Bugün birçok emekli hâlâ aynı cümleye güveniyor:
“Benim emekli maaşıma kimse dokunamaz.”
Ne yazık ki artık mesele bu kadar basit değil.
Yıllardır emekli maaşları “Haczedilemez gelir” olarak anlatıldı.
İnsanlar da haklı olarak şunu düşündü:
“Bu maaş benim yaşam güvencem. Banka da olsa kimse el koyamaz.”
Ama son yıllarda bankalar başka bir yol kullanmaya başladı.
İcra göndermeden…
Mahkeme kararı beklemeden…
Doğrudan maaş hesabına bloke koyarak tahsilat yapmaya başladılar.
Peki kanunda yeri varken bu nasıl oluyor?
Cevap küçük puntolarda saklı.
Kredi çekerken önümüze konulan onlarca sayfalık sözleşmelerde geçen şu ifadeler artık çok kritik:
“Takas”
“Mahsup”
“Virman”
“Otomatik tahsil”
“Hesaptan kesinti yetkisi”
“Bloke onayı”
Çoğu insan bu maddeleri okumadan imzalıyor.
Çünkü herkes aynı psikoloji içinde:
“Bir an önce kredi çıksın.”
İşte asıl risk tam burada başlıyor.
2025 yılında Yargıtay’ın verdiği kritik karar sonrası bankaların eli ciddi şekilde güçlendi.
Yüksek mahkeme, “Tüketici kredilerinde verilen açık rıza ve tahsil yetkilerine dayanılarak emekli maaşına bloke konulabileceği yönünde” içtihat birliği oluşturdu.
Yani?
Artık sadece:
“Emekli maaşı haczedilemez” demek yetmeyebilir.
Çünkü banka size şunu söyleyebiliyor:
“Sen bu haciz yetkisini imzaladığın sözleşmede bana zaten verdin” diyerek maaştan kesinti yapabiliyor.
Ve ne yazık ki; birçok emekli bunu maaşı hesabına yatınca fark ediyor.
Ay boyunca beklediği maaş geliyor…
Haydaaa!
Hesapta para yok.
Ama burada çok önemli bir gerçek var:
“Her bloke işlemi otomatik olarak hukuka uygun değildir.”
Ve şu da bir gerçek;
“Bankalar da sınırsız yetkiye sahip değildir.”
Eğer:
Açık rıza yoksa,
Sözleşmedeki madde belirsizse,
Maaşın tamamı kullanılamaz hale geldiyse,
Kesinti borcu aşıyorsa,
Borç kapanmasına rağmen bloke sürüyorsa;
Emeklinin hukuki hak arama yolu hâlâ vardır.
Bu yüzden emeklilerin artık kredi sözleşmelerine “İmza atarken çok daha dikkatli olması” gerekiyor.
Çünkü;
Bugün küçücük bir imza, yarın maaş hesabınızda büyük bir kilide dönüşebilir.
Özellikle ekonomik krizin derinleştiği, milyonlarca emeklinin kredi kartı ve ihtiyaç kredisiyle ayakta kalmaya çalıştığı bir dönemde bu konu artık teknik bir hukuk tartışması olmaktan çıktı ve:
Bu mesele doğrudan yaşam meselesine dönüştü.
Bir emeklinin maaşı;
Sadece banka hesabındaki rakam değildir.
O maaş;
Mutfaktır,
İlaçtır,
Kiradır,
Elektrik faturasıdır,
Hayatta kalma mücadelesidir.
Bu nedenle emeklilerin artık en önemli refleksi şu olmalı:
“İmzalamadan önce (karınca duası gibi yazılar da olsa) okumak.”
Çünkü bazen insanın en büyük borcu, okumadan attığı imza olabiliyor.
Yazımı sonlandırmadan şunu da yetkilisine belirtmek isterim:
Bu sözleşmeler neden minnacık puntolarla yazılır?
Buna belli bir standart getirilmeli.
Efendim, “Maddeler çok olduğundan kâğıt israfı düşünülüyormuş”
İcra yollarken “Kallavi kâğıtlar” hiç israftan sayılmıyor ama.
Adam nasılsa paraya sıkışmış, önüne ne koysanız imzalayacak.
Bence mahkeme bunu bankanın, “Mağdurun, mağduriyetini kullanarak mağdur etmesi” şeklinde algılamalı ve sözleşmedeki puntolara bakarak standart dışı ise haciz kararını durdurmalı…
SİYASET Mİ?
Siyaset bazen kelimeler üzerinden yürür. Ama bazı kelimeler vardır ki, bu topraklarda sadece siyasi bir tartışmanın konusu değildir; “Acının, kaybın, öfkenin ve hafızanın tam ortasında durur.”
