Son günlerde “Laiklerin domuz eti ikramı” başlığı altında dönen tartışmalar, yine memleketin kültür savaşları repertuarına yeni bir perde ekledi.
Mesele gastronomiden çok kimlik siyaseti; tabaktan çok sembol konuşuluyor.
Türkiye’de domuz eti tüketimi tarihsel olarak zaten sınırlı.
Osmanlı döneminde Müslüman nüfusun dini hassasiyetleri nedeniyle yaygın değildi…
Gayrimüslim cemaatlerin kendi mutfak kültürlerinde yer buluyordu.
Cumhuriyet döneminde de tablo kökten değişmedi.
Evet, bazı büyük şehirlerde, turistik bölgelerde ve yabancı mutfakların etkisiyle sınırlı bir tüketim alanı oluştu.
Ancak genel toplum pratiğinde domuz eti, dana ve kuzu etinin yanına yaklaşamadı.
Bu, sosyolojik bir realite.
İşin aslına baksanız, arasanız da yok zaten, nereden bulacaksınız ki?
Bugün sosyal medyada dolaşan iddialar ise daha çok sembolik bir karşılaşma üzerine kurulu:
“Laik yaşam tarzı” ile “Muhafazakâr hassasiyet” sanki bir mangal başında kozlarını paylaşıyormuş gibi sunuluyor.
Oysa mesele, bireysel tercihler ile kamusal saygı sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiği.
Benim cephem net: “Hayatım boyunca ne domuz eti yedim ne de kimseye ikram ettim.”
Bunun ideolojik bir manifestosu yok. Sadece bizim sofranın alışkanlığı bu değil.
Eskiden eve Kayseri’de yapılmış olan pastırma girerdi.
Çanakkale’de onu bile bulmak zordu ya…
2 veya 3 şarküteri satardı.
Daha çok Yurdakul’dan alırdık, 5 ayda bir defa.
Sonraları yerel marketler kendileri yapmaya başlayınca, bunların pastırması piyasaya bolca girdi.
“Jambon” kelimesi ise daha çok yabancı film repliklerinde geçerdi.
Bizim için domuz eti, gastronomik bir seçenekten ziyade kültürel olarak “Yabancı” bir unsurdu.
Fakat şunu da ayırmak gerekir:
Bir şeyi yememek başka, başkasının yeme tercihine karışmak değildir.
Laiklik, tam da bu sınırı çizer.
Devletin inanç karşısında tarafsızlığı; bireyin ise kendi inancı doğrultusunda yaşama özgürlüğü.
Laiklik, “Kimseye domuz pirzolası zorla yedirmek” değildir.
Ama “Kimsenin tabağına da müdahale etmez…”
İşin mizah tarafına gelirsek…
Türkiye’de ideolojik tartışmalar bazen Michelin yıldızlı şef ciddiyetiyle yapılıyor.
Sanki ülkenin kaderi “Sucuk mu, salam mı?” sorusuna bağlı.
Oysa bizim mahallede en büyük kriz, mangalda kömürün erken sönmesidir. Domuz eti üzerinden medeniyet tartışması yaparken, etin kilosunun kaç para olduğuna kimse bakmıyor.
Bir de şu var:
Türkiye’de insanlar birbirine en çok çay ikram eder.
Çay, bu memleketin gerçek ideolojik nötr alanıdır.
Kimse “Bu çay laik mi muhafazakâr mı?” diye sormaz.
Demek ki mesele gerçekten et değil; semboller üzerinden kimlik üretme alışkanlığı.
Sonuç olarak:
“Domuz eti bize oldum olası yabancı olabilir.”
Benim damak hafızamda yeri yok.
Ama bir toplumu olgun yapan şey, kendi sofrasını korurken başkasının sofrasına saygı gösterebilmesidir.
Mizahı bir kenara bırakırsak, medeniyet biraz da budur.
Yine de şunu söylemeden bitirmeyeyim: Bizim evde en büyük tartışma “Az pişmiş mi, iyi pişmiş mi?” meselesidir.
Henüz “Seküler mi, muhafazakâr mı?” diye soran çıkmadı.
Umarım çıkmaz da.
KUL HAKKI VE ISLAH
Ramazan gelince memleket ikiye ayrılır: Bir taraf “Oruç mideyi terbiye eder” der, öbür taraf, “Trafikte selektörle insan terbiye etmeye çalışır.”
Oruç tutan çoktur;
Ancak kul hakkı yemeyen ise nadir türler listesine girecek kadar az ne yazık ki.
İşin teolojisini uzatmadan söyleyelim: İslam düşüncesinde “Hukukullah” (Allah’a karşı sorumluluklar) ve “hukuk-u ibad” (kullara karşı sorumluluklar) ayrımı vardır.
