Türkiye’de siyaset gerçekten uzun bir “Köprüye” benziyor:

Başladığınız yer ile vardığınız yer aynı değil, ama tartışmaların manzarası hep tanıdık.

Bugünün polemiklerini izlerken hafızamız bizi yine 1980’lere götürüyor.

Serbest piyasa ekonomisini Türkiye’ye yerleştirmeye çalışan “Turgut Özal”, seçim atmosferinde köprülerin gelirinin satılabileceğini savunuyordu.

Karşısında ise masaya yumruğunu indirip “Sattırmam!” diyen “Necdet Calp” duruyordu.

O tartışmanın unutulmayan diyaloğu neredeyse tiyatro sahnesi gibiydi:

“Satarız hem de çok iyi satarız, alan da çıkar.

“Satamazsınız beyefendi.”

“Satarız, gayet rahat satarız.”

“Lafla satarsınız.”

“Gelirini satıyoruz sonuçta.”

“Kaç yıllık geliri satıyorsunuz, ila nihaye mi?”

“O fiyata.”

“Güldürmeyin…”

Ekonomi teorisi bir yana, Türkiye’nin siyasal retoriği açısından başlı başına derslik bir sahneydi bu.

Çünkü mesele sadece bir yapının mülkiyeti değil;

Devlet, Millet ve Piyasa arasındaki duygusal mesafeydi.

Bu “Köprü sattırmam” diyaloğunun ardından yıllar geçti.

Bu kez tartışmanın merkezinde Recep Tayyip Erdoğan vardı.

24 Haziran 2018 seçimleri öncesi, Tarsus’taki bir temel atma töreninde köprü meselesi, polemik konusu oldu.

Ama yakın siyasi hafızanın ipleri birbirine dolandı;

Erdoğan tarafından köprülerin “Komünistler tarafından satılmak istendiği”, Özal’ın ise “Sattırmam” diyerek “Karşı çıktığı” meydanlarda anlatıldı.

Oysa tarih sahnesindeki roller tam tersiydi. Köprüyü “Satılabilir” bir ekonomik değer olarak dile getiren Turgut Özal’dı;

“Sattırmam” diyen ise Necdet Calp’tı.

Türkiye’de bazen gerçekler değişmez, sadece hatırlama biçimi değişir.

Siyasetin en esnek alanı da belki burasıdır:

“Hafıza.”

Bugün aynı sahnede farklı aktörler var.

İktidar tarafında Adalet ve Kalkınma Partisi,

Muhalefette CHP Lideri Özgür Özel…

Cümleler tanıdık:

Biri “Yaparız”, diyor,

Diğeri “Sattırmam” ya da “Yıktırmam” diyor.

Roller değişiyor, replikler kalıyor.

Oysa İstanbul Boğazı’nın iki yakasını birleştiren Boğaziçi Köprüsü, bütün bu tartışmalar boyunca sessiz.

Ne seçim kazanıyor, ne polemiğe giriyor?

Sadece üzerinden geçen herkese aynı mesafede duruyor.

Belki de köprülerin en büyük hikmeti bu:

“Siyasetçiler onları tartışırken köprüler kimseyi tartışmıyor. Kimseye itiraz etmiyor. Onlar görevlerini yapıyor…”

Ve galiba Türkiye’nin değişmeyen gerçeği şu cümlede saklı:

“Bu ülkede köprüler değil, sözler el değiştiriyor.”

RAMAZAN GELENEKLERİNDEN HACİVAT-KARAGÖZ

Ramazan akşamlarının kendine has bir sesi vardır:

“İftar topunun yankısı, mahalle fırınından yükselen pide kokusu ve bir de perdenin arkasından gelen o tanıdık atışma…”

Asırlardır gölge perdesinde yaşayan “Hacivat ile Karagöz”, yalnızca birer meddah figürü değil; bu toprakların gündelik hayatla kurduğu mizah ilişkisinin en berrak aynasıdır.

Gölge oyununun kökleri üzerine farklı rivayetler anlatılır.

En yaygın hikâyeye göre;

Orhan Gazi döneminde Bursa’da bir cami inşaatında çalışan iki nüktedan işçi, şakalaşmalarıyla çevredekileri o kadar oyalamıştır ki inşaat gecikir.

Sonrası malum:

Hikâye acıklı biter ama bu iki ismin nüktesi halkın hafızasında yaşamaya devam eder.

Zamanla ustaların elinde deri tasvirlere, ışıkla kurulan bir sahneye ve doğaçlama diyaloglara dönüşen bu anlatı, özellikle Ramazan gecelerinin vazgeçilmez eğlencesi olur.

Kahvehaneler dolar, çocuklar perdenin önüne dizilir, büyükler hem güler hem kendini seyrederdi.

Bugünün hızlı tüketilen esprilerine alışkın zihnimiz için onların sabırlı atışmaları neredeyse “Yavaş mizah” sayılabilir.

