Bugün 1 Nisan.
Şaka günü gibi.
Sakın aldanmayın, anlatılanlara temkinli yaklaşın.
İyi de bu “1 Nisan nereden çıkmış?”
Kim bu hale getirmiş gelin biraz ona bakalım.
Takvimler 1 Nisan’ı gösterdiğinde, dünyanın dört bir yanında tuhaf bir şey olur.
İnsanlar bilerek yalan söyler, şakalar yapar, hatta bazen koskoca kitleleri kandırır ve kimse buna kızmaz.
Hatta kızan, oyunu anlamayan taraf olur ve dalga bile geçilir kendisiyle...
Bu topluca kandırma işinin kimin tarafından başlatıldığı yaptığım araştırmalarda bulamadım.
Etrafımda bilen de yok.
Tarihçesi nedir?
Ama güçlü ihtimal şu:
İnsanlığın şakaya olan düşkünlüğü…
En yaygın teori şu:
16. yüzyılda Gregoryen Takvimi'ne Geçiş ile birlikte yılbaşı, birçok Avrupa ülkesinde 1 Ocak’a alındı.
O zamana kadar yeni yıl kutlamaları Mart sonu ile Nisan başı arasında yapılıyordu.
Ama herkes bu değişikliği hemen benimsemedi.
Haberleşmenin yavaş olduğu o çağda, bazı insanlar hâlâ eski tarihte kutlama yapmaya devam etti.
İşte o kişiler, “Geriden gelenler” olarak alay konusu oldu.
Onlara sahte davetler gönderildi, olmayan partilere çağrıldılar.
Yani bir bakıma, ilk “1 Nisan şakası” modernleşemeyenlere yapılmıştı.
Bir başka güçlü iddia ise daha da eskiye dayanıyor:
Orta Çağ’daki “Aptallar bayramı.”
Avrupa’da düzenlenen bu eğlencelerde, düzen tersine dönerdi.
Ciddiyet askıya alınır, halk yöneticilerle dalga geçer, din adamları bile mizahın konusu olurdu.
Kısacası bir günlüğüne herkes rol değiştirirdi.
Fransa’da bu günün adı hâlâ “Poisson d’Avril” yani:
“Nisan Balığı.”
Çocuklar birbirlerinin sırtına gizlice kâğıttan balık yapıştırır.
Fark edilmeden yapılan bu küçük oyun, aslında kandırmanın en saf hali:
“Zarar yok, öfke yok, sadece gülümseme var.”
Belki de 1 Nisan’ın en temiz hali bu:
“İncitmeden şaşırtmak.”
Bugün ise iş biraz büyüdü.
Artık sadece bireyler değil, dev kurumlar da bu oyunun içinde.
BBC 1957’de “Ağaçta spagetti yetişiyor” diye haber yaptı, insanlar inanıp tarif sordu.
Google her yıl yeni bir “Ürün” tanıtır mesela (Ama çoğu zaman o ürün aslında yoktur.)
Yani şaka artık küresel bir endüstri.
Ama özünde hâlâ aynı şey var:
“İnsanları kısa bir anlığına gerçeklikten koparmak.”
Belki de asıl Mesele şu:
“Neden Şaka Yapıyoruz?”
İşte en önemli soru bu.
İnsan, ciddi bir varlık.
Kuralların, yasaların, gündemin içinde sıkışmış durumda.
Ama yılda bir gün o ciddiyeti askıya almak istiyor.
İşte:
1 Nisan tam da bu yüzden var.
Gerçeğin biraz eğilip büküldüğü, ama kimsenin zarar görmediği bir “Kaçış günü belki de”
1 Nisan sadece bir şaka günü değil.
Bir toplumun kendine gülme kapasitesinin testi.
“Eğer bir toplum şakaya tahammül edemiyorsa, orada sadece mizah değil, özgürlük de eksiktir.”
Ama unutmayalım:
“İyi şaka güldürür.
Kötü şaka kırar.”
Bugün 1 Nisan.
Tavsiyem:
Nisan balığı olmayın, dikkatli olun.
İYİLİK
Yan daireme beyaz yakalı bir komşu taşındı.
İsmi Zehra.
Bir gün rica etti:
“Kargolarım geliyor, Demet Hanım siz alabilir misiniz?”
“Tabii,” dedim, “Evdeyim zaten.”
İlk başta birkaç kargo…
Teşekkür…
Övgü…
Sonra sayı arttı.
