KİRLİ DÜNYA
Bir habere rastladım dün.
Suudi Arabistan’da çöle dolu yağmış.
Ama ne yağma.
Fotoğrafı da var.
Çöl, komple beyaza kaplanmış.
Bu fotoğraf bir an, ama aslında koca bir çağın özeti.
Normalde kavurucu sıcaklarla bildiğimiz Suudi Arabistan çöllerinin beyaza bürünmesi yalnızca bir doğa olayı değil; bu, insanlığın uzun süredir ertelediği yüzleşmenin fotoğrafıydı sanki.
Biz bu kareye “İlginç” deyip geçiyoruz.
Sosyal medyada “Lay lay lom” yapıp, reyting almak için paylaşıp geçiyoruz.
Birkaç saniye şaşırıyoruz sadece “Waww” diye.
Sonra?
Sonra gündemimize geri dönüyoruz.
Oysa doğa, çok daha ciddi bir şey söylüyor.
Ama biz duymuyoruz.
Çünkü biz zaten başka şeylerle meşgulüz.
“Savaşlara, Su yokluğuna, Afrika'daki açlığa, Göçmenlere, Avrupa'nın anlamsız savaş tutumuna, Hava kirliliğine, Denizlerin kirliliğine, ve tabi İnsanlığın kirliliğine” de o kadar alıştık ki…
Artık felaketler bile sıradanlaştı.
Bir çölün beyaz olması değil mesele.
Bir dünyanın kararması asıl olan mesele.
Bugün Afrika’da insanlar susuzluktan ölürken, başka bir coğrafyada insanlar suyu süs havuzlarında umarsızca kullanıyor.
Bir yerde çocuklar açlıktan kemikleşirken, başka bir yerde çöpe giden yemekler tonlarla ölçülüyor.
Göçmenler, sınırların soğuk tel örgülerine takılıp hayatlarını kaybederken, gelişmiş ülkeler “Güvenlik politikaları” üzerine tartışıyor.
Avrupa’nın savaşlara yaklaşımı ise ayrı bir trajedi.
Barış söylemleriyle süslenen politikalar, çoğu zaman silah ticaretinin gölgesinde kalıyor.
İnsanlık, bir yandan barış nutukları atarken diğer yandan çatışmaları besliyor.
Bu çelişki, belki de çağımızın en büyük ironisi.
Hava kirli.
Denizler kirli.
Toprak kirli.
Ama en kötüsü…
İnsanlık kirli.
İşte bu yüzden çölün beyaza bürünmesi bizi şaşırtmamalı.
Çünkü doğa, kendi dengesini yeniden kurmaya çalışıyor.
Asıl soru şu:
Biz kendi dengemizi ne zaman kuracağız?
Belki de dünyanın dengesi şaşmadı.
Belki de doğa, bizim bozduğumuz dengeyi geri almaya başladı.
Ve biz hâlâ seyirciyiz.
Bizler; Bir fotoğrafın karşısında donup kalan, ama gerçeğin karşısında hareket etmeyen bir seyirciyiz şu dünyada…
Çöl hiç umulmadık bir şekilde beyaz olabilir.
Ama insanlık hâlâ karanlıkta.
ETİK ANLAYIŞ
Japonya’nın başkenti Tokyo’da bir adam, bir kuruma gitmek için taksiye bindi.
Dil engeli nedeniyle sadece gideceği yerin adını söyleyebildi.
Taksi şoförü bunu anladı, başını sallayarak onayladı ve Japon kültürüne uygun şekilde kapıyı nazikçe açarak yolcunun binmesini sağladı.
Yolculuk sırasında, yolcu garip bir şey fark etti: “Taksi şoförü önce taksimetreyi açtı, bir süre sonra kapattı ve ardından tekrar açtı.”
Şaşkınlık içinde, bir şey söyleyemeden sadece izlemekle yetindi.
