Bugünün siyasetinde en çok eksikliğini hissettiğimiz şey belki de tam olarak şunlardır:
Konuşabilmek.
Aynı masaya oturabilmek.
Farklı düşüncelere rağmen telefonu açabilmek.
Ülke siyasetimizde yıllarca konuşamama, iletişim kuramama yüzünden neler çektiğimizi bizim kuşak iyi bilir.
Çünkü siyaset, yalnızca meydanlarda sert cümleler kurmak değil; gerektiğinde “Tansiyonu düşürmek, ülkenin geleceği adına diyalog kanallarını açık tutabilmektir.”
Sözcü’de yer alan haber sonrası sosyal medyada koparılan fırtınaya bakınca insan ister istemez şunu soruyor: “Cumhurbaşkanı’nın bir muhalefet lideriyle görüşmesi neden bu kadar şaşırtıcı geliyor?”
Eğer iddia doğruysa ortada demokrasinin doğasına aykırı bir durum yok.
Tam tersine, olması gereken bir tablo var.
Çünkü bu ülkenin siyasetçileri birbirleriyle konuşmayacaksa ne yapacak?
Sürekli kavga mı edecekler?
Her gün biraz daha sertleşen, biraz daha kutuplaşan bir dilin ülkeye ne kazandırdığı ortada değil mi?
Bugün birçok insan siyaseti adeta bir savaş alanı gibi görüyor.
İntikam yeri, kavga yeri olarak görüyor.
Oysa demokrasi, “Düşman üretme rejimi” değildir.
Muhalefet etmek başka şeydir, herkesi “Ebedi düşman” ilan etmek başka şey.
Bugün İYİ Parti lideri Musavat Dervişoğlu’nun iktidara yönelik sert eleştirileri olabilir.
Bu siyasetin doğasında vardır.
Muhalefet zaten gerektiğinde en ağır eleştiriyi yapar.
Ancak bütün bunlar, “devlet yönetimi söz konusu olduğunda iletişim kurulmayacağı” anlamına gelmez.
Asıl tehlikeli olan, siyasetin tamamen kin ve intikam duygusuyla yapılmasıdır.
Çünkü bu anlayış zamanla topluma da sirayet eder.
İnsanlar birbirini dinlememeye başlar.
Herkes yalnızca kendi mahallesinin doğrularına inanır.
Sonra ortaya uzlaşmazlık çıkar.
Uzlaşmazlığın olduğu yerde ise huzur değil, kaos büyür.
Türkiye geçmişte bunun ağır bedellerini ödedi.
12 Eylül öncesinin atmosferi hâlâ hafızalarda.
Sağ-sol çatışmaları, bitmeyen siyasi gerilimler, kutuplaşmanın toplumun damarlarına kadar işlemesi…
Sonunda ortaya çıkan tablo demokrasi değil, büyük bir yıkım oldu.
Kardeş, kardeşi bile vurdu…
O günlerden ders çıkarmak yerine bugün hâlâ “Neden görüştüler” diye öfke üretmek, siyaseti yeniden aynı sert iklime mahkûm etmekten başka işe yaramaz.
Elbette kimse eleştiriden muaf değildir.
Bugünkü iktidar da yarın sandıkta değişebilir.
Yeni oluşacak bir yönetim döneminde;
Hukuk işler,
Adalet mekanizması çalışır,
Geçmişe dönük hesaplaşmalar varsa bu demokratik zeminde yapılır.
Buna kimsenin şüphesi olmamalı.
Ama bunu yapmanın yolu öfke siyaseti değil; güçlü kurumlar, bağımsız hukuk ve demokratik olgunluktur.
Siyasetçinin birbirine telefon açtığı değil, birbirini insan yerine koymadığı dönemlerden korkmak gerekir.
Çünkü konuşabilen siyaset çözüm üretir.
Konuşmayan siyaset ise yalnızca kriz ve kaos büyütür.
Korkmayın, bir şey olmaz ki, zaten partiden yapılan bir açıklamaya göre;
Böyle bir görüşme olmamış.
Bana göre keşke tüm siyasi partiler bir araya gelip görüşselerdi.
DİP DALGA
Siyasette ve anket şirketleri bazen “Dip dalgayı” göremez, seçemez ve tahmin bile edemez.
Bir miting meydanında da fark edilmez.
Ama bir konser salonunda, bir üniversite kampüsünde, bir kafede, bir sosyal medya yorumunda kendini belli eder.