Birincisinde tövbe kapısı açıktır; ikincisinde kapının anahtarı, hakkını yediğin kişidedir.
İnanışta, “Benim karşıma kul hakkıyla gelmeyin” uyarısının altı özellikle çizilir.
Kısaca mesele:
Sadece aç kalmak değil; başkasının hakkını yememektir.
Ama biz meseleyi biraz farklı anlıyoruz. Sahurda niyet ederken iç muhasebe: “Bugün su içmeyeceğim.”
İftar sonrası muhasebe: “Bugün üç kişiyi azarladım, birine kaldırımda yol vermedim, çalışanımın maaşını eksik verdim ama olsun, su içmedim.”
Oysa kul hakkı dediğiniz şey, devasa bir ahlaki alan.
Sadece gasp, hırsızlık değil; gündelik hayattaki mikro ihlaller de buna dahil.
Yolda yayaya yol vermemek, sıraya kaynamak, apartmanda yüksek sesle müzik açıp “Ne olmuş ya” demek, kaldırımda yan yana üç kişi yürüyüp karşıdan geleni asfalta indirmek…
Bunların hepsi küçük görünen ama toplamda büyük bir ahlaki bilanço çıkaran kalemler.
Bir de şu karşılaştırma var: “Japonlar ateist ama ne kadar saygılı.”
Elbette bir toplumu tek bir inanç etiketiyle tarif etmek sosyolojik olarak hatalıdır.
Ancak şu gerçek:
“Toplumsal disiplin ve karşılıklı hak gözetme kültürü, sadece inançla değil, eğitim, norm ve içselleştirilmiş etikle ilgilidir.”
Yani meselenin özü:
“İnanıyor musun?” sorusundan çok “İnandığını davranışa dönüştürüyor musun?” sorusunda yatar.
Bizde bazen ibadet, kişisel performans sporu gibi yaşanıyor. “Otuz gün tuttum” madalyası var.
Ama komşunun kapısına çöp poşetini bırakmama kupası henüz icat edilmedi.
Oruç için “Nefis terbiyesi” denir.
Doğru.
Fakat nefis terbiyesi sadece mideyi değil, “Dili, egoyu, direksiyon başındaki refleksleri ve sosyal medya yorumlarını da” kapsar.
Bir düşünün: Gün boyu aç kalıp akşam ilk lokmada “Allah kabul etsin, Allah’a şükrolsun, Hayırlı Ramazanlar” deyip, iftardan sonra trafikte kornaya abanmak nasıl bir pedagojik modeldir?
Açlık midede, öfke dilde;
Sonuç: “Aç ama agresif bir toplum.”
Belki de mesele öncelik sıralaması değil; bütünlük meselesidir.
Oruç, insanı kul hakkına karşı daha hassas yapmıyorsa, orada bir eksik kalıyor demektir.
Aç kalmak kolaydır;
Egoyu aç bırakmak zordur.
Midemiz değil de kibrimiz guruldasa, belki şehirler daha sessiz olurdu.
Nihayetinde terazinin iki kefesi var:
“İbadet ve ahlak.”
Birine yüklenip diğerini boş bırakırsanız terazi devrilir.
Oruç tutmak kıymetlidir; ama kaldırımda yol vermek de en az onun kadar ibadet tadındadır.
Çünkü belki Tanrı’ya karşı kusurun affı vardır; ama insanın kalbinde açtığın çiziğin telafisi, bir “Kusura bakma” ile bile her zaman kapanmaz.
İşte bu konuyla ilgili o meşhur hikâye:
Kötü huylu bir genç varmış.
Bir gün babası ona bir torba çivi vermiş:
“Arkadaşlarınla her tartışıp kavga ettiğinde bu tahta perdeye bir çivi çak! Ne zaman çivi çakmamaya başlarsan, bana gel o vakit” demiş.
Genç, ilk gün tahta perdeye 7 çivi çakmış.
Sonraki günlerde kendini kontrol etmeye çalışmış ve geçen her gün daha az çivi çakmış.
Nihayet bir gün gelmiş ki, hiç çivi çakmaz olmuş.
Babasına gidip söylemiş.
Babası onu yeniden tahta perdenin önüne götürmüş.
Gence, “Bu günden başlayarak tartışmadığın, kavga etmediğin her gün için, tahta perdeden bir çivi sök. Tahtada çivi kalmayınca da bana gel!” demiş.
Günler geçmiş.
Bir gün gelmiş ki tüm çivileri çıkarmış.
