Ekonomi bu sefer gerçekten “Dış güçler” yüzünden düzelemeyecek gibi görünüyor.

Ama mesele artık o da değil.

Çünkü ortada daha büyük bir sorun var:

“Kimse inanmıyor.”

Bir zamanlar her dalgalanmanın, her krizin, her sıkışmanın bir “Dış güç” açıklaması vardı.

O kadar sık kullanıldı ki bu anlatı, artık gerçek olsa bile karşılığı yok.

Hikâye, bildiğimiz o masala döndü:

“Yalancı çoban.”

Kurt gerçekten geldiğinde köylü yerinden kıpırdamaz ya…

Bugün ekonomi için söylenen hiçbir söz de toplumu yerinden kıpırdatmıyor.

Zira kimse inanmıyor.

“Güven”, ekonominin görünmeyen para birimidir.

Ve biz o para birimini yıllar içinde harcaya harcaya sıfırladık.

Önümüzde bir takvim var.

Eğer seçim 2027 Kasım’da yapılacaksa, siyasette uzun gibi görünen süre, ekonomi için göz açıp kapayıncaya kadar geçer.

Siyasette 24 saat bile bir ömürdür, doğru.

Ama ekonomide güvenin yeniden inşası yıllar ister.

Ve o saat işlemiyor gibi görünüyor.

İktidar partisinin içinde bu konuların konuşulamadığı artık neredeyse aleni bir gerçek.

Herkes birbirine bakıyor, ama kimse gerçeğe bakamıyor.

Çünkü gerçekler, rahatsız ediyor artık.

Gerçek;

Önlem alınmadığını,

Çare aranmadığını,

Hatta sorunların bile doğru tarif edilemediğini söylüyor.

Bir sistem düşünün ki, sorun konuşulmasın diye “Suskunluk” ödüllendiriliyor.

O sistemde çözüm değil, sadece zaman kazanılır.

Ama zaman da sonsuz değil.

Bir dönem çok güçlü bir slogan vardı:

“3Y”

Yolsuzluk,

Yoksulluk,

Yasaklar…

Bu üç kelimeyle yola çıkıldı.

Bugün gelinen noktada ise o üç kelime bir hedef olmaktan çıkıp, neredeyse bir hatıraya dönüştü.

Belki de ironinin en sert hali burada yatıyor:

“3Y ile gelenler, 3Y tartışmalarıyla uğurlanacak” gibi duruyor.

İktidar cephesi hâlâ koltukta ne kadar kalabileceğinin hesabını yapıyor.

Ama vatandaşın hesabı başka.

Vatandaş artık “Nasıl yönetiliyorum?” sorusundan çok,

“Ne zaman gidecekler?” sorusunu sormaya çoktan başladı bile.

Ve bu soru, sandıktan önce sokakta cevap bulmaya başlıyor.

Cumartesi günü yağmurun altında yapılan miting görüntülerine bakın.

Islanan sadece insanlar değil, aynı zamanda bir sabrın son damlaları.

Kalabalıklar bazen anketlerden daha dürüsttür.

Çünkü insanlar oraya rakam olmak için değil, duygu olmak için gider.

O görüntüler bize şunu söylüyor:

“Toplum kararını çoktan vermiş.”

Rahmetli Metin Akpınar ile Zeki Alasya’nın o unutulmaz diyalogu vardır:

“Kral ne yapıyor?”

“Halkın geleceğini düşünüyor.”

“Peki halk ne yapıyor?”

“Onlar da krallarının geleceğini düşünüyorlar.”

Uzun süre bu döngü böyle işledi.

Ama şimdi tablo tersine dönüyor gibi.

Halk artık kendi geleceğini düşünmeye başlamışsa, işte o zaman siyaset de yön değiştirmek zorunda kalır.

Atalarımız boşuna dememiş:

“Görünen köy kılavuz istemez.”

Ama bazen de görmek istemeyen gözler olur.

İktidarın önünde hâlâ bir fırsat var:

“Su testisi kırılmadan önce önlem almak.”

Çünkü testinin kırıldığı yerde analiz yapılmaz.

Orada sadece “Keşke” konuşulur.

Ve siyaset, “Keşke” kelimesini en az kaldırabilen meslektir.

Bugün gelinen noktada mesele sadece “Ekonomi de değil.”

Mesele;

Güven,

Mesele;

Gerçeklik,

Mesele;

Samimiyet.

Ve belki de en kritik soru şu:

Gerçekler geri döndüğünde, onları dinleyecek kimse kalmış olacak mı?

BURADAN GÖRÜNEN SAVAŞ

Ortadoğu’nun haritası yeniden çizilmiyor; harita, bizzat ateşin kendisiyle yanarak siliniyor.

