Bazı şehirlerin kaderi denizle yazılır, bazılarınınki tarihle…
Çanakkale’nin kaderi ise galiba “Çamurla” yazılacak.
Araba park edecek yer var mı?
Var.
Peki park edebiliyor musunuz?
Çamura saplanmayacak kadar biraz ustalık istiyor.
Kısaca; “Hayır!”
Yıkılan emniyet binasının yeri otopark olmuş ama öyle böyle değil;
Adeta “Serbest çamur deneyim alanı.”
Hani seramikçiler keşfetse çok çanak, çömlek yaparlar buradan
Yıkılan karayolları binalarının yeri de otopark oldu.
Fakat park etmek için ya 4x4 araç,
Ya da çocuklukta kazanılmış seksek tecrübesi gerekiyor.
Yağmur yağınca Truva Festivali değil, resmen Çamur Festivali başlıyor.
Üstelik girişler ücretsiz,
Çıkışlar garantisiz.
Gelelim çözüme
Memleketin en ilginç tarafı şu:
Bazen yıllarca çözülmeyen işler vardır…
Ama bakarsınız bir telefonla çözülüverir.
Mesela kredi mi lazım?
Şak! Bir telefon:
Hop kredi hazır.
Hâl böyleyken insan düşünmeden edemiyor:
Acaba şu otoparkların çamurları için Şak! diye bir telefon edilse mi?
Mesela:
Çanakkale AKP il başkanı, Karayolları Genel Müdürlüğü’nü arasa…
“Şuralara iki kamyon mıcır dökün de millet arabasını rahatlıkla park etsin” dese…
Acaba çok mu şey mi isteriz?
Hayır.
Sadece hizmet istiyoruz.
Ama mesajla, ama telefonla.
Öte yanda şehrin direksiyonunda
CHP’li belediye var.
Onlar da haklı olabilir.
Belki bu çamur bir sanat projesidir.
“Doğa ile bütünleşen otopark” temalı çağdaş bir çalışma yapılıyordur da haberimiz yoktur.
Fakat küçük bir ayrıntı var:
Vatandaş “Konsept” değil, “Kuru zemin” istiyor.
Vatandaşın tek derdi;
“İki kamyon mıcır.”
Ne iktidar bunu konuşuyor,
Ne muhalefet bunu çözüyor.
Biri telefona çok uzak,
Öteki çamura çok yakın.
İster hazırdan getir dök,
Yeter ki derman olsun,
İster telefonla sipariş ver,
Yeter ki mıcır olsun…
İster kullanılmış olsun,
İstersen gıcır olsun,
Yeter ki dökülen malzeme,
Bir kamyon mıcır olsun.
ÜRETİM Mİ?
Bir ülkenin kaderi; bazen bir fabrikanın bacasından çıkan duman kadar nettir.
“Duman varsa umut vardır…”
Bizde de var.
Ne?
Sigara dumanı.
Bunu fabrikadan sayarsanız oldukçası var hayatta.
Bizim iktidar çay ocaklarından çıkan buharları “Üretimden” saydığından, ekonomiyi de buharla döndürmeye çalışıyor.
Tarih bize defalarca şunu fısıldadı: “Üretimi olmayan ülke batmaya mahkûmdur.”
Bizde ise “Ekonomiden çok, ekonomist olduğundan” işler istenildiği gibi yürümüyor.
Çünkü üretim;
“Ekmek, iş, teknoloji, özgüven ve en önemlisi bağımsızlık” demektir.
İyi de bizde hiç biri yok.
Millet aç ekmek yok,
İş deseniz zaten hak getire,
Teknoloji konusunu hiç açmayalım,
Özgüven tavanda ama içi boş,
Bağımsızlık konusunu anlatsam ağlarsınız.
Ekonomi dediğiniz şeyin;
Vitrine konmuş süslü rakamlardan ibaret olduğunu sananlar ülkeyi yönetiyor.
Konuşulanlara bakıyorsunuz;
“Dünyanın ekonomisini biz yönetiyoruz.”
Zannedersiniz ki, “Biz olmasak dünya çökecek…”
Hele hele;
Bulduğumuz petrolün, madenlerin, doğalgazın haddi hesabı yok.
Ama ortada da kimse yok.
Hep hayal, hep hayal…
“Üretim yoksa ekonomi raydan çıkar” demiş atalarımız.
Hatta daha ileri gitmişler:
“Üretimsiz ekonomi, elbisesiz insana benzer.” deyivermişler.
Bu Atalar da ne çok biliyorlar yahu.
AKP’den de iyi bilecek değilsiniz ya!
