Dün kutladık 19 Mayıs’ı.

Bir devletin kurulma sürecinin başlangıcını.

Bu konuyla ilgili bir yazı geçti elime.

Sizlere aktarmadan geçemeyeceğim.

Okudukça insanın göğsü kabarıyor zira.

Mustafa Kemal Paşa ve Cevat Paşa...

Çanakkale'de destan yazan bu iki büyük adam tam beş yıl sonra, 14 Mayıs 1919 günü karşı karşıya geliyor...

Yer, Sadrazam Köşkü...

.Mustafa Kemal, Samsun görevine gitmeden hemen önce Sadrazam Damat Ferit tarafından yemeğe davet edilmiştir.

Davetli diğer isim;

Genelkurmay Başkanı Cevat Paşa'dır.

Yemeği enteresan kılan husus, Mustafa Kemal'in giriştiği manipülasyondu.

Çünkü Samsun görevi görünürde İngilizleri tatmin etmek için “Türk isyanını sindirme girişimi” olsa da Mustafa Kemal, büyük bir mücadele başlatmak adına yetkilerini kimselere fark ettirmeden genişletmişti.

Sadrazam Damat Ferit ve Genelkurmay Başkanı Cevat Paşa bu hadiselerden habersizdi.

Yemek sessiz ve sakin başladı.

Ardından kahveler içildi ve çalışma odasına geçildi.

Mustafa Kemal o an, yemeğin amacını fark etmişti.

Damat Ferit, Mustafa Kemal'in yol haritasını merak etmişti.

Üzerine geniş bir Anadolu haritası serilen masa başına geçildiğinde Mustafa Kemal için gerilim dakikaları başladı.

Samsun görevine gerekçe teşkil eden Türk isyanı, Samsun ve civarıyla sınırlıydı ama sessizce değiştirilen yetkiler neredeyse Anadolu'nun yarısına ulaşmıştı.

Kritik soru sorulduğunda Mustafa Kemal ne yapmalıydı?

Yalan söylemesi halinde bu açık aldatma girişimi ortaya çıktığı vakit tüm oyun sona ererdi.

Doğruyu söylemesi halinde, olumsuz netice yalan söylediği ihtimale nazaran çok daha erken doğabilirdi.

Üstelik masada söylenen yalanı anında algılayabilecek bir paşa bulunuyordu. Cevat Paşa...

Mustafa Kemal'in ihtiyacı, yalan söylememek ama doğruyu da söylememekti.

Üstelik bu ince çizgi, bir siyasetçi olan Damat Ferit dışında bir asker olan Cevat Paşa'yı da aşmalıydı.

Çünkü Cevat Paşa da Mustafa Kemal'in mücadele niyetinden habersizdi.

Mustafa Kemal, sadrazamın sorduğu basit soruları ustaca geçiştirmeyi başarsa da gerilim dolu anlar, o kritik sorunun sorulmasıyla had safhaya ulaştı.

9. Ordu Müfettişi olarak hangi sahaya ve hangi birliklere komuta edecekti?

Mustafa Kemal için bir tür kader anıydı. Gizli gerçeği itiraf etmek mi memleketin en güçlü ikinci adamını alenen kandırmak mı?

O saniyelerde masada yaşanan şey cevapsızlık ve tedirginlikti.

Mustafa Kemal ne yapacağını bilemez halde kararsız şekilde bir şeyler söylemeye çalıştı.

Elini harita üzerine gezdirdi:

“Efendim... Henüz ben de... Pekiyi bilmiyorum... Belki takriben...”

İşte o zor saniyelerde iki çift göz buluştu.

Cevat Paşa tuhaflığı fark etmişti.

Meraklı bakışlarla Mustafa Kemal'le göz göze geldi.

Gördüğü şey çaresizlikti ve o an anlamıştı.

Kemal, bir şey yapacaktı.

Fark bu “Şey” her neyse, onu gizlemeye çalışıyordu.

Çanakkale Kahramanı Cevat Paşa işte o an, amiri olduğu Mustafa Kemal'e yardım elini hiç fark ettirmeden uzattı ve sessiz bir kahramanlığı tarihe bıraktı.