Bunu ancak görebilen veya görmek isteyen görebilir.
Gaziantep’te yaşanan Manifest konseri tartışması tam da böyle bir kırılma anına dönüştü.
Mehter marşlı protestolar, iptal çağrıları, “Gençlik elden gidiyor” paniği yaşand.
Ama bütün bu baskı atmosferine rağmen konser alanı doldu taştı.
Ve ilginç olan şu:
Bunu ilk fark edenlerden biri de “İktidar cephesinden eski milletvekili Şamil Tayyar” olmuş.
“Dip dalga geliyor” derken aslında sadece bir konser kalabalığını değil, değişen Türkiye sosyolojisini de tarif etmiş..
Çünkü artık mesele yalnızca müzik değil.
Mesele yeni kuşağın hayatla kurduğu ilişki.
Bugünün gençleri kendilerine sürekli parmak sallanmasından yoruldu.
Ne dinleyeceklerine,
Nasıl giyineceklerine,
Nasıl eğleneceklerine,
Hangi kelimeyi kullanacaklarına kadar müdahale edilmesinden sıkıldılar.
Yasaklarla, hedef göstermelerle, “Bizim gibi olun” baskısıyla büyüyen bir nesil var.
Ve bu nesil artık sessiz değil.
Üstelik bu gençlerin önemli bir kısmı mevcut iktidar döneminde doğdu, büyüdü.
Yani ortaya çıkan tablo “Eski Türkiye özlemi” falan değil.
Tam tersine; bugünkü sistemin yetiştirdiği kuşağın sisteme verdiği doğal bir reaksiyon.
Belki de en büyük hata şu:
Toplumun değişimini sadece siyaset meydanlarından okumaya çalışmak.
Oysa kültür değiştiğinde siyaset zaten arkasından gelir.
İnsanların müzik zevki, mizah anlayışı, ilişki biçimi, özgürlük beklentisi değişiyorsa; sandık davranışı da zamanla değişir.
Çünkü siyaset sadece ekonomi değildir.
İnsanlar artık nefes almak, karışılmadan yaşamak, sürekli kutuplaştırılmamak istiyor.
Gaziantep’teki olayın sembolik tarafı da burada başlıyor.
Mehter Marşıyla protesto edilen bir konserin kapalı gişe olması, aslında toplumdaki iki farklı ruh halini yan yana gösterdi.
Bir taraf geçmişin refleksleriyle hareket ediyor,
Diğer taraf ise geleceğin dilini kuruyor.
Ve gerçek şu:
Genç kuşak korkuyla hizaya girmiyor.
Baskı arttıkça uzaklaşıyor.
Azarlanınca ikna olmuyor.
Yasaklandıkça daha fazla sahip çıkıyor.
Bu yüzden “Dip dalga” lafı küçümsenecek bir ifade değil.
Siyasette en tehlikeli değişim, bağırarak gelen değil; sessizce büyüyendir.
Çünkü dip dalga önce kültürde başlar, sonra sokakta hissedilir, en sonunda sandığa yansır.
Bugün Türkiye’de tam olarak böyle bir dönem yaşanıyor olabilir.
Belki insanlar hâlâ yüksek sesle konuşmuyor.
Belki herkes fikrini açık açık söylemiyor.
Ama toplumun alt katmanlarında yeni bir ruh hali oluşuyor:
Daha özgür yaşamak isteyen, daha az yargılanmak isteyen, hayat tarzına müdahale edilmesinden bunalan bir kitle büyüyor.
Ve galiba asıl mesele şu:
Bu değişimi anlamaya çalışanlar mı kazanacak,
Yoksa hâlâ mehter sesiyle gençliği durdurabileceğini sananlar mı?
Yaşayıp, göreceğiz…
SİGARAMIN DUMANI
Sigara tiryakileri için yavaş yavaş yolun sonu görünüyor.
Ama aslında mesele yeni değil bunu herkes biliyor.
Sadece, devletin sabrı tükeniyor.
Yıllardır aynı filmi izliyoruz.
“Kapalı mekânda sigara içmek yasak” deniyor.
Peki gerçekten öyle mi?
Hayatta ne oluyor?
Kafeye gidiyorsun…
Restorana oturuyorsun…
Bir bakıyorsun yan masada sigara yanmış.
Cam açılmışsa “Açık alan” sayılıyor.
Üstü tente ise sorun yokmuş gibi davranılıyor.