Varış noktasına ulaştığında, gittiği yerdekilere şu soruyu sordu:
“Öncelikle, taksi şoförüne neden taksimetreyi bir süre kapattığını sorun.”
Bu soruya taksi şoförü sakin bir şekilde şu yanıtı verdi:
“Yanlış bir dönüş yaptım ve doğru yola girmeyi kaçırdım. Bir sonraki dönüş uzaktaydı ve gereğinden yaklaşık iki kilometre fazla yol kat ettik. Hata benimdi, bu yüzden taksimetreyi kapattım. Kendi hatam yüzünden müşteriden fazla ücret alamazdım.”
Olağanüstü bir dürüstlük ve erdem örneği olan bu davranış, Japon kültürüne derinlemesine işlemiş etik anlayışını ve görev bilincini yansıtıyor.
Bu kültür bizde zamanla yok oldu sanki.
Zira aynı olay bizde olsaydı ne olurdu?
Bir düşünün…
DEPREM DEĞİL, İHMAL ÖLDÜRÜR
Bu hepimizin bildiği bir deprem sloganıdır.
İhmal kısmını açarsak “Üüüü!” nelerle karşılaşırız, nelerle?
Okuduğum bir yazı neticesinde bu yazıyı kaleme almak istedim.
“Belki bir farkındalık olur,
Belki birileri kendisine bir ders çıkarır,
Belki birilerine bir hatırlatma olur” diye.
1939 yılında Erzincan’da bir deprem oldu.
Türkiye tarihinin en yıkıcı felaketlerinden biriydi bu deprem.
On binlerce insanın hayatını kaybettiği, bir şehrin neredeyse haritadan silindiği o gece, geriye sadece acı değil, aynı zamanda çok önemli bir ders bıraktı.
Ama o ders, bugün hâlâ yeterince öğrenilmiş değil.
O tarihten bu tarafa daha nice yıkıcı deprem yaşadık, ne acılar çektik ama hiç birinden ders almadık ve hala almıyoruz.
Şöyle bir dokundurma yapayım:
“Deprem fonunda biriken paralar kayboldu” demeyelim de “Bu kaynakların önemli bir kısmı doğrudan deprem hazırlığı için kullanılmadı ve genel bütçeye aktarıldı…” diyelim.
Erzincan’da yıllardır anlatılan bir örnek vardır:
“Tren garı binası.”
Depremden önce yapılmış, güçlü mühendislik hesaplarıyla inşa edilmiş bu yapı, büyük yıkımların ortasında ayakta kalmayı başarmıştır.
Sonraki depremlerde de ciddi bir hasar almamıştır.
“E tamam işte yıkılmayan bina yapmayı becerebiliyormuşuz?” diye bir soru aklınıza gelebilir.
Ama karşılığında şu çarpıcı cevabı alırsınız:
“Bu binayı Almanlar yapmış…”
Şu gerçeği hiçbir zaman akıldan çıkarmamak gerek:
“Aynı deprem, bazı binaları yıkarken bazılarını ayakta bırakır.
Farkı yaratan şey kader değil, mühendisliktir.”
Bizler ise bugün Çanakkale’de yaşıyoruz.
Fay hatlarının uzağında değiliz.
Tam tersine, Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın uzantıları ve Ege bölgesinin aktif tektoniği bu coğrafyayı sürekli bir risk altında tutuyor.
Peki biz ne yapıyoruz?
Açık konuşalım:
“Gerekeni yapmıyoruz.”
Yeni yapılan binaların bir kısmı yönetmeliğe uygun olsa bile denetim zayıf.
Eski binaların büyük bölümü ise kaderine terk edilmiş durumda.
Güçlendirme çalışmaları ya yapılmıyor ya da erteleniyor.
Çünkü maliyet var.
Çünkü siyasi öncelik değil.
Çünkü “Bize bir şey olmaz” düşüncesi hâlâ çok yaygın.
