Konyalılar türküde ne demiş?
“Yürü yavrum yürü,
Fistanını sürü.
Şimdi de geçti burdan,
Konyalının biri.”
Konyalılar işi biliyormuş ki “Yürü” deyip durmuşlar.
Zaten rahmetli Demirel de demişti:
“Yollar yürümekle aşınmaz” diye.
Tarihte yürümekle ilgili çok söz söylenmiş:
Misal;
Jean-Jacques Rousseau, “Yürürken düşünürüm; durduğum anda artık düşünemem” demiş.
Friedrich Nietzsche, “Bütün büyük düşünceler yürürken doğar.”
Søren Kierkegaard, “Her gün kendimi yürüyüşe çıkarıyorum ve böylece her hastalıktan uzaklaşıyorum.”
Henry David Thoreau, “Bir insanın sağlığı, günde dört saat yürümesine bağlıdır.”
Thomas Jefferson, “Yürümek mümkün olan en iyi egzersizdir.” şeklinde fikir beyan etmişler.
Yürümek.
İnsanoğlu için en önemli şey.
Tabi bizim ülkemizde; “Yürü ense tıraşını görelim!” de denir ama bu sözün konumuzla alakası yok, bilin istedim.
“Bugünün en büyük salgını nedir?” diye sorsam şu cevaplar gelir:
“Yalnızlık”
“Stres”
“Kötü beslenme”
Belki de hepsinden önce şu cevap da gelebilir;
“Hareketsizlik.”
Modern insan artık yürümüyor.
Asansörle iniyor,
Arabayla gidiyor,
Ekran karşısında çalışıyor,
Sonra yine ekran karşısında dinleniyor.
Vücut hareket etmek için yaratılmışken, biz onu saatlerce hareketsiz bırakıyoruz.
Sırası gelmişken yazayım:
Bir gün teknik adam ile röportaj için bir spor tesisine gittim.
Futbolcular yemek paydosu için antrenmandan gelmişlerdi tesise.
Hepsi 1. Kata çıkmak için asansör beklediler.
İnanamadım ve içimden dedim ki; “Bunların başarılı olma şansları yok”
Nihayetinde o sezon çakıldılar…
Başımdan geçen kısa bir örnekti bu.
Bilim dünyası “Yürüme” konusunda çok net konuşuyor.
“The Lancet Public Health Dergisinde” yayımlanan dev araştırmaya göre;
Günde yaklaşık 7000 adım yürüyen insanların ölüm riski, yalnızca 2000 adım atanlara göre yüzde 47 daha düşük.
Kalp hastalıklarından ölme riski yine yüzde 47 azalıyor.
Demans riski yüzde 38 düşüyor.
Depresyon belirtileri belirgin şekilde azalıyor.
Daha da çarpıcı olan şu:
Yıllardır dillere pelesenk olan “10 bin adım” hedefi aslında bilimsel bir zorunluluk değilmiş.
Araştırmacılar, 7000 adımın çoğu insan için çok daha gerçekçi ve sürdürülebilir bir hedef olduğunu söylüyor.
Yani sağlık bazen pahalı ilaçlarda değil, ayağa kalkıp yürümekte saklı.
Üstelik mesele sadece spor yapmak da değil.
Yürümek insanın;
Zihnini düzenliyor.
Kaygısını azaltıyor.
Uyku kalitesini artırıyor.
Kalbini çalıştırıyor.
Beynini canlı tutuyor.
İnsan bedeni hareketsiz kaldığında paslanırmış.
Belki de bu yüzden eski insanlar daha az spor salonuna gidiyor ama daha çok hareket ediyordu.
Pazara yürüyordu,
Merdiven çıkıyordu,
İşini bedeniyle yapıyordu.
Bugün ise teknoloji bizi rahatlatırken, aynı zamanda yavaş yavaş hareketsizliğe teslim ediyor.
Sağlıklı yaşamak bazen büyük devrimler istemez.
Belki sadece bir çift spor ayakkabı ve her gün atılan birkaç bin adım yeterlidir.
Çünkü bazı ilaçların sadece eczanelerde değil, yürüdüğümüz yollarda da bulunduğunu unutmamalıyız.
ÖNERİLER:
“Bir anda 10 bin adım hedeflemeyin. Araştırmalar gösteriyor ki 2000 adımdan 4000’e çıkmak bile sağlık açısından ciddi fark oluşturuyor.”
