Sosyal medyada rastladım yazıya.

Araştırdım, gerçekten doğruymuş.

Şöyle bir düşündüm;

El alemin uydurma kahramanlarına karşılık, bizim için savaşmış, ölümü göze almış binlerce kahramanımız olduğunu hep göz ardı etmişiz nedense.

Başka milletlerin kahramanlarına aşık edilmişiz, kendi kahramanlarımız dururken.

Okullarda, filmlerde neden tanıtılmaz, törenlerle neden anılmaz bizim kanlarımız, canlarımız?

Bugün birçok insan Milli Mücadele’yi yalnızca cephede verilen savaşlardan ibaret sanıyor.

Ama ya öncesi neler oldu?

Bilen kaç kişi var?

Oysa o savaş, biraz da işgal edilmiş İstanbul’un karanlık sokaklarında çoktan kazanılmıştı.

İşgal altındaki bir şehir düşünün…

Limanlarında düşman zırhlıları…

Sokaklarında İngiliz devriyeleri…

Devlet dağılmış,

Ordu terhis edilmiş,

Millet umutsuz…

Ve tam o sırada, İstanbul’un arka mahallelerinden bir adam çıkıyor:

“Topkapılı Cambaz Mehmet…”

Ne paşa…

Ne diplomat…

Ne de yüksek tahsilli bir devlet adamı…

Bir tulumbacı.

Bir kabadayı.

Ama her şeyden önce memleketine boyun eğdirmemeye yemin etmiş bir adam.

Tarih bazen en büyük işleri “Makbul insanlarla” değil, “Karakteri ateşte pişmiş insanlarla” yazar.

İstanbul işgal altındayken Anadolu’ya silah kaçırmak ölüm demekti.

Yakalanan idam ediliyordu.

Ama Cambaz Mehmet ve arkadaşları bunu göze aldı.

İşgal kuvvetleri depolarından top kaçırdılar, tüfek kaçırdılar, mermi kaçırdılar.

Cephaneleri Anadolu’ya ulaştırdılar.

İngiliz istihbaratının içine sızdılar.

“Sokak çocuklarını, hamalları, kayıkçıları, eski külhanbeylerini” bir direniş ağına dönüştürdüler.

Çünkü bazen bir milletin kaderini, üniformalı ordulardan önce görünmeyen insanlar değiştirir.

Ve belki de hikâyenin en çarpıcı tarafı şudur:

İstanbul’u işgal eden İngiliz Kuvvetleri Komutanı General Harrington’un makam otomobilinin çalınması…

Evet, yanlış okumadınız…

İşgal kuvvetlerinin komutanının arabası, işgal altındaki şehirden kaçırılmış.

Sonra mı ne olmuş?

O otomobil Anadolu’ya götürüldü.

Ve Mustafa Kemal Paşa’nın makam aracı olmuş.

Bir milletin psikolojik üstünlüğü bazen bir cephede değil, böyle sembolik darbelerde kurulur.

Düşünün…

Astığı astık, kestiği kestik olan işgalci bir güç, İstanbul’da kendi güvenliğinden emin olamıyor.

Çünkü karşısında sadece bir ordu değil, teslim olmayı reddeden bir millet var.

Topkapılı Cambaz Mehmet’in hikâyesi tam da bu işte.

Milli Mücadele;

Yalnızca mareşallerin değil;

İsimsiz kahramanların,

Sokak insanlarının,

Fedailerinin,

Kayıkçılarının,

Telgrafçılarının,

Hamallarının omzunda yükseldi..

Bugün isimlerini bile bilmediğimiz yüzlerce insan vardı.

Kimi cephane taşıdı.

Kimi bilgi kaçırdı.

Kimi dönüşü olmayacağını bile bile göreve çıktı.

Cumhuriyet işte böyle kuruldu.

Ve belki bu yüzden; “Topkapılıya bağlanan maaşı reddedip Kızılay’a bağışlaması bize çok şey anlatır.”

Çünkü o kuşak, memlekete hizmet etmeyi “Kazanç” değil, namus meselesi sayıyordu.

Bugün geriye dönüp baktığımızda şunu daha iyi anlıyoruz:

Bazı insanlar tarihin manşetlerine çıkmadı belki ama tarihi, aslında onlar değiştirdi...

BASKIN SEÇİM OLUR MU?