Mustafa Kemal'in sözünü kesti ve mücadelenin akıbetini ipten aldı:

“Efendim... Mıntıkanın ehemmiyeti yoktur... Zaten nerede kuvvet kaldı ki...”

Bu cevap Sadrazam Damat Ferit'in amaçsız ve rotasız merakını limana yanaştırdı.

Konu kapandı.

Sır, saklı kaldı.

Ardından önemsiz bir sohbet başladı.

Fakat Cevat Paşa'nın aklı, Kemal'in gözlerindeydi.

Ne işler çevirdiğini merak ediyordu ama Damat Ferit'in yanında soramazdı.

Nihayet toplantı sona erdi.

Paşalar, Sadrazam Köşkü'nden ayrılıp Nişantaşı Caddesi'nden Teşvikiye'ye doğru yürümeye başladı.

Konak geride kalmıştı.

Artık konuşulanları kimseler duyamazdı.

Cevat Paşa, doğru anın geldiğini kavradı. Kemal'in yanına sokulup sordu:

“Bir şey mi yapacaksın Kemal?”

Mustafa Kemal deşifre olmuştu.

Aylardır ördüğü sır ağları fark edilmişti.

Fakat fark eden namert değil yiğitti.

Ondan çekinmesini gerektirecek hiçbir şey yoktu.

Detay vermek istemedi ama Cevat Paşa’nın doğru yere parmak bastığını kabul eden bir yanıt verdi:

“Evet Paşam. Bir şey yapacağım.”

Kemal, elini açmış ama sınırlarını çizmişti.

Detay vermek istemiyordu.

Cevat Paşa, bu sınırlara saygı duymayı yeğledi.

Detay sormadı.

Kemal'e güveniyordu.

Doğru an geldiğinde, öğrenmesi gerekeni öğreneceğini biliyordu.

Bunun inisiyatifini silah arkadaşına bırakmayı makul gördü.

Sormak yerine temenni etti:

“Allah muvaffak etsin!”

Bu yalnızca bir temenni değildi.

Bu, Cevat Paşa'nın cehennemin içinden geçecek bir bilinmezliğe, daha en başta verdiği desteğin nişanesiydi.

Bilmiyordu.

Kestiremiyordu.

Ama verdiği cevapla yola katılmıştı.

Nerede, ne zaman ve ne şekilde Mustafa Kemal'e destek vereceğinin kararını ona bırakmıştı.

Mustafa Kemal de bunu anlamıştı ve net konuştu:

“Mutlak muvaffak olacağız!”

Olacağım” değil,

“Olacağız” dedi...

Bu kısa cevap yol arkadaşlığının kurulduğunun ilanıydı…”

“Cevat Paşa daha sonra ne yaptı?”

Merak edenlere:

Milli Mücadele döneminde Ankara Hükümeti’ne katıldı ve düzenli ordunun kuruluş sürecinde önemli görevler üstlendi:

1920’de Anadolu’ya geçti.

Bir süre Elcezire Cephesi Komutanlığı yaptı. Bu cephe; Güneydoğu Anadolu ve Musul hattını kapsayan stratejik bir bölgeydi.

TBMM tarafından askerî görevlerle yetkilendirildi.

Özellikle güney ve doğu bölgelerindeki kuvvetlerin düzenlenmesi, lojistik ve savunma organizasyonlarında görev aldı.

Ancak Kurtuluş Savaşı’nda adı, Mustafa Kemal Atatürk, İsmet İnönü ya da Kazım Karabekir kadar ön planda olmadı.

Bunun nedeni, daha çok cephe organizasyonu ve askerî yönetim alanlarında görev yapmış olmasından kaynaklanıyordu.

Cumhuriyet döneminde ise:

Türk Silahlı Kuvvetleri’nde görevini sürdürdü,

Orgeneral rütbesine kadar yükseldi,

1924-1926 arasında Genelkurmay Başkanlığı yaptı.

1938 yılında İstanbul’da vefat etti.

FAKİRLİK BELGESİ

Bu olayın toplumdaki etkisi, sadece “Bir vekil eşinin yaptığı hata” olarak görülmedi.

