Haydi iyisiniz yine.

Kulislere uçurulan habere göre emekliler olarak en düşük maaş 40 bin olacakmış.

“Yürrü be! Kim tutar seni…?”

Gazete haberindeki Ankara kulislerinde dolaşan iddiaya göre:

Eski milletvekili Emin Şirin’in sözleriyle ortalığı ayağa kaldırmış.

Dediği şu:

“Seçim takvimi için düğmeye basıldı. Asgari emekli maaşı 40 bin TL’ye çıkabilir, çalışma SGK’ya talimatla başladı.”

Şimdi mesele sadece para değil.

Mesele, umutla oynanıp oynanmadığı.

Diyelim ki bu haber doğru çıktı…

40 bin TL gerçekten geldi…

Peki emekli ne yapar?

Pazarda fileyi doldurur,

Toruna harçlığı tomarla verir,

Ama sandıkta yine de geçmişin hesabını açar mı?

Yoksa sandığa gidip tıpış, tıpış yine bu iktidara oy verir mi?

Çünkü uzun süredir ülkeyi yöneten bu iktidarla emeklinin ilişkisi artık ekonomik değil, duygusal bir muhasebe.

Ve o muhasebede sadece rakamlar yok.

Yılların kırgınlığı var.

Gelelim işin kimsenin yüksek sesle söylemediği kısmına…

Ya bu 40 bin TL hikâyesi gerçek değilse?

Ya beklenti büyütülüp, sonuç yarısı bile olmayan bir zam olursa?

İşte o zaman:

Emekli maaşı değil, sabır taşı patlar.

Çünkü umut vermekle, boşa umut vermek aynı şey değildir.

40 bin alacağını düşünen emekli,

20 bini görünce sadece cebine bakmaz.

Sandığa bakar.

Ve orada şu cümle yankılanır:

“Benimle dalga mı geçtiniz?”

Ana muhalefet CHP tam da bu noktaya oynuyor:

“Geç kalan zam yetmez” diyor.

“Beklentiyle oynamanın bedeli ağır olur” diyor.

“Sandık, ekonomiden çok duyguya karar verir” diyor.

Siyasette en tehlikeli seçmen tipi nedir bilir misiniz?

Kızgın seçmen değil.

Hayal kırıklığına uğramış seçmen.

Çünkü kızgın bağırır.

Hayal kırıklığına uğrayan sessizce değiştirir.

İşte o zaman vay Halinize!

Eğer gerçekten 40 bin konuşulup yarısı bile verilmezse…

İşte o zaman sandığa giden emeklinin ne yapacağını kimse tahmin edemez.

Mizah biter.

Hesap başlar.

Ve o gün geldiğinde siyaset şunu anlar:

Emekli cebine gireni unutabilir…

Ama hayal kırıklığını asla unutmaz.

Kısacası:

40 bin verilirse belki bir derece.

Ancak:

40 bin vaat edilip verilmezse…

“Allah kurtarsın” derim.

SAATİN KALICISI

Adı bile insana “Bu iş geri dönüşsüz” hissi veriyor.

Sanki bir sabah uyanmışız da biri gelip zamanı çivilemiş:

“Buradan sonrası hep sabahın körü arkadaşlar!”

Eskiden saatlerle oynardık.

Yaz saati, kış saati…

Milletin tek derdi buydu:

“Bu pazar saat ileri mi alınıyordu, geri mi?” diye sağa, sola sorar dururduk.

Hatta saatler bile otomatik ileri, geri alırdı.

Şimdi o romantizm de yok.

Saat ileri de değil, geri de değil.

Saat inatla yerinde.

Ama güneş…

O başka ülkeye taşınmış gibi.

Sabahın sekizinde gece hayatı

Saat 08.00.

Teoride sabah.

Pratikte belgesellik karanlık.

Çocuklar okula gidiyor ama yüzlerde o ifade:

“Ben neredeyim, kimim, bu hayat ne?”

