Sevginin Takvimle İmtihanı:

14 Şubat Meselesi

Takvimler bazen tuhaf şeyler yapar.

Mesela bir gün seçer, adına “Aşk” der ve bütün dünyaya aynı anda kalp emojisi yollatır.

İşte 14 Şubat tam olarak böyle bir gün.

Sanki yılın geri kalan 364 günü deneme yayını, bugün ise final bölümü gibi…

Oysa aşk dediğin, takvim yaprağına sığacak kadar küçük bir şey değildir.

Ama kabul edelim, insanlık olarak bahaneye bayılırız.

Kutlamak için, hatırlamak için, hatta bazen unutmuş gibi yapmamak için…

14 Şubat da biraz bu yüzden var.

Aziz Valentine’den AVM Valentine’e uzanan anlamlı bir gün.

İşin tarihine bakınca tablo daha da ilginç. Rivayete göre Roma İmparatoru II. Claudius, “Askerler evlenirse savaşmak istemez!” demiş.

Bu sebeple evliliği yasaklamış.

Bir rahip çıkmış, gizli gizli nikâh kıymış.

Adı “Valentine.”

Sonra yakalanmış ve idam edilmiş.

Yüzyıllar sonra…

Aynı hikâye kalpli yastıklara, pelüş ayıcıklara ve “%30 indirimli romantik akşam yemeği menüsü”ne dönüşmüş.

Tarih bazen gerçekten dramatik bir dizinin senaristi gibi.

İlk bölüm trajedi, son bölüm kampanya.

Ama burada ince bir gerçek var:

Demek ki insanlar en zor zamanlarda bile “Sevmekten vazgeçmemiş.”

Yasaklanmış,

Cezalandırılmış,

Hatta ölümle tehdit edilmiş…

Yine de sevmiş.

Belki de aşkın en tehlikeli yanı bu:

Mantık dinlememesi.

Aşkı ölçmeye çalışan çok oldu.

Şairler kelimeyle, bilim insanları hormonla, ekonomistler hediye bütçesiyle…

Ama hiçbir denklem tutmadı.

Çünkü aşk, cebindeki parayla değil; kalbindeki boşlukla ilgili bir şey.

Ve insanın kalbinde boşluk bitmez.

O yüzden çiçekçiler de batmaz zaten.

14 Şubat yaklaşınca bir telaş başlar:

“Ne alsam?”

“Aslında bir şey almayacaktık ama…”

“Geçen sene o bana almıştı…”

Görüyorsunuz, romantizm kısa sürede muhasebeye bağlanıyor.

Aşkın Excel dosyası yok ama biz ısrarla tablo yapmaya çalışıyoruz.

Tabii bir de bu günün görünmeyen kahramanları var:

Bekârlar.

Sosyal medyada kalpler uçuşurken, onlar mutfakta menemen yapar.

Çiftler mum ışığında bakışırken, onlar uzaktan kumandayı kaybetmenin acısını yaşar.

Restoranlar doluyken, onlar “Zaten dışarıda yemek sağlıksız” diye kendini avuturlar…

Ama dürüst olalım:

Aşk sadece iki kişilik bir masa değildir.

Bazen bir dostun omzu, bazen annenin sesi, bazen de insanın kendine ettiği bir iyiliktir.

Belki de en zor sevgi, insanın kendini sevmesidir.

Çünkü kendinden kaçamazsın.

Hediye alsan da iade edemezsin.

Yıllardır evli çiftlere bakın.

14 Şubat onlar için artık sürpriz değil, hatırlatma gibidir:

“Biz bir zamanlar birbirimize delicesine âşıktık…

Şimdi elektrik faturasını bölüşüyoruz.”

Ama işin sırrı burada.

Aşkın ilk hali ateş gibidir; yakar, heyecanlandırır.

Sonraki hali soba gibidir; sessizce ısıtır.

Gençler ateşi över,

Yaşlılar sobayı.

Ve hayat, sonunda sobayı seçenleri haklı çıkarır.

Filmlerde aşk hep koşarak gelir.

Yağmur yağar, müzik çalar, sarılma olur.

Gerçek hayatta ise aşk daha sessizdir:

“Eve gelirken ekmek alır mısın?”

“Üşüdün mü?”

“Ben hallederim, sen dinlen.”

Kimse bu sahnelere Oscar vermez ama hayat tam olarak burada yaşanır.

Belki de 14 Şubat’ın asıl hatırlattığı şey şu:

Büyük jestler değil, küçük sadakatler dünyayı ayakta tutar.

Evet, 14 Şubat biraz ticari.

Biraz abartılı.

Biraz da plastik kalp kokulu…

Ama yine de güzel.

Çünkü insanlar bahaneyle de olsa birbirine “İyi ki varsın” diyor.

Düşünsenize, dünyada savaşlar, kavgalar, telaşlar arasında bir günlüğüne bile olsa insanlar sevgi konuşuyor.

Belki de mesele günün kendisi değil.

Hatırlama ihtiyacı.