Oysa perde açıldığında birkaç dakika içinde anlarız ki mesele hız değil, zekânın kıvraklığıdır.

Hacivat’ın yarı ağdalı, yarı öğretici dili; Karagöz’ün dobra, filtresiz itirazlarıyla çarpıştığında ortaya çıkan şey yalnızca gülmek değil, düşünmektir.

Ramazan’ın ruhuna da en çok bu yakışır: “İnsanın kendine gülerek yaklaşması.”

Eski zamanlarda insanlar iftardan sonra kahvelere, meydanlara toplanır; gölge oyununu izlerken hem günün yorgunluğunu atar hem de hayatın tuhaflıklarını perde üzerinde seyrederdi.

Bugün ekranlarımız değişti, hızımız arttı, sabrımız azaldı.

Ama hâlâ iyi bir espri duyduğumuzda yüzümüzde beliren o çocukça tebessüm hiç değişmedi.

Demek ki o homurtular ve “Ne diyorsun bre!” diye başlayan cümleler aslında zamansız bir dile ait.

.Ramazan, yalnızca aç kalmanın değil; kalbi yumuşatmanın, dili inceltmenin ve gülmeyi paylaşmanın ayıdır.

Belki de bu yüzden gölge perdesindeki iki eski dost her yıl yeniden hatırlanır.

Çünkü onlar bize şunu fısıldar:

“Hayat ne kadar karmaşık görünürse görünsün, doğru yerinden bakınca mutlaka komik bir tarafı vardır.”

Hacivat: “Karagöz’üm, bu Ramazan kendini geliştirmeyi düşündün mü?”

Karagöz: “Düşündüm… Sahura kadar düşündüm, sonra uyuyakaldım.”

Hacivat: “Kitap okusaydın bari.”

Karagöz: “Okudum ya! Yemek kitabı… Resimleri çok sürükleyiciydi.”

Hacivat: “Peki iradene hâkim olabildin mi?”

Karagöz: “Oldum tabii. Tatlıyı iki tabak yerine tek tepside yedim. İsraf olmasın diye.”

Hacivat: “Seninle konuşmak ne zor iş!”

Karagöz: “Haklısın seninle de!”

Perde kapanır, gülüşler kalır.

Ramazan’ın en güzel hatırası da belki budur:

“Aynı şakaya birlikte gülebilmek.”

RAMAZAN NÜKTELERİ

Her ramazanda illa ki aktardığım şu meşhur nükteyi sizlerle paylaşmadan edemeyeceğim.

Sebebi aşikâr, zira alınacak oldukça büyük ders vardır içinde.

Eline tesbih alıp, başına takke takarak millete hesap sormaya kalkanlara gelsin diyelim.

Ramazanda iftar sofralarından sonra yapılan sohbetlerin bir mevzuu da hiç şüphesiz oruç borcudur.

İnsanlar çeşitli sebeplerle tutamadıkları oruçlardan söz açarak, borçlarının azlığı-çokluğu, nasıl tutacaklarına dair ilahi konuları mevzu ederler.

Haşmet ile Ragıp Paşa bir iftar sonrası böyle bir sohbetin içindedir.

Herkes oruç borcundan söz etmekte iken Ragıp Paşa’nın dikkatini Haşmet’in sessizliği çekmiş.

Sözü Haşmet’e getirerek ona laf atmış:

“Ne o Haşmet, hiç sesin çıkmıyor, senin borcun yok mu?”

Şair hemen cevap vermiş:

“Var efendim…”

Sadrazam:

“Ne kadar?” diye sorunca Haşmet, fırsat bu fırsat deyip saymaya başlamış:

“Bakkala 800 kuruş, kasaba 500 kuruş…”

Haşmet daha sayıyormuş ki sadrazam onun sözünü kesip:

“Be adam, ben bunları sormuyorum. Oruç borcunu soruyorum” deyince şair bozuntuya vermeden olgun bir şekilde amacına ulaştığını düşünerek şu cevabı vermiş:

“Paşam ne bileyim: Oruç borcunu Allah sorar, siz olsa olsa kul borcunu sorarsınız diye düşündüm.”

Bektaşi İstanbul'da gezinirken, Padişahın sarayı olduğunu zannettiği görkemli bir binanın yakınından geçmekteymiş.

Binanın önünde şatafatlı bir fayton duruyormuş.

Binadan sırmalı elbiseleri olan adam çıkınca, muhafızlar selama durmuş.

Adam faytona binerken kapısı açılmış, bin türlü ihtimam gösterilmiş kendisine.

Bektaşi meraklanmış haliyle ve muhafızlardan birinin yanına sokularak sormuş:

“Faytona binen padişah mıdır?”

“Hayır, padişahın bir kuludur” cevabını almış.

Bektaşi, tepeden tırnağa önce faytona binen adama, sonrada kendi haline baktıktan sonra, ellerine açarak:

“Ya rabbim! Bir padişahın kuluna bak!” demiş ve sonra kendisini göstererek; “Bir de kendi kuluna bak!” diye söylenmiş.