Son haftalarda yaşanan gelişmeler, artık “Yerel gerilim” tanımının çok ötesine geçtiğimizi gösteriyor.

Gazze’de başlayan, sınır hatlarında genişleyen, şimdi ise Yemen üzerinden deniz yollarına ve küresel ticaret arterlerine sirayet eden bir krizle karşı karşıyayız.

Husilerin devreye girmesi, yalnızca yeni bir cephe açılması anlamına gelmiyor; bu, savaşın coğrafi sınırlarının değil, mantığının değiştiğinin ilanıdır.

Çünkü artık mesele yalnızca toprak değil. Mesele, güç boşluklarını kimlerin dolduracağı.

Yemen’den yükselen her füze, sadece bir hedefi değil, uluslararası sistemin kalan kırılgan dengesini de test ediyor.

Kızıldeniz’deki her gerilim, dünya ekonomisinin sinir uçlarına dokunuyor.

Ve bu tabloya bakıldığında şu soru kaçınılmaz hale geliyor:

“Bu savaş yayılıyor mu, yoksa zaten çoktan yayılmış durumda mı?”

Barış görüşmelerinin ağır aksak ilerlemesi, hatta çoğu zaman sembolik birer diplomatik ritüele dönüşmesi, tarafların aslında zamana oynadığını düşündürüyor.

Herkes bekliyor.

Ama neyi?

Daha fazla yıkımı mı, daha büyük bir kıvılcımı mı, yoksa rakibin tökezlemesini mi?

Tarih bize şunu defalarca gösterdi:

Savaşlar, masalarda değil, sahada kazanılmaya başlandığında barış konuşmaları hızlanır.

Bugün ise sahada denge yok, sadece dağınık ve öngörülemez güç odakları var. Bu da barışın değil, belirsizliğin uzaması demek.

Ve en tehlikeli eşik de tam burada başlıyor.

Ortadoğu’da şu anda yaşanan şey, klasik bir devletlerarası savaş değil.

Bu, devletlerin, vekil güçlerin, milislerin ve ideolojik ağların iç içe geçtiği değişik bir çatışma düzeni.

Bu düzende kurallar bulanık, sorumlular belirsiz, sonuçlar ise tahmin edilemez.

Böyle bir ortamda en hızlı yayılan şey ateş değil, cesarettir.

Daha doğrusu, cezasızlık hissi.

Eline silah geçenin kendini bir aktör, bir güç merkezi, hatta bir “Hak sahibi” olarak görmeye başladığı bir döneme giriyoruz.

Bu, yalnızca bölge için değil, dünya için de karanlık bir eşiğin habercisidir.

Çünkü şiddetin meşrulaştığı her an, diplomasi biraz daha anlamını yitirir.

Bugün Ortadoğu’da yaşananlar, yarının küresel güvenlik mimarisini belirleyecek.

Eğer bu yayılma durdurulamazsa, sadece sınırlar değil, kurallar da ortadan kalkacak. Ve o zaman mesele “Kim haklı?” olmaktan çıkıp “Kim daha güçlü?” sorusuna indirgenecek.

Bu ise, insanlık tarihinin en eski ve en tehlikeli sorusudur.

Ve ne yazık ki, cevap çoğu zaman en yıkıcı olanı olmuştur.

Bugün hâlâ zaman var.

Ama zaman, tarafların değil, olayların lehine işliyor.

Sessiz kalan her aktör, geciken her diplomatik hamle, büyüyen her cephe, bizi geri dönüşü daha zor bir noktaya taşıyor.

Soru şu:

“Ortadoğu’da savaş yayılıyor mu?”

Cevap:

“Evet.”

Ama artık asıl soru şu olmalı:

“Bu yangın, nerede duracak?”

CEZA MI? MEZAR MI?

Son zamanlarda sosyal medya dahil, bir şikâyet dalgası aldı başını gidiyor:

“Trafik cezaları can yakıyor!”

E doğru.

Yakıyor.

Hem de fena yakıyor.

Ama kimse şu soruyu sormuyor:

“Asıl can yakan ne?”

Bir ülkenin yollarında her gün onlarca insan hayatını kaybediyorsa, yüzlercesi sakat kalıyorsa, çocuklar babasız, anneler evlatsız kalıyorsa orada mesel;

Gerçekten ceza mı?

Yoksa kuralsızlık mı?

Garip bir akıl yürütme var

Birileri ortaya saçma bir gerekçe sunuyor.

Kendi de inanmıyor ya.

Söylenti şu:

“Efendim, iktidar rayına oturtamadığı ekonomi yüzünden açık verdiği bütçe açığını, trafik cezalarıyla kapatıyor.”