Son zamanlarda gözlüyorum, siyasette bir hareketlilik var.

İl, ilçe, belde yönetimleri sokaklarda.

Hatta hayırlarda, şehirde esnaf ziyaretlerinde.

Sanki birisi ıslık çaldı ve hepsini sokağa saldı.

Geçenlerde bir arkadaşım söyledi:

“Ben partinin üyesiyim. Beni yolda görse tanımayacak olan ilçe başkanım, telefon açıp bizzat doğum günümü kutladı…”

“Haydaaa!

Ne işin var,

Çaydaaaa!”

Bizim oralarda, “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu!” derler.

Veya;

“Bayram değil, seyran değil, eniştem beni niye öptü?” diye soran da olur.

Sorsak “Saha çalışması yapıyoruz” derler.

“Desinler” bu iyi bir şey de, “Biz artık yemiyoruz.”

Sizler seçim kokusu almadan, size oy lazım olmadan sokaklara çıkıp, halkın hatırını pek sormazsınız.

Türkiye siyasetini okumak için resmi açıklamalara değil, siyasi aktörlerin davranışlarına bakmak yeterlidir.

Son günlerde bizim hissettiğimiz ama Ankara kulislerinde de dolaşan “İktidar sonbaharda baskın seçime gidebilir” iddiası da tam olarak böyle bir mesele.

Çünkü ortada ilan edilmiş bir seçim tarihi yok.

Ancak siyasetin dili, temposu ve pozisyon alış biçimlerinden biz azıcık da olsa köfteyi çakıyoruz.

Özellikle son birkaç ayda yaşanan gelişmelere bakıldığında, iktidarın da muhalefetin de uzun vadeli değil, daha kısa vadeli ve hızlı sonuç alınabilecek bir siyasi zemine göre hareket ettiği görülüyor.

Bu nedenle “Erken seçim” ya da “Baskın seçim” ihtimali artık yalnızca sosyal medya söylentisi olmaktan çıktı bile.

Biz biliriz ki:

Normal şartlarda seçime uzun süre varsa partiler daha sakin hareket eder.

Sert söylemler kontrollü olur,

İttifak arayışları zamana yayılır,

Ekonomik kararlar daha teknik çerçevede anlatılır.

Ancak bugün tam tersi bir atmosfer var.

Bir tarafta iktidar:

Ekonomide geçici rahatlama sağlayabilecek adımlar arıyor,

Emekli, memur ve dar gelirli kesime yönelik mesajlarını artırıyor,

Dış politikada tansiyonu kontrollü tutmaya çalışıyor,

İç siyasette ise yeni denklemler kuruyor.

Diğer tarafta muhalefet:

Kendi içinde tam bir stratejik birlik oluşturabilmiş görünmüyor,

Adaylık ve liderlik tartışmalarını tam kapatamıyor,

Yerel seçim sonrası oluşan psikolojik üstünlüğü, kalıcı siyasi programa dönüştürmekte zorlanıyor.

Yani tam iktidarın istediği bir ortam…

İktidar geçen seçimde; “Bunlar gelince teröristlerle kolkola girecek ve  Apo’yu dışarı çıkaracaklar” şeklindeki söylemi sümen altına atarak erken bir seçimde artık şu söylemi kuracak:

“Bizi yerelde iktidar yapmadınız ama muhalefetin elindeki belediyeler ortada, hepsi mahkemelik. Nereye elimizi atsak bir yolsuzluk dosyası çıkıyor…” diyecek.

Sonra da; “Bizden hesap soracağını söyleyen muhalefetin hali ortada, önce kendileri hesap versinler” denilecek.

Stratejinin bu olacağı belli…

Bu tabloya genel olarak baktığımızda

“Görünenden daha erken bir sandığa mı hazırlanıyorlar?” sorusu akıllara gelmiyor mu?

İktidar açısından bakıldığında;

Erken seçim ihtimalinin birkaç temel nedeni olabilir.

Mesela;

Türkiye ekonomisinde uzun süredir ciddi bir hayat pahalılığı baskısı var.

Ancak iktidar açısından önemli olan nokta, seçmeni ekonominin tamamen düzeltilmesine ikna etmek değil, “Daha kötüye gitmiyor, yakında toparlanacak” şeklinde ikna etmek.