Türkiye’de ekonomik sıkıntının çok yoğun hissedildiği bir dönemde yaşandığı için, sembolik bir öfkeye dönüşüverdi.

Özellikle “Asgari ücretli vergi öderken, yüksek maaş alan bir siyasetçinin ailesinin fakirlik belgesi alması” algısı, vatandaşta ciddi bir adalet duygusu kırılması yarattı da.

Toplumdaki karşılığı şöyle oldu:

“Kanun herkese eşit uygulanmıyor.”

“Siyaset kurumuna olan güven daha da aşındı.”

Muhalefet ise bunu “İktidar ayrıcalığı” örneği olarak meydanlarda bangır bangır kullanacaktır.

Bu olay sonucunda:

AKP’nin uzun yıllar vatandaşa dayatmaya çalıştığı “Mütevazı parti” imajı zarar gördü.

Siyasette bazen olayın maddi boyutundan çok sembolik boyutunun önemli olduğu bilinir.

Burada da mesele birkaç bin liralık harç değil; “İktidar elitlerinin, vatandaşın yaşadığı ekonomik gerçeklikten kopmuş görünmesidir…”

“AKP bu hakkındaki bu düşüncelerden kurtulmak için ne yapmalıdır?” sorusuna gelinirse:

Parti içi disiplin mekanizması işletilmeli ve kamuoyuna sonucu yansıtılmalıdır.

Uyarı, disiplin süreci veya görevlerden çekilme gibi adımlar “Cezasızlık algısını” azaltacaktır.

Çünkü ülkemizde seçmen çoğu zaman “Hata yapılmasını” değil, “Hata karşısındaki tavrı” daha sert yargılıyor. “Cezasızlık ve ayrıcalık” insanımızı çileden çıkarıyor…

BEKLENEN GİRİŞİM

Uzun süredir Çanakkale kamuoyunu meşgul eden “Trafik yoğunluğu” şikâyeti için belediye nihayet bir girişim başlatmış.

Sabah ve akşam saatlerinde;

“116 Jandarma, Donanma, Dörtyol, Karayolları, Stadyum, TüvTürk, Belediye, Aygaz, Cuma Pazarı ve İbrahim Bodur Lisesi kavşaklarında” yaşanan çile için harekete geçilmiş.

Nasıl mı?

“Akıllı Kavşak” sistemiyle.

Açıklamada: “Daha güvenli ve sağlıklı bir kent içi trafiği için çalışmalar başlatıldı” denmiş.

Akıllı Kavşak Sistemi ne yapacak?

“Kent içi trafiği daha düzenli akacak ve trafik ışıklarında bekleme süreleri azaltılacak.”

Çalışma prensibi şöyle olacak:

“Işıklardaki geçiş süresi sabit olmaktan çıkarılıp, araç yoğunluğu ve kuyruk uzunluğu verilerine göre hareket eden dinamik bir sistem devreye alınacak.”

Yani kavşakta araç yoğunluğu fazla olduğunda;

Yeşil ışık süresi daha uzun uygulanacak.

Böylece araçların trafikte bekleme süreleri azaltılacak, yakıt tasarrufu sağlanacak ve karbon emisyonları düşürülecek.

Bence akıcı bir trafik sağlanacak.

Açıklamaya göre:

“Belediye binasında kurulacak kontrol merkezi aracılığıyla kent trafiği de 7/24 izlenecek.

Herhangi bir durumda hızlı müdahale mümkün olacak.”

Peki ne zaman hayata geçirilecek?

“Akıllı Kavşak” sisteminin Haziran ayı içinde tamamlanarak hizmete alınması planlanmış.

“Hayırlı olsun” diyelim ve takip edelim.

Trafiği rahatlatma konusunda inşallah işe yarar da, biz de beklemekten kurtuluruz…

VİYANA DÜŞSEYDİ?

Tarih bazen tek bir kapının açılıp açılmamasına bakar:

1529’da o kapının adı Viyana’ydı.

Bugün Avrupa’nın siyasi hafızasında Viyana Kuşatması yalnızca bir savaş değildir; bir medeniyet sınavıdır. Çünkü Osmanlı orduları o yıl Tuna boyunca ilerleyip şehrin surlarına dayandığında, aslında tehdit altında olan yalnızca bir şehir değil, Avrupa’nın bütün güç dengesi idi.