Çünkü insan, en çok sevildiğini unuttuğunda yorulur.

Sevgiliniz varsa…

Bugünü fırsat bilin, sarılın.

Çiçek pahalıysa gülümseme verin.

O daha değerlidir, KDV’si de yoktur.

Sevgiliniz yoksa…

Panik yok.

Aşk, adres sormadan gelen bir misafirdir.

Bazen geç gelir ama geldiğinde bütün evi değiştirir.

Ve kim bilir…

Belki de en büyük aşk;

Henüz kapıyı çalmamış olandır.

Bu yüzden 14 Şubat’ı çok büyütmeyin.

Ama hiç de küçümsemeyin.

Çünkü sevgi;

Takvimde bir gün değil…

İnsanın içinde açan

Ömürlük bir mevsimdir.

Bu kadar 14 Şubat’tan bahsetmişken şiir yazmadan olmaz elbet.

Nazım Hikmet’ten “Seviyorum Seni” adlı şiiri de size aktarmak istedim bu vesile ile.

Seviyorum seni,

ekmeği tuza banıp yer gibi.

Geceleyin ateşler içinde uyanarak,

ağzımı dayayıp musluğa su içer gibi.

Ağır posta paketini,

neyin nesi belirsiz,

telaşlı, sevinçli, kuşkulu açar gibi.

Seviyorum seni,

denizi ilk defa uçakla geçer gibi.

İstanbul’da yumuşacık kararırken ortalık,

içimde kımıldayan bir şeyler gibi.

Seviyorum seni,

Yaşıyoruz çok şükür der gibi.

SEVGİ SÖZLERİ

Bugün sevgilinize, eşinize çiçek göndereceksiniz ya,

Veya sabah sabah mesaj yollayacaksınız ya WhatsApp’tan,

Belki de sosyal medyadan büyük harflerle sevginizi ifade edeceksiniz ya…

İşte size hazır sözler.

O an ki halet-i ruhuyenizi yansıtan cümleyi içlerinden bulun, yollayın.

Bundan daha iyi bir hizmet olmazdı bence…

"Sen hayatıma girdiğin günden beri her şey daha anlamlı."

"Kalbimin en sakin, en huzurlu hali sensin."

"Seni sevmek, her gün yeniden iyi ki demek."

"Hayatımın en güzel tesadüfü sensin."

"Yanımda olmasan bile kalbimde hep sen varsın."

"Birlikte geçen her an, kalbimde iz bırakıyor."

"Seninle her şey daha kolay, daha gerçek."

"Sevgin, bana ev gibi geliyor."

"Seninle olmak, kendim olmak demek."

"İyi ki varsın, iyi ki benimsin."

"Aşk bir kelimeydi, seninle bir hayat oldu."

"Sana olan sevgim kelimelere sığmayacak kadar büyük ve derin."

"Seninle olmak, tüm dünyayı kucaklamak gibi."

"Her şeyden vazgeçebilirim, ama senden asla."

"Kalbim, her an seninle aynı ritimde atıyor sevgilim."

"Bir ömür boyu seninle olmayı diliyorum."

"Seninle geçen her dakika, ömre bedel."

"Sonsuz sevgiye inanmazdım, ta ki seni tanıyana kadar."

"Sen benim mutluluğumun ve huzurumun kaynağısın."

SEVGİLİ HİKÂYELERİ

Ömrü boyunca talih Jack McKenna'nın yüzüne gülmemişti.

Karısı en iyi arkadaşıyla Amerika'ya kaçmış, kızı gribe yakalanarak hayatını kaybetmişti, Derken kendisi de grip oldu.

Açlıkla arasında sadece cebindeki bir kaç şilin (o dönemin bir kaç kuruşu) kalmıştı. Sonunda şansı döndüğünde de, başına gelenler daha ziyade kötü bir şakayı andırıyordu.

1892'de Londra'nın Deptford mahallesindeki yoksullarevine gelen iyi giyimli bir kadın, Jack'i sordu.

Jack'in odasına götürüldüğünde, Leeds Mercury gazetesinin haberine göre, ayaklarına kapanıp ondan kendisini affetmesini istedi.

Bir zamanlar en iyi arkadaşıyla kaçan karısıydı bu. Birlikte kaçtığı adam altın arayıcılığından iyi bir servet edinmiş, sonra ölmüştü. Kadın geri dönmek ve ilişkilerine bıraktıkları yerden yeniden başlamak istiyordu.

Fakat hikâye Thomas Hardy romanlarına yakışacak bir sürpriz ile sonlandı.

Geri döndüğü hasta kocasına bakarken kendisi grip olan kadın, hastalık zatürreeye dönüşünce öldü.

Vasiyetinde 62 bin sterlinlik dev servetini kocasına bırakmıştı.

***

Mahkûmla sevgilisi, bir gece yarısı, cezaevi hücresinin parmaklıkları arasından birbirinin elini sıkıca tutarak evlendi.