Eğer iktidar:

Enflasyonda sınırlı gerileme,

Dövizde göreceli sakinlik,

Maaş artışları,

Kredi ve piyasa hareketliliğini organize edebilirse siyasi tercihi kısa süreliğine de olsa kendi lehine çevirebilir.

Baskın seçim senaryoları genellikle tam da böyle dönemlerde ortaya çıkar.

Çünkü uzun süre beklendiğinde ekonomik yük yeniden ağırlaşacağından ve seçim ekonomisi ile ortalık yeniden kötü gidişe dönüşeceğinden, bir an önce işi bitirmek lazımdır.

Hiçbir iktidar kaybedeceği seçime girmez.

Tüm imkânlarını kullanarak seçmeni ikna yoluna gider.

Muhalefet tarafından bakıldığında ise erken bir seçimde ne olur?

Yerel seçimlerden sonra muhalefetin “Yükseliş ivmesi yakaladığı” ortadaydı

Ancak sonraki süreçte ortak “Siyasi dil konusunda” ciddi kırılmalar ortaya çıktı.

Bugün muhalefet blokunda:

Milliyetçi taraf farklı konuşuyor,

Sosyal demokrat çizgide ortak bir dil yok,

Merkez sağ farklı hesap yapıyor,

DEM Parti eksenli tartışmalar ise ayrı bir gerilim alanı oluşturuyor.

Bu durum seçmende şu algıyı güçlendiriyor:

“İktidara karşı ortak enerji var ama ortak yol haritası net değil.”

İşte iktidar kanadı da tam bu noktayı avantaj olarak görüp, “Tam zamanı” diyebiliyor.

Bir başka konu da şu:

Ankara’da en dikkat çeken gelişmelerden biri de geçmişte yan yana gelmesi zor görülen siyasi aktörlerin artık birbirine tamamen kapıyı kapatmaması.

Mesela;

Eskiden sert kırmızı çizgilerle yürüyen siyaset, bugün daha pragmatik ilerliyor.

Bu nedenle seçmen artık şu soruları daha sık soruyor:

Kim kiminle yakınlaşacak?

Hangi parti hangi konuda sessiz kalıyor?

Hangi çıkış gerçekten ideolojik, hangisi stratejik?

İşte bu belirsizlik ortamı aslında baskın seçim ihtimalini güçlendiren unsurlardan biri.

Çünkü hızlı seçim kararı, muhalefetin yeni denge kurmasını zorlaştırabilir.

Bugün genç seçmende ekonomik ve sosyal baskılar nedeniyle güçlü bir memnuniyetsizlik oluşmuş durumda.

Fakat siyaset yalnızca tepkiyle kazanılmıyor.

Seçmen aynı zamanda:

Net bir lider,

Ortak program,

Kriz anında birlik görüntüsü,

Güven veren kadro görmek istiyor.

Şu an ise muhalefetin farklı parçaları bazen aynı hedefe yürümekten çok, birbirinden ayrışarak kendi tabanını siyaseten korumaya çalışıyor

Bu da iktidarın işine yarayan bir tablo oluşturuyor.

Bugün Ankara’da konuşulanlar yalnızca “Erken seçim olur mu?” sorusu değil.

Asıl mesele şu:

“Türkiye yeni bir siyasi dengeye mi giriyor?”

Çünkü artık klasik kutuplaşma modeli eskisi kadar net işlemiyor.

Ekonomik kriz,

Genç seçmenin kopuşu,

Güvenlik politikaları,

Göç meselesi,

İttifak yorgunluğu ve

Liderlik tartışmaları siyaseti yeniden şekillendiriyor.

Bu nedenle önümüzdeki süreçte:

Ani ittifaklar,

Beklenmedik yakınlaşmalar,

Sert siyasi kırılmalar,

Ve sürpriz seçim kararları kimse için şaşırtıcı olmayacak.

Olası bir erken seçim zamanında seçmen;

“Söylediği ile yaptığı bir olan, inandırıcı, yere sağlam basan politikaları olan, ülke geleceğini düşünen, değerlerimize sahip çıkan, hemen olmasa bile ekonomi konusunda radikal kararlar alıp seçmeni bir nebze rahatlatacak ve kendisini şaşırtmayacak liderleri tercih edecek...”

Kendisine güvenen veya güvenmeyen herkesi “Erken seçim arenasına” bekliyoruz.

Biz seçmen olarak hazırız, bakalım siz hazır mısınız?