NEREYE KOŞUYORUZ?

19.yüzyılda İngiltere hapishanelerinde en ağır disiplin yöntemlerinden biri olarak “Ceza koşu bandı” uygulanmış.

Veya diğer adıyla “Sonsuz merdiven”

Bu sistem yan yana dizilmiş mahkûmların, basamaklı dev bir silindiri sürekli yukarı doğru adım atarak döndürmesi prensibine dayanıyordu.

Aslında yürümüyorlar, hiç bitmeyen bir merdiveni tırmanır gibi aynı hareketi tekrar edip duruyorlardı.

Bu düzenek 1818 yılında İngiliz Mühendis William Cubitt tarafından geliştirilmiş.

Amaç yalnızca ceza vermek değil tabi, o dönemin anlayışına göre;

Mahkûmlar hem disipline edilecek,

Hem de fiziksel güçleri ile yarattıkları enerji, işe dönüşecekti.

Dönen büyük çark, değirmen taşlarını çalıştırabiliyor, tahıl öğütebiliyor ya da su pompalayabiliyordu.

Saatlerce süren yürüyüşler, konuşma yasağı ve mutlak sessizlik kuralı bu sistemi fiziksel olduğu kadar psikolojik bir cezaya dönüştürdü.

Günlük çalışma süresi bazı dönemlerde 6 saate kadar çıkabiliyordu.

Monotonluk, yorgunluk ve umutsuzluk bu yöntemin en ağır yan etkileriydi.

19. Yüzyıl İngiltere’sinde mahkûmlara uygulanan “Sonsuz merdiven” cezasını okurken insanın aklına ister istemez şu soru geliyor:

“Acaba o mahkûmlar gerçekten bir hapishanede miydi, yoksa yalnızca erken doğmuş modern insanlar mıydı?”

Düşünün;

Aynı basamağa saatlerce adım atıyorsunuz.

Yürüyorsunuz ama ilerlemiyorsunuz.

Yoruluyorsunuz ama bir yere varamıyorsunuz.

Üstelik konuşmak yasak, durmak yasak, umut etmek neredeyse yasak.

Bugünün dünyasında bu tabloyu görmek için eski bir cezaevine gitmeye gerek yok. Biraz etrafımıza bakmamız yeterli.

Sabah alarmıyla başlayan o büyük koşu…

Trafikte geçirilen dakikalar…

Yetişilecek işler, bitirilecek dosyalar, ödenecek faturalar…

Sonra ertesi gün aynı merdivenin ilk basamağı.

Modern insanın farkı şu:

O mahkûmlar hiç değilse ceza aldıklarını biliyorlardı.

Biz ise buna “Yoğunluk” diyoruz.

Hatta biraz daha ileri gidip “Verimlilik” bile diyebiliyoruz.

Boşa koşmanın böylesine zarif bir isimlendirmeyle ödüllendirilmesi, belki de çağımızın en büyük mizahı.

Ülke olarak da pek farklı sayılmayız.

Sürekli bir telaş, bitmeyen bir gündem, her sabah yeniden başlayan büyük bir koşu bandı…

Tartışmalar dönüyor, cümleler dönüyor, umutlar dönüyor.

Çark öyle hızlı dönüyor ki bazen nereye gittiğimizi değil, yalnızca ne kadar hızlı döndüğümüzü konuşuyoruz.

O eski ceza düzeneklerinde ilk başta gerçekten enerji üretilirmiş.

Değirmen taşları döner, su pompalanır, bir işe yararmış yani.

Zamanla bu anlam da kaybolmuş; geriye sadece yorulmak kalmış.

İşte tam burada tanıdık bir his beliriyor.

Çünkü biz de çoğu zaman hareketin kendisini amaç sanıyoruz.

Toplantı yapıyoruz, komisyon kuruyoruz, plan açıklıyoruz…

Sonra bir bakıyoruz ki herkes çok yorulmuş ama ortada öğütülmüş bir tahıl yok.

Bugünün insanı spor salonunda koşu bandına çıkıyor.

Ekranda rakamlar artıyor, kalori yanıyor, süre doluyor.

Sonra bandın üzerinden inip aynı noktada durduğunu fark ediyor.

Hayatın küçük bir provası gibi…

Kontrollü bir yorulma, ölçülü bir ilerlememe.

Toplumsal hayatımızda da buna benzer bir konfor alanı var sanki.

Çok konuşarak hiçbir şey söylememek,

Çok hareket ederek yerinde kalmak,

Çok umut ederek hiçbir şeyi değiştirmemek…

Hepsi birbirine benzeyen ama hepsi çok meşgul görünen hâller.

Oysa tarihteki o ceza düzenekleri sonunda kaldırılmış.

Çünkü insanı sadece yormanın bir topluma faydası olmadığı anlaşılmış.

Demek ki uygarlık;

Bazen yeni bir şey icat etmekle değil,

İşe yaramayanı bırakabilmekle de ilerliyor…