Servis bekleyen çocukların psikolojisi ile gece vardiyasından çıkan madencinin psikolojisi neredeyse aynı.

Veliler desen…

Kahveyi içiyor ama kahve de emin değil:

“Ben işe yarıyor muyum şu an?”

Toplum olarak afyon patlamadan işe gidiyoruz.

Sonra da toplantıda “Verimlilik” konuşuluyor.

Ne verimliliği yahu?

Kime ne verilir ki o saatte?

O saatte kimse uyanık değil.

Herkes ayakta uyuyor.

Tamam coğrafya kaderdir…

Ama bu kadar da “Kör parmağım, kör gözüme” değil yani.

Resmî olarak kullandığımız zaman dilimi doğudaki meridyenlere yakın.

Yani saatimiz doğuya göre ayarlı.

Ama nüfusun, sanayinin, trafiğin, kahvaltı sofralarının büyük kısmı batıda.

Bu şu demek:

Zamanı doğuya göre yaşıyoruz,

Hayatı batıda.

Ortaya ne çıkıyor?

Kronik jet-lag.

Pasaportsuz, vizesiz, her sabah.

Bizim saatle ilişkimiz zaten hep dramatik olmuştur.

Bir dönem güneşe bakarak yaşıyorduk.

Sonra mekanik saat geldi.

Sonra “ileri al–geri al” dönemi başladı.

Sonra biri dedi ki:

Oynamayın lan öyle saatlerle, bir ileri iki geri. Bozacaksınız.” Dedi.

Biz de “Madem öyle, hiç dokunmayalım. Dursun öyle” dedik.

Aslında mesele saat değil.

Mesele bizim zamanla kurduğumuz duygusal bağ.

Biz zamanı yönetmiyoruz.

Zaman bizi sabah karanlığında servise bindiriyor.

“Avrupa ile arada iki saat fark var” deniyor.

Aslında fark saat değil, sabahın rengi.

Orada insanlar gün ışığında işe gidiyor.

Bizde insanlar işe gidince gün ışığı geliyor.

Onlar “Günaydın” diyor.

Biz “Hayırlı geceler bitti mi?” diye soruyoruz.

Peki avantajı yok mu?

Var tabii.

Her şeyin bir avantajı vardır.

Mesela:

Sabah sabah yıldızlar daha net görünüyor.

(Astronomi bilimine katkı.)

Çocuklar küçük yaşta varoluşsal sorgulama öğreniyor.

(Felsefeye yatırım.)

Kahve tüketimi artıyor.

(Ekonomiye destek.)

Yani meseleye doğru yerden bakarsak aslında çok yönlü kalkınma var.

Gerçek soru şu:

Saati mi bize uydurmalı?

Yoksa biz mi saate uymalıyız?

Eğer amaç verimse ve insanın biyolojisi güneşle çalışıyorsa;

Sabah karanlığında toplumu uyandırmanın ekonomik modelini kim yazdı?

Belki bir gün yine saatlerle oynarız.

Belki sabah gerçekten sabah olur.

Belki çocuklar okula giderken güneş de onlarla gelir.

Ama o güne kadar…

Uyumaya devam ederiz…

DÖNÜYOR!

CHP’de Ramazan Sonrası “Büyük Geri Dönüş”

Sanki Avengers’in Yeni Filmi Fragmanı!

Sevgili siyaset severler! (ve bir o kadar da kahveyle politik gafların tadını çıkaranlar),

Son kulis dedikodularına bakılırsa;

CHP’de bir Marvel evreni senaryosu yazılıyor:

“Eski lider Kemal Kılıçdaroğlu’nun Ramazan Bayramı sonrası ‘Büyük Geri Dönüş’ planı varmış!”

Hem de sadece geri gelecek değil, gelince parti içinde diz çöktürme seansı bile düzenlenecekmiş!

Bu iddia, siyasi kulisleri salladığı kadar sosyal medya esprilerine de malzeme oldu.