Bakın “Özgürce” yönetiyorlar işte.
Üretim de neymiş?
Ha!
Arasıra rüzgâr esince gerçek ortaya çıkyor ama o kadara da bakmayın siz.
Üretim bir ülkenin kas gücü değil,
“Beyin gücüdür.”
Rekabet edeceksen,
Kafa tutacaksan,
Ülkeni koruyacaksan,
Bağımlı olmayacaksan;
Üretimin kuvvetli olacak…
Dünyada marka üretimlerin olacak,
Sana mecbur olacaklar.
Üretim varsa işsizlik azalır.
Üretim varsa ihracat artar.
Üretim varsa para birimi daha az baş ağrıtır.
Üretim varsa kimse size “Sen otur, ben sana satarım” diyemez.
Kısacası: Üretimi olmayanın dostu olmaz.
Çünkü ticarette dostluk değil, maliyet hesabı vardır.
Gelelim bu iktidarın hikayesine:
2002 yılında Türkiye’nin ihracatı yaklaşık 36 milyar dolar civarındaydı.
Sonraki yıllarda özellikle AKP iktidarı döneminde hızlı bir artış yaşandı.
2010’larda ihracat 100 milyar doların üzerine çıktı.
2022–2023 bandında 250 milyar dolar seviyesine yaklaştı.
Otomotiv, beyaz eşya, savunma sanayi ve tekstil hâlâ lokomotif sektörler.
Fakat işin şu tarafı var:
İhracat artarken aynı hızda ithalat da artınca, ekonominin verdiği mesaj biraz kafa karıştırıyor.
Dikkat ettiniz mi?
İktidar sahipleri hep ihracattan bahseder de, ithalattan bahsetmez.
Sebep?
Çünkü ithalat, ihracatın düşmanıdır da ondan.
Gelen, gidenden fazlaysa!
Bizim buralarda ona;
“Hadi oldu!” diyorlar.
Yani uzun lafın kısası şöyle açıklanır:
“Koşu bandında çok hızlı koşuyoruz”
Ama ne koşma…
Peki ne kadar yol alıyoruz?
Sıfır…
Hatta geri koşuyoruz.
TÜİK tablolarına bakınca tablo şu ortaya çıkıyor:
“Üretiyor muyuz?”
Evet.
“Ama yüksek katma değer kısmında hâlâ yolun başında mıyız?”
Evet.
“Teknoloji üretiyor muyuz?
Hayır. Montajlıyoruz sadece.
Bunlar şu anlama geliyor:
Pastayı birazcık yapıyoruz ama kremasını başkası sürüyor, kaymağını ise başkaları yiyor.
Aslında cevap şu:
“Üretim var ama yetmiyor.”
Rakamlara bakınca Türkiye:
Orta teknoloji üretiminde;
“Güçlü”,
Düşük teknolojide;
“Rekabetçi”,
Yüksek teknolojide ise;
“Niyet mektubu” aşamasında.
Bu yüzden büyüme rakamları sevindiriyor ama “Zenginlik hissi oluşmuyor.”
Çünkü gerçek zenginlik;
“Maliyeti büyük tonlarca demir satmak değil, gramla çip satabilmektir.
Ekonomiyi anlamanın en kolay yolu şudur:
Bir ülkede gençler; “Hangi mesleği seçsem?” diye düşünüyorsa umut vardır.
Ama bir ülkede gençler “Yurt dışına nasıl giderim?” diye düşünüyorsa,
Orada duracağız ve derin derin düşüneceğiz.
Bugün sokakta üç kişiye sorsanız:
Biri bankadan kredi çekip, “Sosyal mecrada girişimci” olmak istiyor.
Biri “Parası garanti diyerek memur” olmak istiyor.
Birisi de “Avrupa’ya nasıl vize randevusu alırımda ceketi oraya atarım” diyor.
İşte üretim meselesi tam burada düğümleniyor.
Bir ülke AVM yaparak büyüyemez.
Çünkü AVM “Harcama yeridir”
Fabrikalar ise “Kazanma yeridir”
Gerçek kalkınma;
Tasarlayan mühendisle,
Üreten işçiyle,
Satan tüccarla gelir.
Ve unutmayalım:
Üretim yoksa ekonomi makyajdır.
Üretim varsa ekonomi karakterdir.
Türkiye’nin hikâyesi henüz bitmedi.
Ama final sahnesinde alkış mı duyacağız, yoksa “Devamı yurt dışında” mı yazacak…
İşte onu belirleyecek tek kelime var:
Üretim.
İş sadece üretimle de bitmiyor.
Gelen parayı nereye harcadığın da nemli.
