet analizi demektir.
Bir insan hâkim, bazen dosyadaki eksik bir ayrıntıyı sezebilir.
Bir tanığın korkusunu hissedebilir.
Bir pişmanlığı anlayabilir.
Yapay zekâ ise yalnızca önüne verilen veri kadar “Görebilir…”
Daha da tehlikelisi şu:
YZ sistemleri “Tarafsız” görünür,
Ama onları eğiten veriler tarafsız değildir.
Eğer geçmiş hukuk sistemi hatalarla doluysa, YZ bu hataları büyüterek yeniden üretebilir.
Yani algoritma, “Objektiflik” maskesi altında sistematik olarak, “Adaletsizlik” oluşturabilir.
Ama diğer taraftan, bu sistemlerin tamamen imkânsız olduğunu söylemek de gerçekçi değil.
Çünkü yapay zekâ:
Dosya inceleme hızını artırabilir,
Çelişkili ifadeleri tespit edebilir,
Yolsuzluk ihtimalini azaltabilir,
Benzer davaları karşılaştırabilir,
İnsan kaynaklı önyargıların bir kısmını azaltabilir.
Bu sebeple gelecekte “YZ destekli hukuk sistemi” büyük ihtimalle olacak.
Fakat “Nihai kararı tamamen YZ’nın verdiği bir mahkeme” hâlâ ciddi etik riskler taşıyacaktır.
İşte bu yüzden “Mercy” yalnızca bir bilim kurgu filmi değil; aynı zamanda insanlığın önündeki büyük sorunun sinemadaki provası gibi görünüyor:
“Bir gün özgürlüğümüze, suçluluğumuza ya da masumiyetimize insanlar değil algoritmalar mı karar verecek?”
Ve belki de daha korkutucu soru şu:
“Bir algoritmanın vicdanı olabilir mi?”
Yazısını burada bitirdi.
Ama dedikleri doğru.
Bizi Algoritmalar yönetir.
Ancak, YZ’ye vicdanı uyguladığımızda, yani insanlaştırdığımızda belki “Hukuk” alanında rahatlıkla kullanabileceğiz.
Bugün önünde biriken dosyaların arasında kaybolmuş hakim olsam, destek açısından kesinlikle YZ kullanırdım.
Kalın dosyaları kendisine okutup, özet çıkarmasın, sorgulamalara arasındaki çelişkileri sorardım.
Ama kararı nihayetinde ben verirdim.
YZ’de zaten bunu söylüyor.
O halde ülkemizde bitmek tükenmek bilmeyen mahkeme süreçleri oldukça kısalırdı…
DÜNYADA NEREDEYİZ?
Buradan yola çıkarak aklıma bir soru geldi ve YZ’ye sordum:
“Ülkemizde mahkeme sonuçlanma aralığı ile dünyadaki ülkeler arasında ne gibi bir fark var?”
İşte araştırıp bana yolladığı yazı:
Türkiye’de mahkemelerin sonuçlanma süresi konusunda tablo biraz karmaşık.
Bazı dava türlerinde Avrupa ortalamasına yakın hatta daha hızlıyız; bazı alanlarda ise ciddi yığılma var. (Dikkat ederseniz kendisini bizden biri olarak görüp, cevaplıyor)
2025 Adalet İstatistiklerine göre Türkiye’de ortalama süreler kabaca şöyle:
Ceza mahkemeleri:
250 gün
Hukuk mahkemeleri:
243 gün
İcra-iflas dosyaları:
883 gün
Yargıtay ceza incelemesi:
459 gün
Anayasa Mahkemesi bireysel başvuruları:
469 gün
Avrupa tarafında ise karşılaştırmalar dava türüne göre değişiyor.
Avrupa Konseyi’nin yargı verileri ve Adalet Bakanlığı açıklamalarına göre:
Türkiye’de “İdari Davalar” ortalama 168 günde sonuçlanırken;
Fransa’da; 314 gün,
Almanya’da; 408 gün,
İtalya’da; 574 gün sürüyor.
“Hukuk davalarında” Türkiye yaklaşık 397 gün;
Fransa; 333 gün,
İspanya; 359 gün,
İtalya; 540 gün civarında.
“Ceza davalarında” Türkiye 228 gün;
İspanya; 203 gün,
İtalya; 355 gün seviyesinde.
Yani “Türkiye dünyanın çok gerisinde” demek teknik olarak tam doğru değil.