Kulislerde dolaşan senaryoya göre şöyle diyormuşlar:

“Ramazan Bayramı biter bitmez Kılıçdaroğlu sahneye çıkacakmış!”

“Ekrem İmamoğlu dahil tüm belediye başkanları, aklanana kadar parti dışına yollanacakmış!”

Yani bu plan;

Partiyi yeniden dizayn etmekten ziyade, bir tür “Politik temizlik” operasyonu izlenimi veriyor.

Bu iddia, öyle sıradan bir kulis dedikodusu da değil.

Herkesin adı sıraya konmuş, sanki tanıtım filmi fragmanı gibi!

Şöyle bir hatırlarsak:

CHP’nin 2023 Kurultayını “Mutlak butlan” gerekçesiyle iptal etme çabası devam ediyor.

Yani hukuki süreçle mizah bir araya gelmiş vaziyette!

Davada, partinin 38. Olağan Kongresi’nin geçersiz sayılması talep edildi ama süreç henüz sonuçlanmadı.

Bu da demek oluyor ki:

Bu hukuki tartışma,

Kulis dedikodusuna ciddiyet veriyor.

Bir yerlerde “Ramazan sonrası fragmanını” bekleyen siyaset meraklıları…

Diğer yanda “Acaba olur mu?” diyerek bekleyen emekli edilmiş politikacılar.

Ama şunu da düşünmeden edemiyorum.

Gerçekten de Kılıçdaroğlu dönerse…

Vay şimdikilerin haline…!

Tahminim şu olur:

Ayrılanlar yeni bir parti kurar.

(Zira tarihte çok örnekleri var…)

Ve:

Atı alan Üsküdar’ı geçtikten sonra ayrışmış CHP’lilerin birleşme çabaları gazete manşetlerine yansır…

Ve sonuç:

CHP 50 sene daha iktidar olamaz…

YENİ DÜZEN!

Türkiye’de trafik ışıklarının “Kırmızı-Sarı-Yeşil” düzeni neredeyse bir yüzyıldır değişmedi.

Ancak artık otomobillerin “Akıllı” ve otonom sürüş sistemleri giderek yaygınlaştıkça, geleneksel trafik işaretlerimiz de bu yeni gerçekliğe uyum sağlama ihtiyacıyla gündeme geliyor.

Son haberlerde, ABD’de Kuzey Carolina Eyalet Üniversitesi tarafından dördüncü bir renk olan “Beyaz ışık” üzerindeki denemelerin başladığı duyuruldu.

Bu ışık, özellikle sürücüsüz araçların yoğun olduğu kavşaklarda onlara “Takip et” talimatı verebilecek bir sinyal olarak tasarlanıyormuş.

Peki bu ışık Türkiye’de ne zaman olur? Gerçekçi değerlendirme şu:

Şu anda sadece laboratuvar ve kontrollü denemelerde yer alıyormuş;

Sistemin etkin olabilmesi için trafiğin en az %30-40’ını otonom araçların oluşturması gerekiyormuş;

Bu da kısa vadede değil, belki bir nesil (10-15 yıl) sürebilirmiş.

Türkiye’de trafik güvenliğini artırmaya yönelik öncelik:

“Ceza ve eğitim odaklı”

Daha sert trafik cezaları,

Kırmızı ışık ihlallerine yönelik yaptırımlar

Hız kontrolleri üzerinde son dönemde önemli yasal adımlar atılıyor.

Bu bağlamda beyaz ışık gibi ileri teknoloji sinyallerin devreye girmesi için önce “Akıllı şehir” altyapısı, otonom araç penetrasyonu ve yasal standartların oluşması gerekiyor.

Sonuç olarak: beyaz trafik ışığı güzel bir vizyon, ama Türkiye yollarında yakın geleceğin değil, uzun vadeli bir ihtimalin parçası gibi duruyor.

Pardon son anda aklıma geldi:

Akıllı otomasyon,

Akıllı şehrin yanı sıra,

Akıllı sürücü de gerekiyor.

Bu olmadıktan sonra gerisi hikâye zaten…