Haydi diyelim ki “He öyle.”

Hadi “Kabul ettik” diyelim.

Peki sana zorla mı ceza yazılıyor?

Kırmızı ışıkta durmamak için biri seni itiyor mu?

Hız sınırını aş diye arkadan birileri baskı mı yapıyor?

Emniyet kemerini takma diye bir genelge mi yayımlandı?

“Yok.”

Ama bizde mesele başka.

Kurala uymayan, yakalanınca mağdur oluyor.

Kural koyan, uygulayınca suçlu oluyor.

Bu ülkede trafik kurallarına uymak hâlâ “Tercih” gibi görülüyor.

Sinyal vermek, yayaya yol vermek nezaket sayılıyor.

Şerit ihlali kurnazlık,

Hız yapmak cesaret sanılıyor.

Sonra biri çıkıp “Cezalar çok ağır” diyor.

Hadi len!

Evet, ağır.

Ağır da olmalı zaten.

Caydırıcı olmalı.

Anası ağlamalı ki, bir daha yapmasın.

Çünkü yaptığı her hata bir cana mal olabilir.

Bir fren mesafesi kadar hayat var aramızda.

Bir telefon mesajı kadar dikkat kaybı…

Bir anlık “Bana bir şey olmaz” hissi…

İşte bütün mesele bu.

Kimse kusura bakmasın ama bu tartışma biraz da diğer yazımda da özellikle vurguladığım “Yalancı çoban” hikâyesine benziyor.

Yıllarca kurallar esnetildi,

Görmezden gelindi,

Hafife alındı.

Şimdi kurallar uygulanınca herkes şaşırıyor.

“O kadar da olmaz” diyenler,

“Bu kadar da olmaz” demeye başladı.

Oysa denklem basit:

“Kural ihlali yoksa ceza da yok.”

Polis kimsenin cebine zorla makbuz sıkıştırmıyor.

Radar cihazı kimseyi kovalamıyor.

Kamera sistemleri kimseyi tuzağa düşürmüyor.

Sen kurala uyduğun sürece, sistem seni yok sayıyor.

Ama biz yanlış yaparak görünür olmayı seviyoruz.

Sonra da bedeline itiraz edip, çeşitli bahaneler buluyoruz.

İşin acı tarafı şu:

Bu ülkede trafik cezaları değil, trafik kültürü eksik.

Kurallara uyma bilinci yok.

“Bana bir şey olmaz” özgüveni var.

Ve bu özgüven her gün birilerinin hayatına mal oluyor.

İstersen bütün cezaları kaldır.

Hatta hız sınırlarını da serbest bırak.

Bakalım kaç gün dayanırız?

Mesele para değil.

Mesele hayat.

Eğer gerçekten “Can yanmasın” istiyorsak, önce direksiyon başındaki aklı değiştirmek zorundayız.

Yoksa tartışmaya devam ederiz:

“Ceza mı çok, yoksa mezar mı?”

Söz trafikten açılmışken size bir kaç fıkra yazmak istedim.

Polis bir aracı durdurarak şoföre:

“Tebrik ederim beyefendi, bugünkü kontrollerde tek emniyet kemeri takan siz olduğunuz için 100 TL ödül vereceğiz. Bu parayla ne yapmak istersiniz?” der.

Şoför; “Hemen gidip ehliyet alacağım” Polis: “Ne ehliyetiniz yok mu?” demeye kalmadan şoförün eşi: “Siz ona bakmayın memur bey, içince o hep böyle sapıtır.”

Polis sinirlenmeye başlayınca arkada oturan adam: “Ben size demedim mi çalıntı arabayla yola çıkmayın diye.”

Trafik polisi şaşkınlık içinde bakarken bagajdan bir ses gelir;

“Ne oldu arkadaşlar, sınırı geçtik mi?”

Polis kırmızı ışıkta geçen şoförü durdurarak: “Neden kırmızı ışıkta geçtin, ışığı görmedin mi?” diye sorduğunda adam: “Işığı gördüm de sizi göremedim memur bey” der.

06 plakalı iki araç Antalya’da kafa kafaya, çarpışıp kaza yaparlar.

Olayı gören Temel şöyle der:

“Yahu Ankaralı şoförler madem kaza yapacaktınız da taa Ankara’dan buraya niye geldiniz, orada yapsaydınız ya…”

Temel bir köpeğe çarpar.

Sonunda kendini hâkimin karşısında bulur.

Hâkim Temel’e “Neden köpeğe çarptın?” diye sorunca Temel cevaplar:

“Hakim bey benim hiç suçum yok. O köpek sağ ayağını kaldırarak sağa dönüş işareti verdi, ama dönmedi…”