Abdullah Öcalan ismi de Türkiye çoğunluğu için tam olarak böyledir.
Bu yüzden ülkenin bu kadar hassas bir meselesinde sürekli mikrofon karşısına geçip yeni çıkışlar yapmak,
Yeni “Statü” tanımları ortaya atmak, Toplumu rahatlatmaktan çok daha fazla geriyor.
Çünkü her bölgedeki vatandaşlar, yıllarca terörle mücadelede evlat vermiş bir ülkenin insanı olarak, bu meseleye sadece siyasi akılla değil, duygusal hafızayla da bakıyor.
Devlet Bahçeli’nin “Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü” çıkışı da tam bu nedenle büyük yankı uyandırdı.
Sadece muhalefette değil, iktidar blokunun kendi içinde bile rahatsızlık oluşturduğu iddia ediliyor.
AKP çevrelerinde milliyetçi tabanın ve şehit ailelerinin tepkisinin hesaba katıldığı konuşuluyor.
Aslında buna hiç şaşırmamak gerekiyor.
Çünkü Türkiye’de yıllarca “Apo karşıtlığı” üzerinden siyaset üretildi.
Meydanlarda en sert cümleler kuruldu.
Seçmen konsolide edildi.
Oy devşirildi.
Muhalefetin terörle kolkola geçeği iddia edildi.
Muhalefetin iktidar olduğunda Apo’yu hapisten çıkaracağı söylendi.
Şimdi ise aynı siyasi damar içinde, bu kez farklı bir tonla yine aynı isim üzerinden yeni bir siyasi denklem kurulmaya çalışılıyor.
Vatandaşın kafasını karıştıran da tam olarak bu.
İnsanlar haklı olarak şunu soruyor:
“Dün söylenenlerle bugün söylenenler arasında bu kadar büyük fark varsa, biz hangi söyleme inanacağız?”
Siyasetin en büyük sermayesi tutarlılıktır.
Hele ki konu terör, şehitler ve milli hassasiyetlerse…
Burada kullanılan her kelimenin toplumda bir karşılığı vardır.
Bir annenin evladını, bir gazinin kaybettiği uzvunu, bir çocuğun babasız büyümesini yok sayarak kurulacak hiçbir siyasi dil toplumda karşılık bulmaz.
Elbette devlet, gerektiğinde her türlü stratejik adımı atabilir.
Terörün tamamen bitmesi için her türlü yöntem tartışılabilir.
Ancak mesele artık güvenlik politikası olmaktan çıkıp kamuoyunda “Aalgı yönetimi” görüntüsü vermeye başladığında iş değişiyor.
Çünkü toplum; Samimiyet arıyor.
Bugün iktidar kulislerinden yükselen “Seçmen rahatsız” sesleri de bunun göstergesi.
İnsanlar sadece ne yapıldığına değil, nasıl yapıldığına da bakıyor.
Sürekli gündeme taşınan Öcalan tartışmaları, özellikle milliyetçi seçmende ciddi bir kırılma yaratıyor.
Türkiye’nin en temel sorunlarından biri zaten yıllardır aynı:
İktidarlar, toplumun hassasiyetlerini anlamak yerine onları yönetmeye çalışıyor.
Oysa bazı konular sandık hesabına kurban edilemeyecek kadar derindir.
Şehit ailelerinin acısı üzerinden politika yapılmaz.
Terörle mücadele üzerinden siyasi manevra kurulmaz.
Ve toplumun hafızası bu kadar kolay silinmez.
Bugün yaşanan tartışmanın özeti aslında budur:
Vatandaş, dün kendisine anlatılan hikâyeyle bugün önüne konulan tablo arasındaki uçurumu görüyor.
Ve bu yüzden sadece şaşırmıyor…
Güven duygusunu da kaybediyor.
BİR TEBESSÜM
Doğu Anadolu'muzda yaşayan köylülerimizden biri, bayram öncesinde pazardan aldığı bir çuval şekeri eşeğine yüklemiş.
Köyüne giderken hava iyice bozunca tedirgin olmuş.
Ellerini yukarıya doğru kaldırmış ve göğe bakarak; “Ya Hudi…” demiş, eşeğin altında çuvalı gösterip, “Şeker…”
Yani “Ne olur yağmur filan yağdırma, şeker aldım erimesin yağmurdan” demek istemiş.
Ama biraz sonra yağmurun şiddetli indirmesi sonucu koca bir çuval şeker oracıkta erimiş.