Diğer şehirlerde meydana gelen büyük ve yıkıcı depremlerden sonra acil toplantılar yapılıyor, önlemler paketi öne sürülüyor, bir telaş, bir koşuşturma…
Sonra?
Ortada kimse yok…
Oysa bilim çok net:
Deprem dalgaları zemine göre büyür.
Alüvyon zeminler riski katlar.
Aynı büyüklükteki deprem, farklı mahallelerde farklı sonuçlar doğurur.
Çanakkale’de de benzer riskler var. Özellikle kıyı dolgu alanları ve gevşek zeminler, deprem etkisini büyütme potansiyeline sahip.
Peki ne yapılmalı?
Öncelikle şunu kabul etmeliyiz:
Deprem bir doğa olayıdır, felaket ise insan yapımıdır.
Yapılması gerekenler belli, zira yıllarca konuşuldu:
Mevcut binaların envanteri çıkarılmalı,
Riskli yapılar hızla güçlendirilmeli veya yenilenmeli,
Zemin etütleri kâğıt üzerinde değil, gerçek anlamda yapılmalı,
Denetim mekanizması bağımsız ve sıkı olmalı,
İmar affı gibi uygulamalar bir daha gündeme gelmemeli,
Ve en önemlisi:
Bu mesele seçimden seçime hatırlanan bir konu olmaktan çıkarılmalı.
Erzincan bize bir şey anlattı yıllar öncesinden.
Sadece bir tren garının hikâyesi değildi bu.
Bu bir tercih meselesiydi:
“Ya iyi denetlemeyle sağlam yapacağız, ya da enkazın altında kalacağız.”
Artık bahanemiz yok.
MACARİSTAN’DA NE OLDU?
Siyasette uzun süreli iktidarlar genellikle iki uçtan birine savrulur:
Ya kurumsallaşarak istikrar üretir,
Ya da gücü merkezileştirerek toplumsal gerilimi büyütür…
Macaristan’da yaklaşık 16 yıl boyunca ülkeyi yöneten “Viktor Orbán” ve partisi “Fidesz” için ikinci senaryo ağır bastı.
Ve sonunda sandık;
“Birikmiş memnuniyetsizliğin en güçlü ifadesine dönüştü.”
Bu sonucun tek bir nedeni yok elbette.
Aksine, farklı toplumsal katmanlarda biriken rahatsızlıkların kesiştiği bir kırılma anından söz etmek lazım.
Uzun yıllar boyunca milliyetçi söylem ve “İstikrar” vurgusu seçmen nezdinde karşılık buldu.
Ancak “Enflasyon, Alım gücündeki erime ve Yaşam maliyetlerindeki artış”, geniş kitlelerin gündelik hayatını doğrudan etkiledi.
Siyasetin kurduğu anlatı ile mutfaktaki gerçeklik arasındaki mesafe açıldıkça, seçmenin sabrı da kayboldu.
“Yargı bağımsızlığı, medya özgürlüğü ve denge-denetleme mekanizmalarına dair eleştiriler” uzun süredir hem ülke içinde hem de Avrupa’da dile getiriliyordu.
Bu başlıklar ilk bakışta “Elit” tartışmalar gibi görünse de, zamanla vatandaşın devlete olan güvenini doğrudan etkileyen bir meseleye dönüştü: “Adil bir sistemde yaşıyor muyum?” sorusu.
İktidarın uzun süre devam ettiği sistemlerde kaçınılmaz bir risk vardır:
“Hesap verilebilirliğin zayıflaması.”
“Kamu ihaleleri, kaynak dağılımı ve siyasi çevrelerle ekonomik çıkar ilişkileri hakkındaki iddialar”, Macar seçmeninin zihninde güçlü bir “Adaletsizlik” duygusu yarattı.
Bu duygu, ekonomik sıkıntılarla birleştiğinde daha da keskinleşti.