Her gün.
Bazen günde iki.
Sanırım alışveriş bağımlısı.
Sabah 10’da zil çalıyor, üstüme bir şey geçirip koşa koşa kapıya gidiyorum.
Niye?
Çünkü içimde bir ses var:
“İyi olursan sevilirsin.”
Bir süre sonra iş büyüdü.
“Akşam gelmeden hamburger sipariş edeceğim?
“Erken kapanıyor siz alır mısınız?”
Onu da yaptım.
Akşam 7’de hamburger geldi.
Masaya koydum.
Bir baktım…
Benim oğlan hamburgerin yarısını yemiş.
Ağzı ketçap içinde.
Güldüm.
“Bir daha yapma, komşunun o!” dedim.
Kapıyı çaldı.
Anlattım.
Birlikte güleriz sandım.
“Yenisini söyleyeyim” dedim.
Suratı düştü.
“Kapalıdır şimdi orası.” dedi.
Kapıyı yüzüme kapattı.
Ertesi gün apartman WhatsApp grubuna yazdı:
“Bu binada çocuk terbiyesi yok.”
“Gürültü had safhada.”
“Burası iyice varoşa dönmüş.”
Anladım.
Ben onun gözünde iyi biri değildim.
Sadece işine yarayan biriydim.
Ertesi akşam mesaj attı:
“Yarın kargom var, Demet Hanımcım alırsın değil mi?”
Bu sefer almadım.
Ertesi gün kapıda karşılaştık.
“Niye almadın? Ya kargom çalınsaydı?” dedi.
İlk kez susturmadım kendimi:
“Çünkü ben komşunum… Kuryen değilim.”
Sessizlik.
O an jeton düştü:
Ben komşu değildim.
Ben alışkanlıktım.
Ve alışkanlıklar karşılık görmez.
Beklenti doğurur.
Sınır koymadan yaptığın her iyilik, karşındakinin zihninde hakka dönüşür.
Sen verdikçe, o istemeye başlar.
Sen sustukça, o hükmetmeye başlar.
Ve bir gün “Hayır!” dediğinde en kötü sen olursun.
İyi insanlar kullanılır, sonra da kaybedilir.
Ve acı gerçek şu:
Sen aslında ona değil, kendi çekirdek inancına hizmet ediyorsun.
“Değer görmek için vermeliyim.”
“Sevilmek için faydalı olmalıyım.”
“Sevilmek için hizmet etmeliyim.”
Bu inanç çalıştıkça sen değil, hep başkaları kazanır.
Bu yüzden o gün bir komşuyu kaybetmedim.
Kendimi geri aldım.
Seni “İyi” diye sevenler, aslında senin sınır koymamanı seviyormuş.
Alıntıdır.
NE OLACAK ÜLKENİN HALİ?
Bu soruyu evvel ezel sorarız birbirimize.
“Ne olacak bu Türkiye’nin hali?” diye.
Cevaplar karışık gelir ortaya.
İktidar yanlısı farklı söyler,
Muhalefet farklı söyler,
Fenerlisi, Beşiktaşlısı farklı anlatır.
Emeklisi, işçisi farklıdır.
Ama bu soruyu yapay zekâya sorarsanız şu cevabı alıyor muşsunuz.
İşte o cevap:
Bu soru artık bir serzenişten çok, memleketin nabzını tutan bir refleks haline geldi.
“Ne olacak bu Türkiye’nin hali?” dediğimizde aslında tek bir şeyden değil; “Ekonomi, Adalet, Siyaset, Eğitim, Toplumsal Huzur” olmak üzere hepsinin birbirine dolandığı bir düğümden bahsediyoruz.
Açık konuşalım: Türkiye’nin hali bir anda düzelmeyecek.
Çünkü sorunlar da bir günde ortaya çıkmadı.
Ama bu, işlerin tamamen çıkmaza girdiği anlamına da gelmiyor.
1. Ekonomi: Sabır mı, sıkışma mı?
En çok hissedilen yer burası.
Enflasyon, alım gücü, kira, gıda…
Bunlar doğrudan hayat kalitesini belirliyor.
Kısa vadede:
Sıkı para politikası devam ederse enflasyon yavaşlar ama hayat pahalı kalır
Orta sınıf üzerindeki baskı sürebilir
Orta-uzun vadede ise:
Güven (hukuk+kurumlar) sağlanırsa ekonomi toparlar
Sağlanmazsa “İdare eden ama rahatlatmayan” bir düzen devam eder.