Köylü ne yapsın?
Yoluna devam etmiş.
Ama bir süre sonra hava yine bozmuş.
Ama ne bozma?
Gök gürlüyor,
Şimşekler patlıyor,
Yıldırımlar düşüyor.
Bu kez tekrar ellerini göğe kaldırmış.
Eşeği göstererek;
“Ya Hudi… Eşek?” demiş.
Yani, yıldırım filan düşüyor, aman eşeğe bir şey olmasın demek istemiş.
Ama düşen bir yıldırım eşeği anında kömüre çevirmiş.
Köylü şaşkın.
Ama yapacak bir şey yok.
Mecburen yürümeye başlamış.
Ama hava durur mu?
Gittikçe daha bozmaya, daha sık şimşekler çakmaya, yıldırımlar düşmeye başlamış.
Bizim köylü bu durum karşısında, “Ya Hudi… Ya Hudi…” demiş.
Göğe bakıp elleri ile kendini göstermiş ve açıklı bir sesle… “Ben? Ben?”
O anda bir patlama olmuş.
Bir yıldırım tam yanında patlamış.
Köylüyü de yakındak bir mağaranın içine fırlatmış.
Bilincini yarı kaybetmiş bir şekilde bir mağaranın içinde bulunca şaşkın şaşkın mağara içini incelemiş.
Bir bakmış ki mağaranın tam üzerindeki bir delikten, şimşeklerin ışıkları sızıyor.
Kaldırmış başını yukarı;
“Ya Hudi…” demiş mırıldanarak, “Yağdırdın yağmuru erittin şekeri, çaktırdın şimşeği yok ettin eşeği, şimdi almışsın eline feneri arıyorsun beni… Yedi âlem kessin beni vallahi çıkarsam buradan dışarı!”
UÇAKTA ROBOT VAR!
Eskiden uçak gecikmelerinin klasik sebepleri vardı…
Sis olurdu.
Teknik arıza olurdu.
Pilot gecikirdi. Y
Yolcu freeshop’tan çıkamazdı.
Şimdi ise yeni dünya düzenine hoş geldiniz, şöyle bir anons duyabilirsiniz:
“Sayın yolcularımız, uçağımız insansı robot nedeniyle rötar yapacaktır.”
Evet, yanlış okumadınız.
California’da “Bebop” isimli bir robot, bildiğiniz insan gibi Southwest adlı uçağa binmiş.
Hem de ayakta değil, koltuk satın alarak!
Şimdilik Business Class istememiş olması sevindirici.
Düşünsenize…
Hostes geliyor:
“Cam kenarı mı koridor mu?”
“Bip bop biiiip.”
Bir de güvenlik görevlilerini düşünün.
Adam yıllarca kaçak parfüm yakalamış, ilk kez karşısına 1.20 boyunda android çıkıyor.
“Bunun içinde ne var?”
“Yapay zekâ.”
“Peki sıvı limiti?”
“Duygular hariç her şey mevcut.”
Asıl trajikomik taraf şu:
Robotun bataryası uçuş güvenliği açısından riskli bulunmuş.
İnsanlık gerçekten ilginç bir yere gidiyor.
Eskiden anneler çocuklarına, “Telefonu şarjda bırakma, yanar” derdi.
Şimdi kaptan anons yapıyor:
“Robotun pili fazla büyük arkadaşlar, kalkış yapamıyoruz.”
Bir de yolcuların psikolojisini düşünün.
Zaten ekonomi sınıfında diz mesafesi kalmamış.
Yan koltukta insan otursa yine iyi…
Bir bakıyorsun yanında robot var.
Türbülans olunca “Sistem hatası” verirse ne yapacaksın?
Muhtemelen ilk kez bir uçakta şu cümle kurulmuştur:
“Beyefendi robotunuzu uçak moduna alır mısınız?”
Ama olayın en komik tarafı şu bence:
“Robot kurallara uymadığı için cam kenarına alınmış.”
Yani teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, havayolu şirketlerinin değişmeyen tek gerçeği var:
“Koridor koltuğu hâlâ ayrıcalık.”
Yakında bunların devamı gelir.
2027 manşetleri hazır:
“Yapay zekâ, check-in sırasında fazla bagaj ücreti sebeiyle tartıştı.”
“Robot, yolcu acil çıkış kapısında oturmak istedi.”
“Android hostes, insan pilota performans değerlendirmesi verdi.”
Biz hâlâ “Teknoloji insanlığın hizmetinde mi?” diye tartışıyoruz…
Kusura bakmayın ama teknoloji şu an Southwest uçağında cam kenarında oturuyor.