Babası ona “Aferin çok iyi davrandın ama bu tahta perdeye dikkatli bak. Ne kadar çok çivi izi var değil mi! Çivileri söksen de deliklerin kapanmayacağını unutma.” demiş,
“İşte arkadaşlarla tartışıp kavga ettiğin zaman, kötü kelimeler söylüyorsun ya. İşte o her kötü kelime karşındakinin kalbinde çivi deliği gibi bir iz bırakır. İyisi mi, hiçbir kalpte böyle yara açmamak, insanlarla iyi geçinmek…”
Ramazan sadece midenin ıslahı değil, davranışların da ıslahı olabilseydi…
İşte o zaman gerçekten bayramı olurdu.
BİRİMİZ HEPİMİZ
Duvardaki çatlaktan bakan fare, çiftlik sahibi ile karısının bir paket açtıklarını gördü.
“İçinde yiyecek mi var?” derken, bir baktı ki fare kapanı!
Hemen bahçeye koşup, alarmı verdi: “Evde kapan var!”
“Evde kapan var!”
Tavuk gıdaklayıp, kafayı kaldırdı ve “Bay fare, bu sizin için ciddi bir sorun olabilir, ancak beni ilgilendiren bir tarafı yok ne yazık ki!”
Fare dönüp bu sefer koyuna bağırdı:
“Evde kapan var!”
“Evde kapan var!”
Koyun konuyla ilgilendi ama, kendi hesabına “Üzgünüm bay fare… Ama emin ol senin için dua edeceğim” dedi.
Fare bu kez öküze yöneldi ve bağırdı nefes nefese:
“Evde kapan var!”
“Evde kapan var!”
Öküz, “Wow, bay fare, senin için üzüldüm, ama burnumu sokacağım bir şey değil…” dedi.
Bu durum karşısında farenin de başını eğip, gitmekten başka çaresi kalmamıştı.
Yalnızlık ve terk edilmişlik hisleri içinde, fare kapanı ile artık tek başına başa çıkmaya çalışacaktı.
O aksam evde, alışılmamış bir ses duyuldu.
Sanki bir kapan, avının üzerine kapanmıştı.
Sese koşan çiftçinin karısı, karanlıkta kapana, zehirli bir yılanın kuyruğunu kaptırdığını görmemiş.
Yılan da kadını ısırmıştı.
Çiftçi karısını hemen hastaneye götürdü.
Karısı eve ateşli ve hasta olarak döndü.
Eee ateşli insana ne verilir?
Sıcacık bir tavuk çorbası!
Tavuk hemen kesilmiş ve acilen pişirilmişti!
Ama kadın hala iyileşmiyormuş.
Eee eş dost ahbap gelince hasta ziyaretine, çiftçi de sofraya koyunu çıkarmak zorunda kalmış.
Ama çiftçinin karısı iyileşememiş ve:
Ölmüş…
Aman ne kalabalık gelmiş cenazeye, ne kalabalık.
Bu sefer de konukları doyurmak için kesilen öküz olmuş.
Fare ise olan biteni deliğinin ardından izlemek kalmış…
O halde bir ders çıkmalı bu hikayeden:
“Birimiz tehdit altındaysak, hepimiz risk altındayız.”
BANA ÖĞRET!
Dervişin biri bir ırmak kenarında abdest alırken suyun içinde “Çok değerli bir taş” görür ve taşı alıp çantasına koyarak yoluna devam eder.
Akşamüstü bir yerde dinlenmek için oturur.
Bu arada bohçasını açar ve ekmek peynirinden yemeye başlar.
O sırada yakından geçen bir dilenciyi de sofraya davet eder ve ikramda bulunur.
Bir ara dilencinin gözü çantadaki taşa takılır.
Dervişe, “Allah rızası için bu taşı bana verir misin?” der.
Derviş taşı çıkarır ve dilenciye verir.
Dilenci gider ama ertesi sabah tekrar geri gelir ve merakla dervişe sorar;
“Bu taşın ne kadar değerli olduğunu biliyor muydun?”
Derviş, “Evet!” der.
Dilenci tekrar sorar; “Yani bunu satınca ömrün boyunca zengin bir hayat süreceğini biliyor muydun?”
Derviş aynı cevabı verir; “Evet!”
Bunun üzerine dilenci, “Peki bu taşı nasıl kolay bir şekilde bana verdin?”
Derviş, “Allah rızası için demiştin.”
Dilenci sonunda der ki, “Bu taşı sana bugün geri getirdim. Bunun yerine daha değerli bir şey ver.”
Derviş hayretle sorar, “Bunun yerine daha değerli ne istiyorsun ki?”
Dilenci şöyle der:
“Bu hale nasıl geldin? Bana bunu öğret...”