2. Siyaset: Gerilim normalleşti
Türkiye’de siyaset artık uzlaşma değil, sürekli gerilim üretme üzerine kurulu.
Bu da:
Toplumu ikiye bölüyor
Sorun çözme kapasitesini düşürüyor
Ama şunu unutma: Türkiye’de seçmen davranışı çok hızlı değişebilir. Dün güçlü görünen yapı, yarın zayıflayabilir.
3. Gençler: Asıl kırılma noktası
Bugünün değil, yarının Türkiye’sini belirleyecek olan burası:
Umutsuzluk ve yurtdışı isteği yüksek
Ama aynı zamanda en bilinçli ve bağlantılı nesil.
Eğer bu kitle ülkede tutulamazsa, en büyük kayıp burada olur.
4. Toplum: Yorgun ama dayanıklı
“Ekonomik baskı+siyasi gerginlik+adalet tartışmaları› ciddi bir yorgunluk…”
Ama Türkiye toplumu şunu defalarca gösterdi:
Krizlere alışık.
Adaptasyon gücü yüksek.
Bu bazen avantaj, bazen de “Kötüye alışma” riski.
Peki sonuç ne?
Türkiye için üç olası senaryo var:
1. Yavaş toparlanma (en olası)
Ekonomi kademeli düzelir.
Büyük kırılma olmaz.
Ama refah artışı sınırlı kalır.
2. Sert kırılma
Ekonomik veya siyasi bir kriz.
Ani değişim (erken seçim, politika değişimi vs.)
3. Yerinde sayma
Ne iyiye gider ne kötüye.
En tehlikelisi bu:
Çünkü umut erir
Net cevap:
Türkiye batmaz.
Ama otomatik olarak da düzelmez.
Nasıl yönetilirse öyle olur.
Ve belki en kritik cümle şu olur:
“Bu ülkenin kaderini sadece yönetenler değil, kurallara uyup uymayan, sorgulayan ya da susan herkes belirliyor.”
İşte size bir yapay zekâ yorumu.
Siz nereye yorumlarsanız yorumlayın.
Size kalmış…
Tabi içinizden birileri çıkıp:
“Ulan! Durumumuzu ‘Yapay Zeka’ bile anlamış, biz hala anlayamıyoruz!” da diyebilir.
O da sizin yorumunuz olur.
Ben karışmam…
ŞİKÂYET YOK!
Belediye başkanlarının tutuklanması, yok milletvekillerinin istifa edip başka partilere geçmesi karşısında CHP hiç şikâyet etmesin.
Ne demişler?
“Dün yediğin hurmalar, gelip seni tırmalar…”
“Ne hurması? Ne tırmalaması?” diyerek saf saf sormayın.
Seçim zamanı (başkanlıkta) acemi siyasetçi olan Özgür Özel’e, bugün sorsanız:
“Belediye Başkan adaylarınızı ön seçimle mi belirlerdiniz?” diye.
Hiç kuşkum yok ki:
“Evet” diyecektir.
Çünkü bu gidişle, elinde tutuklanmamış belediye başkanı kalmayacak…
“Atama ile göreve gelen, elin görevini düdük çalarak yaparmış.”
Hâlbuki kendi partilisi başkan adayını ön seçimle belirleseydi:
“Kesinlikle böyle bir duruma düşmezdi” diyorum.
Uşak örneği ortada.
“Demokrasi, demokrasi” diyerek meydanları dolduranlar, şu iğneyi azıcık kendinize batırın yahu!
Korkmayın, azıcık canınız yanar ama önümüzdeki yüz yılı kurtarırsınız.
“Ele verir talkımı, kendi yutar salkımı” gibi atasözleriyle açıklayacağım bu durumu, zira seçimler öncesi de defalarca yazmış ve anlatmıştık.
Partili, kendi getirdiği başkanına her zaman sahip çıkar.
Onu kollar, korur.
Ama atamayla gelenler için aynı şeyleri söylemek mümkün değil.
Yazdıklarım genellemedir.
CHP Genel merkezi ve karar alıcıları bu yaşananları;
“Kendim ettim, kendim buldum” şeklinde düşünmelidir.
Haksız, hukuksuz yapılanları tasvip etmem mümkün değil tabi ama dedim ya:
“İğne, çuvaldız meselesi…”