Peki ya o surlar yıkılsaydı?

Sordum Yapay Zekâya;

“Ne olurdu?” diye.

İşte cevabı:

O zaman tarih kitaplarının sayfaları değil, bizzat Avrupa’nın kimliği değişirdi.

Viyana sıradan bir başkent değildi. Habsburg Hanedanı’nın doğudaki kalesi, Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu’nun psikolojik savunma hattıydı. Şehrin düşmesi, yalnızca askeri bir yenilgi değil; Katolik Avrupa’nın “Durabiliriz” inancının çökmesi anlamına gelirdi.

Kanuni Sultan Süleyman’ın ordularının Viyana’ya Osmanlı sancağını diktiğini düşünelim.

Bu durumda ilk büyük kırılma “Habsburglarda” yaşanırdı.

Zaten aynı anda Fransa ile savaşan, Protestan Reformu’yla uğraşan ve içeride siyasi birlik problemi yaşayan İmparator Şarlken, doğudan gelen bu darbeyle Avrupa üzerindeki otoritesini büyük ölçüde kaybederdi.

Avusturya hattı çöker, Habsburg nüfuzu Orta Avrupa’dan geri çekilmek zorunda kalabilirdi.

Fakat asıl deprem Almanya’da hissedilirdi.

Martin Luther’in başlattığı Reform hareketi o yıllarda Avrupa’yı içeriden kemiriyordu. Birçok Alman prensi Katolik Habsburg baskısından rahatsızdı.

Osmanlı’nın Viyana’yı fethetmesi, bu prensliklere yeni bir siyasi denge alanı açabilirdi.

Hatta bazıları için Osmanlı tehdidi, Habsburg baskısından daha katlanılabilir görünmeye başlayabilirdi.

Tarihin ironisi tam da burada gizliydi:

Osmanlı’nın Avrupa içlerine ilerleyişi, belki de Avrupa’daki dinsel çoğulculuğu hızlandıracaktı.

Bugün alıştığımız “Birleşik Avrupa” fikri o dönemde henüz yoktu.

Avrupa; “Mezhep savaşları, hanedan çekişmeleri ve parçalı iktidarlar kıtasıydı.” Viyana’nın düşmesi, bu kırılgan yapıyı tamamen dağıtabilir, Alman dünyasını kalıcı biçimde parçalayabilirdi.

Peki Osmanlı gerçekten Avrupa’yı fethedebilir miydi?

Muhtemelen hayır.

Çünkü Viyana’nın alınması başka, Avrupa’nın içlerinde kalıcı hâkimiyet kurmak başka şeydi.

Uzayan ikmal hatları, sert kış koşulları, lojistik zorluklar ve Avrupa’nın giderek modernleşen orduları Osmanlı’nın önündeki en büyük engellerdi.

Ama zaten mesele Paris’e ulaşmak değildi.

Asıl mesele, Avrupa’nın güç merkezini değiştirmekti.

Viyana’nın düşmesiyle Osmanlı, Avrupa’nın dışındaki bir imparatorluk olmaktan çıkıp doğrudan kıta siyasetinin belirleyici aktörü hâline gelebilirdi.

“Fransa ile kurulan denge siyaseti büyür, Alman prenslikleri Osmanlı nüfuzuna yaklaşır, Habsburglar savunmaya çekilir ve Avrupa’da bambaşka bir siyasi harita oluşurdu.”

Belki bugün bildiğimiz Almanya hiç doğmayacak, Avusturya farklı bir devlet yapısına dönüşecek, hatta Avrupa’nın “Doğu-Batı” sınırı tamamen başka çizilecekti.

Bu yüzden 1529 Viyana Kuşatması başarısız bir seferden çok daha fazlasıdır.

O kuşatma, tarihin “Ya olsaydı?” sorusunun en büyük dönemeçlerinden biridir.

Ve bazen insan düşünmeden edemiyor:

Eğer o kış biraz daha kısa sürseydi, birkaç top daha surları yarsaydı, bugün yaşadığımız dünyanın adı gerçekten aynı dünya olur muydu?