Mekân sahibi görmezden geliyor.
Denetim yapan zaten ortada yok.
Sonra ne oluyor?
Sigara içmeyen insanlar, sigara içenlere uyum sağlamak zorunda kalıyor.
İşin en adaletsiz tarafı da bu.
Ben neden senin dumanını soluyayım?
Ben neden eve üstüm başım sigara kokusuyla döneyim?
Ben neden çocuklarımla oturduğum masada pasif içici olayım?
Sokakta yürürken önümde giden birinin ağzından çıkan dumanı neden soluyayım?
Maçta yanımdakini, önümdekinin dumanını neden soluyayım?
Türkiye’de sigara içmeyenler yıllardır “İdare eden taraf” oldu.
Sigara içenler ise çoğu zaman bunu bir özgürlük alanı gibi gördü.
Oysa özgürlük:
“Başkasının nefesinin başladığı yerde biter.”
Şimdi cezalar artıyor.
Öyle sembolik rakamlar da değil.
Can yakacak seviyeler konuşuluyor.
Çünkü başka türlü olmuyor.
Bizim insanımızın garip bir refleksi var:
“İçme” dedikçe daha çok “İçiyor.”
Yasak koydukça inatlaşıyor.
Kurala uymayı zayıflık sanan bir anlayış oluşmuş durumda.
Demek ki iş artık sağlık uyarısıyla değil, cüzdanla çözülecek.
“Ver 5 bini, iç sigaranı” dönemine doğru gidiyoruz.
Ama burada asıl mesele ceza değil.
Asıl mesele şu:
İnsan neden bile bile kendine zarar verir?
Sigara artık eski sigara değil.
“Eskiden insanlar zararını bilmiyordu” diyebilirdik.
Veya eskiden bu kadar çok zehirli ilaç kullanılmıyordu.
Şimdi herkes biliyor.
Paketin üstünde yazıyor.
Doktor söylüyor.
Çevrendeki hastalıklar gösteriyor.
Nefes darlığı…
Kalp hastalıkları…
Akciğer sorunları…
Bitmeyen öksürük…
Merdiven çıkarken yorulmak…
Bir de işin ekonomik tarafı var.
Bugün bir tiryakinin aylık sigara masrafı, küçük bir faturayı geçmiş durumda.
Yıllık hesap yaptığında ortaya tatil parası çıkıyor.
Ama insanlar resmen paralarını dumana veriyor.
Üstelik sigara artık “Havalı” da görünmüyor.
Aksine insanı;
Yaşlı,
Yorgun ve
Bağımlı gösteriyor.
Kimseyi küçümsemek için söylemiyorum.
Nikotin bağımlılığı gerçekten zor bir şey.
Bırakmak kolay değil.
Ama şu gerçekle yüzleşmek gerekiyor:
“Sigaranın savunulabilir bir tarafı kalmadı.”
Ne sağlık açısından…
Ne ekonomi açısından…
Ne toplum düzeni açısından…
Belki de artık mesele “Yasak” değil, vedalaşma meselesidir.
Çünkü günün sonunda sigara insana hem sağlık, hem ekonomik hem de sosyal olarak oldukça fazla yük bırakıyor.
Bu kadar konuşuyorsun da sen sanki hiç içmedin? Diyenler var aranızda.
Elbette içtim.
Ancak bir gün kendi kendime:
“Bir gün gelecek doktor sana ‘İÇME’ diyecek, işte o gün çoktan geçmiş olacak. Veya ‘İstediğin kadar iç, çünkü sigarayı bırakacak pek vaktin kalmadı’ der” diye korktum ve bıraktım.
Hayatı boyunca eşinin hayatına karışmamış biri olarak kendisine de: “Benimle beraber bırak, (sigaraya bağlı bir hastalık yaşamadan) uzun hayat yaşayalım. Ama bırakmazsan ben de ömür boyu bırakmam...” dedim.
Sağ olsun beni kırmadı.
Ama şimdi ikimiz de hayatımızın çok önemli bir kararını verdiğimizin farkındayız ve sağlıklı yaşamımızın tadını çıkarıyoruz…
Bir küçük ricam var:
Hani şu kafelerde, restoranlarda kendi sağlığını düşünmeyip yasak delerek sigara içenler var ya:
“Kendi sağlığınızı düşünmeseniz bile lütfen, bizim sağlığımızı düşünün. Teşekkür ederim…”