Yeni kuşaklar, ideolojik sadakatten çok “Fırsat eşitliği, özgürlük alanı ve gelecek perspektifi” arıyor.
Eğitim, iş imkanları ve Avrupa ile entegrasyon gibi başlıklarda beklentileri karşılanmayan genç seçmen, değişim talebinin en dinamik taşıyıcısı oldu.
Belki de en kritik faktörlerden biri buydu.
Farklı ideolojik çizgilerden partiler, “Ayrı ayrı kaybetmek” yerine “Birlikte kazanmak” fikrinde uzlaştı.
Bu, seçmene net bir alternatif sundu.
Parçalı muhalefetin yarattığı umutsuzluk, yerini gerçek bir seçenek hissine bıraktı.
Avrupa Birliği ile yaşanan gerilimler, sadece diplomatik bir mesele olmaktan çıktı.
Fonlar, yatırımlar ve ekonomik ilişkiler üzerinden günlük hayata dokunan bir başlığa dönüştü.
Seçmenin bir kısmı, “Ülkenin giderek yalnızlaştığını düşünmeye başladı.”
Kaçınılmaz sonuca gelindi haliyle.
Sandık fikirleri iktidar yaptığı gibi onları aşağıya indirmesini de bilir.
Uzun süreli yönetimlerin karşı karşıya kaldığı en büyük risk: “Toplumsal nabzı tutma yeteneğini kaybetmeleridir.”
Macar halkının “Ezici çoğunlukla” değişim yönünde irade koyması, ani bir kırılmadan çok, “Uzun süredir biriken bir enerjinin boşalmasıdır.”
Ekonomiden hukuka, gençlikten dış politikaya kadar uzanan geniş bir memnuniyetsizlik yelpazesi, sonunda ortak bir karara dönüştü:
“Değişim.”
Ve belki de en önemli ders şu:
“Demokrasi, gecikmeli de olsa, bir gün mutlaka konuşur.”
TESPİTLER VE ÇÖZÜMLER
AKP Eski MKYK üyesi Mücahit Birinci Macaristan seçimleri sonrası sosyal medya hesabından bir paylaşımda bulundu:
Önce durum tespiti yapmış:
“Donald Trump ile açık şekilde aynı çizgide duran siyasi yaklaşımın seçmen nezdinde risk oluşturabileceği görülmektedir.
Otoriterleşme eğilimi gösteren ve toplumun geniş kesimlerinin beklentilerini gözardı eden yönetimler zamanla destek kaybedebilir.
Yeni neslin temel beklentisi değişimdir; bu beklentiyi görmezden gelen siyaset anlayışı geride kalır.
“Nasıl olsa lider bir çözüm bulur” yaklaşımı seçmen davranışında zayıflamaktadır.”
Ve çözümü söylemiş:
“Ekonomik süreçlerde, seçime iki yıl kala tüm enerjinin iç politikaya ve ekonomik iyileşmeye yönlendirilmesi gerekir.
Toplumun tamamını kapsayan, ekonomi odaklı, somut sonuçlar üreten ve bunu etkili şekilde anlatabilen politikalar izlenmelidir.
Yapılanların yanısıra, yapılacakların da net ve güven verici biçimde ifade edilmesi büyük önem taşır.
Savunma politikaları ve bölgesel krizler üzerinden üretilen söylemlerin iç politikadaki etkisi artık sınırlanmaktadır.
Toplumun beklentisi daha nettir. Acil ekonomik düzenlemelerle daha öngörülebilir, daha stressiz bir yönetim anlayışına geçiş...
Bu sağlandıktan sonra dış politikada daha sert ve kararlı adımlar atılması zaten mümkün olacaktır.
Sonuç olarak; Dost acı söyler.
Vakit varken toparlanmak ve gerekli adımları atmak şarttır. Bu açıdan bakıldığında Macaristan seçimleri, her yönüyle dikkatle takip edilmesi gereken, kritik bir örnektir.
Sevgiler, saygılar…”