Galiba biz onu beceremedik bu iktidarla…
İŞ BİTTİ
Sosyal medyada geziniyorum her zamanki gibi.
Karşıma Edirneli biri çıktı yazısıyla.
Şöyle bir göz attım.
Aaa!
Aynı biz…
Desenize yok aslında birbirimizden farkımız ama biz Osmanlıyız.
Adam yazmış, anlatmış:
"Bugün Edirne’de toplu taşıma aracına bindim.
'Şehri dinleyeyim, nabzını tutayım' dedim.
Ama gördüğüm şey bir ulaşım manzarası değil, bir ahlak iflasıydı."
"Yahu" dedim satırlara bakınca, "bir ahlak iflası nasıl olur acaba?" diye meraklandım ve soluk almadan devam ettim okumaya:
"Gençler koltuklara gömülmüş.
Kulaklıklar takılı.
Gözler telefon ekranında.
Dünya umurlarında değil.
Yanlarında ayakta duran yaşlıyı görmüyorlar.
Görmek istemiyorlar.
Ve en acı tablo şu:
Yaşlılar birbirine yer veriyor.
Evet, yanlış duymadınız…"
Bu muydu ahlak kısmı.
Ayol hanidir bunu yaşıyoruz bir Çanakkale'de.
Demek Edirne'ye yeni gelmişler.
Anlatıyor:
"Edirne’nin ömrünü bu şehre vermiş insanları, birbirine mahcup olmamak için ayağa kalkıyor.
70 yaşındaki teyze, 75 yaşındaki amcaya 'Buyur sen otur' diyor.
Gençler mi?
Başını kaldırma zahmetinde bile bulunmuyor."
Bu gençlerin seni koltuğundan kaldırmadığına şükret demek geldi içimden.
Bunlar ne ki?
Devam ediyor:
"Bu sadece bir koltuk meselesi değildir.
Bu, Edirne’nin vicdan testidir.
Ve maalesef sınıfta kalıyoruz.
Eskiden Edirne bir terbiyenin, bir zarafetin şehriydi. 'Büyüğe saygı' lafı nutuklarda değil, günlük hayatta vardı.
Şimdi ne var?
Umursamazlık.
Bencillik. 'Bana ne' kültürü.
'Ailede eğitim başlar' derlerdi.
Şimdi aile nerede?
Anne ayrı ekranda, baba ayrı ekranda, çocuk zaten sanal dünyada. Aynı evde üç yabancı gibi yaşayan bir nesilden, toplumsal hassasiyet bekliyoruz."
Biz bu durumu yazalı çok seneler oldu.
Artık bizi alıştırdılar.
Umurumuzda bile değil.
Edirneli anlatıyor:
"Sonra da çıkıp 'Gençler çok iyi yetişiyor' masalı anlatılıyor.
Hayır.
Yetişmiyor.
Bir genç, karşısında ayakta zor duran bir yaşlıyı görmezden geliyorsa, orada diploma konuşmaz.
Orada karakter konuşur.
Ve karakter boşluk kaldırmaz.
Bu şehir sadece taş köprüyle, Selimiye’yle, tarihi çarşılarıyla ayakta durmaz.
Bu şehir insanıyla ayakta durur.
Eğer insan tarafı çürüyorsa, geriye sadece kartpostallık görüntü kalır."
Yahu bu anlattıkları sadece Edirne'ye mahsus değil, tüm ülke aynı sorunu yaşıyor.
Sevgi, saygı kalmadı.
Bitti.
Bitirildi…
"Edirne’de asıl yıkım betonla değil, değerlerle yaşanıyor.
Bugün bir otobüste yaşlıya yer veremeyen nesil, yarın bu şehrin sorumluluğunu nasıl taşıyacak?
Saygıyı bilmeyen, yöneticiliği ne bilecek?
Empati kuramayan, adaleti nasıl anlayacak?
Sorun gençlik değil.
Sorun, gençliği bu hale getiren ilgisizliktir.
Sorun sistem değil demek kolay, ama sistem dediğimiz şey zaten biziz.
Eğer Edirne’de bir otobüsün içinde vicdan ayakta, duyarsızlık oturuyorsa;
Orada ciddi bir çürüme vardır.
Ve kimse kusura bakmasın…
Bu tabloya bakıp hâlâ 'Abartıyorsun" diyenler, çöküşe alışmış olanlardır."
Biz alıştık bile dostum, çoktan alıştık.
Çanakkale'de gençlere yer veriyoruz artık.
Kaldırımlarda onlara yol veriyoruz.
İş çoktan bitti de, kahvesini içiyoruz üstüne…