“En faydalı yürüyüş, sürdürülebilir olandır. Haftada bir gün 20 bin adım değil, her gün düzenli hareket daha değerlidir.”
“Yürüyüşü spor gibi değil, hayatın parçası gibi düşünün:
Markete yürüyün,
Asansör yerine merdiven kullanın,
Telefonla konuşurken ayağa kalkın.”
“Yemekten sonra yapılan 10-15 dakikalık kısa yürüyüşler, hem sindirime hem kan şekerine yardımcı oluyor.”
“Hızlı yürümek faydalıdır ama önemli olan önce alışkanlık kazanmaktır. Tempo zamanla artar.”
“Sabah yürüyüşü biyolojik saati düzenler, akşam yürüyüşü stresi azaltır. Hangisini yapabiliyorsanız o kazançtır.”
“Tek başına yürüyemiyorsanız bir arkadaş bulun. İnsanlar birlikte yürüdüğünde alışkanlık daha uzun sürüyor.”
“Müzik, podcast ya da güzel bir rota yürümeyi ‘Egzersiz’ olmaktan çıkarıp keyfe dönüştürebilir.”
“Uzun süre oturuyorsanız her 45-60 dakikada birkaç dakika ayağa kalkmak bile önemlidir.”
“Yaş ilerledikçe yürüyüş daha da kıymetli hale geliyor. Çünkü hareket yalnızca kasları değil, dengeyi ve zihni de koruyor.”
Bu yazımı okuduktan ve paylaştığım önerileri aldıktan sonra düşünün:
“Bugün belki sadece 15 dakika yürüyün. Ama mutlaka yürüyün. Çünkü sağlık bazen büyük kararlarla değil, küçük adımlarla gelir.”
“Vücudumuz hareket istiyor; mesele maraton değil, bütün iş hareketsiz kalmamak.”
“Belki de iyi yaşamanın sırrı, biraz daha az oturup, biraz daha çok yürümektir.”
Konyalının dediği doğruymuş:
“Yürü yavrum, yürü…”
KARANLIKTA PARLAYAN KADINLAR
Bir zamanlar genç kızlar için “Hayal iş” diye bir şey vardı.
Şık fabrikalar…
İyi maaş…
Modern bir çalışma ortamı…
Ve en önemlisi, karanlıkta parlayan sihirli bir boya…
1920’lerin Amerika’sında yüzlerce genç kadın, “Saat kadranlarını ve askeri göstergeleri boyamak için” işe alındı.
Onlara “Bu işin tamamen güvenli olduğu” söylendi.
Hatta “Radyumun faydalı olduğuna inanılıyordu.”
O dönemde insanlar radyumu adeta “Mucize madde” sanıyordu.
“Lip-pointing” denilen bu yöntemle boya fırçalarını dudaklarıyla inceltmeleri isteniyordu.
Böylece daha düzgün rakamlar yazmaları sağlanacaktı.
Her fırça darbesinden önce ağızlarına götürdükleri o küçük boya zerresi, aslında bedenlerine işleyen görünmez bir ölüm demekti!
Ama bunu bilmiyorlardı.
İş çıkışında elbiseleri parlıyordu.
Saçları ışıldıyordu.
Bazıları eğlenmek için dişlerine bile bu boyadan sürüyordu.
Gençtiler.
Hayat doluydular.
Ve ölüme boyandıklarını bilmiyorlardı.
Sonra önce diş ağrıları başladı.
Dişler döküldü.
Çeneler parçalandı.
Kemikler kırıldı.
Vücutları içeriden çürümeye başladı.
Doktorlar önce anlamadı.
Şirketler ise gerçeği kabul etmek yerine kadınları suçladı.
Hatta bazılarına frengi teşhisi koydurularak susturulmaya çalışıldılar. Çünkü gerçek ortaya çıkarsa şirketler suçlanacaktı.
Ama o kadınlar geri çekilmedi.
Ölmek üzereyken bile mahkeme salonlarına çıktılar.
“Grace Fryer” ve arkadaşları yalnızca kendileri için savaşmadı.
Kendilerinden sonra aynı kaderi yaşayacak binlerce insan için mücadele ettiler.
Bugün iş yerlerinde kullanılan koruyucu ekipmanlar, iş güvenliği yasaları, meslek hastalığı kavramı ve şirketlerin çalışan sağlığından sorumlu tutulması…
Bunların arkasında biraz da o genç kadınların sessiz çığlığı vardır.
Bazı insanlar dünyayı yaşarken değiştirir.