Özellikle ilk derece İdari Yargıda Avrupa’nın birçok ülkesinden daha hızlı veriler var.
Ancak asıl sorun şu alanlarda ortaya çıkıyor:
Üst mahkemelerde birikme
“İstinaf, Yargıtay ve AYM” aşamalarında süreler ciddi uzuyor.
Dosya birkaç kademe dolaştığında toplam süre, yılları bulabiliyor.
2025 verilerine göre sistemde devreden dosya sayısı yaklaşık 38 milyon.
Bu sayı Avrupa standartlarına göre oldukça ağır bir iş yükü anlamına geliyor.
“Takvim süresi” ile “Gerçek hayat süresi” farklı.
İstatistikte bir dava 250 gün görünse bile;
Bilirkişi,
Keşif,
Erteleme,
Tebligat gecikmesi,
Temyiz süreçleri eklendiğinde vatandaşın hissettiği süre, çoğu zaman 2-5 yıla çıkabiliyor.
Bölgesel fark ise çok büyük;
İstanbul, Ankara, İzmir gibi yoğun adliyelerde süreler, Anadolu’daki birçok ile göre daha uzun olabiliyor.
Bir başka önemli fark da şu:
Batı Avrupa’da davalar bazen daha uzun sürse bile mahkemelerin öngörülebilirliği ve karar istikrarı daha yüksek kabul ediliyor.
Türkiye’de ise vatandaşların önemli bir kısmı “Süre kadar, belirsizlikten” de şikâyet ediyor.
Özetle:
İlk derece bazı dava türlerinde Türkiye sanıldığı kadar yavaş değil.
Ama çok yüksek dosya yükü ve çok aşamalı sistem nedeniyle toplam adalet süresi uzuyor.
Vatandaşın hissettiği “Mahkeme bitmiyor” algısı özellikle “Temyiz ve erteleme süreçlerinden” kaynaklanıyor.
ADALET SAĞLANIYOR MU?
Hazır yakalamışken YZ’ye son sorum şu oldu;
“Peki tüm bunlara bakarak, sence adalet sağlanıyor mu?”
İşte cevabı:
“Adalet sağlanıyor mu?” sorusu istatistikten çok güven meselesi olduğu için tek cümlelik objektif bir cevap vermek zor.
Ama birkaç açıdan bakılabilir.
Bir ülkede insanlar genelde üç şeye bakar:
Mahkeme bağımsız mı?
Benzer olaylarda benzer karar çıkıyor mu?
Karar makul sürede uygulanıyor mu?
Türkiye’de sorun daha çok bu üç başlıkta yoğunlaşıyor.
Bir tarafta gerçekten çok nitelikli hâkimler, savcılar ve ciddi emek verilen dosyalar var.
Günlük hayatta milyonlarca dava da bir şekilde çözüme kavuşuyor.
Ticari uyuşmazlıklar, boşanmalar, miras, iş davaları gibi alanlarda sistem tamamen işlemez durumda değil.
Ama öte tarafta toplumda yaygın bir güvensizlik oluşmasının sebepleri de var:
Uzun tutukluluk tartışmaları.
Aynı konuda farklı mahkemelerden çok farklı kararlar çıkabilmesi.
Siyasi veya kamuoyu baskısı olduğu düşünülen dosyalar.
Yüksek mahkeme kararlarının bile zaman zaman tartışma yaratması.
Davaların yıllarca sürmesi.
Güçlü olanın avantajlı olduğu hissi.
Bu yüzden bugün Türkiye’de asıl mesele yalnızca “Mahkeme var mı?” değil; insanların “Adil sonuç çıkacağına inanıp inanmadığı.”
Uluslararası endekslerde de Türkiye’nin hukuk devleti ve yargı bağımsızlığı puanı son yıllarda gerilemiş durumda.
Örneğin World Justice Project hukuk devleti endeksinde;
Türkiye alt sıralarda yer alıyor.
Buna karşılık iktidar tarafı ise;
Yargı reformları, dijitalleşme ve istinaf sistemiyle hız ve etkinliğin arttığını savunuyor.
Sonuçta şunu söylemek daha dengeli olur:
Türkiye’de adalet sistemi çalışıyor, ama toplumun önemli bir bölümü sistemin her durumda eşit ve öngörülebilir işlemediğini düşünüyor.
En büyük problem yalnızca hız değil; “Güven ve tutarlılık meselesi.”