Bazıları ise öldükten sonra.
Radyum Kızlarının mezarlarında hâlâ radyasyon izleri bulunduğu söyleniyor.
Bu ne kadar ürkütücü ise, bıraktıkları miras da o kadar aydınlatıcıdır.
Çünkü onlar karanlıkta yalnızca saatleri değil, insanlığın vicdanını da parlattılar.
BABY CAGE
1920-1930 yılları aralığında başta Londra olmak üzere bazı Avrupa ve Amerika’nın birçok şehirlerinde kullanıldı.
“Baby cage” ya da “Window baby cage” deniliyordu.
Amaç çocukların güneşle yakınlaşmasıydı.
Temel mantığı şuydu:
Sanayi şehirlerinde apartman hayatı yaygınlaşıyordu.
Alt ve orta sınıf ailelerin çoğunun bahçesi yoktu.
Dönemin tıp anlayışı “Temiz hava”yı neredeyse tedavi yöntemi gibi görüyordu.
Özellikle “Verem (tüberküloz), Raşitizm ve Zayıf bağışıklığa karşı” güneş ve hava öneriliyordu.
Bu yüzden pencere dışına metal platformlar yerleştirildi.
Bebekler kısa sürelerle burada uyutuluyor veya dinlendiriliyordu.
Bugünün bakış açısıyla inanılmaz riskli görünse de, o dönemde bu “Modern şehir çözümü” olarak sunuluyordu.
Bu uygulama birkaç “Çılgın ebeveynin fikri” değildi;
Gerçekten dönemin belediyeleri ve sağlık çevreleri tarafından zaman zaman desteklenen bir işlemdi.
.Özellikle Londra’daki bazı konut projelerinde ailelere dağıtıldığına dair kayıtlar ve gazete haberleri bile var.
Ama bu durum internette yanlış şekilde anlatılmış.
Mesela:
“Her apartmanda vardı” sözü yanlış.
“Bebekler saatlerce dışarıda bırakılıyordu” yanlış, çünkü genellikle kısa süreliydi.
“Tamamen güvenli kabul ediliyordu” kısmı da yanlış, çünkü o dönemde bile bu uygulamayı tartışmalı bulanlar vardı.
Ama insanlar o dönemde gerçekten çocuklarının daha sağlıklı büyümesini istiyordu.
Sadece yaşadıkları şehir düzeni, onları pencereye beşik asmaya kadar götürmüştü.
Bence tuhaf olan bir şey yok ortada…
OTOMOBİL DENİZE ATILDI MI?
Sosyal medyada dolaşan bir hikâye varmış, o da bana dün denk geldi.
Okuyunca “Bunda bir bit yeniği var” dedim, şüphelendim.
Yazıyı araştırdım.
Sonuç yazıldığı gibi değildi.
Biraz abartılmış, biraz da tarih hırpalanmıştı.
Doğrusunun şu şekilde oluğunu buldum.
Kraliçe Victoria, Sultan Abdülaziz’e otomobil hediye etmiş.
İstanbul halkı korkuya kapılmış.
Şeyhülislam “Şeytan işi” diye fetva vermiş ve otomobil Haliç’e atılmış.
Hikâye bu.
Araştırma sonucunda hikayenin bazı bölümlerinin gerçek, bazı bölümlerinin ise büyük ihtimalle uydurma olduğu gerçek.
Osmanlı, 19. yüzyılda Batı’daki teknolojik dönüşümün gerisinde kalmaya başlamıştı.
Sanayi devrimi Avrupa’yı değiştirirken, Osmanlı hâlâ “Altyapı, Mali kriz ve Eğitim” sorunlarıyla boğuşuyordu.
Asıl mesele bir otomobilin denize atılıp atılmaması değil.
Asıl mesele, yeni bilgiye ve teknolojiye karşı toplumun refleksidir.
Çünkü tarih bize şunu gösteriyor:
Bilimle arasına mesafe koyan toplumlar, bir süre sonra yalnızca teknolojiyi değil; ekonomik gücü, askerî gücü ve geleceği de kaybeder.
Bugün doğruluğu tartışmalı bir otomobil hikâyesi anlatılıyor olabilir.
Ama şu tartışılmaz:
19. yüzyılda Avrupa motor üretirken, biz hâlâ modern eğitim sistemini nasıl kuracağımızı tartışıyorduk.
Son söz:
“İmparatorlukları bazen top değil, zihniyet farkı yıkar.”