Kadın, aşkına kavuşmak için karanlıktan yararlanarak, cezaevi duvarının dibinde erkek kardeşinin omzuna basmak suretiyle sevgilisinin hücresinin penceresine erişebilmişti.

North Eastern Daily gazetesinin 1885 tarihli bir sayısında bildirildiğine göre, tam rahip nikâhı kıymışken “Küçük bir sıkıntı” yaşandı.

80 kiloluk gelin, damadın parmaklıklar arasından uzattığı elini öperek ağlamayı sürdürürken, onu omzunda taşıyan kardeşi “Artık dayanamıyorum” demişti.

***

1892'de Las Vegas'da bir Meksikalı ile bir Amerikalı aynı kadına aşık olunca araları çok kötü bozuldu.

Yangına körükle gidercesine, Meksikalı âşık bir de rakibini “Korkak bir milletin mensubu” olmakla suçlamaz mı?

Büyüyen husumeti kökünden çözümlemek ve “Kızı kimin kapacağını” belirlemek üzere bir düello yapılacağı duyuruldu.

Fakat bu öyle sıradan bir silahlı düello olmayacaktı. Amerikalı Meksikalıyı, kimin daha cesur olduğunu daha iyi ölçmek için, karanlık ve Tarantulalar ve Akrepler ile dolu bir odada kendisiyle baş başa kalmaya davet etmişti.

Western Mail gazetesi “Meksikalı aslında reddetmek istiyordu, fakat korkak diye damgalanma kaygısı ağır basınca kabul etti” şeklinde yazıyordu.

Ve irade savaşı başladı. Western Mail, “Kapılar kapatıldı ama kısa bir süre sonra Meksikalının 'Isırıldım, ölüyorum' çığlığı duyuldu. Kapılar açılınca Meksikalı sendeleyerek çıktı ve yere devrildi” diye yazdı.

Amerikalı sapasağlam ve muzaffer bir şekilde odadan çıkarken Meksikalının da aslında ısırılmadığı sadece elini duvardaki bir çiviye taktığı anlaşılmıştı.

Gelin öpülmedi, balayına çıkılmadı. İlelebet mutluluk içinde yaşanmadı. Kasvetli nikâh törenini, cenaze töreni izledi.

***

1881 yılında Bradley adlı bir kişi Florida'da bir cesetle evlendi.

Bradley, Utahlı bir gezgin satıcıydı. Seyahatleri sırasında rüyalarının kadınıyla tanışmıştı, fakat kadın ölüm döşeğindeydi.

Bu durum Bradley'i yıldırmadı, evlilik teklif etti, kadın da kabul etti, hemen düğün planları yapıldı.

Ne var ki, kadın nikâh günü gelmeden ölüverdi.

Illustrated Police News adlı dergi, “İşte hikâyenin en ilginç ve doğruyu söylemek gerekirse en tatsız ve uygunsuz kısmı da burada başlıyor” diyordu.

Bradley aşkının mezara evlenmeden gitmesine izin vermeyeceğini söylemiş.

Bu durumda tabut taşıyıcıların omuzlarında ve nedimeler eşliğinde kiliseye götürülüyor, rahip ölen kadını Bradley ile karı koca ilan ediyordu.

***

Büyüklük önemli değil. Yeni evli Hedley çiftinin bu görüşte olduğu kesin.

Adam 1.80cm boyunda, eşi 80cm.

Kayıtlara göre 1891'de Amerika'da South Shields'de, ateşle kıvranan bir hastanın kâbuslarından fırlamışı andıran bir düğünle evlenmişler.

Nedime, 250 kiloyu aşkın Satanella adında “Ateşyiyen” bir kadındı.

Damadın nikâh şahidi 2.13cm idi, nikahtaki en küçük boylu davetli ise 72cm boyunda bir kadındı.

Aslında davetlilerin tümü gelinle damat gibi, turneye çıkmış bir sirkin çalışanlarıydılar.

***

Bazen ne yapsanız olmaz. Hangi klişeyi tercih ettiğinize bağlı olarak ilk heyecan söner, alevler sönükleşir, ateş küllenir. Aşkın kötü bir özelliğidir sönümlenmek.

Fakat Victoria dönemi İngiltere’sinde çok zengin değilseniz boşanma bir seçenek değildi.

Lancashire bölgesinden bir demiryolu işçisinin bıktığı karısından kurtulmak için neden bu eski İngiliz âdetine başvurduğu haklı çıkarılamazsa da bu bağlamda açıklanabilir.

Karısını en yüksek teklifi verene satmak üzere açık artırmaya çıkardı. Daha da aşağılayıcı olan açık artırmayı kadınla paylaştığı evde yapması oldu.

Rotheram Independen t 1879 tarihli haberinde, “İncil'de Süleyman'ın bir kadının yakuttan daha kıymetli olduğunu söylemesine ve izleyicilerin sayısının kabarıklığına rağmen, en yüksek teklif yalnızca 4 peniydi” diyor ve sürdürüyor:

“Açık artırmayı düzenleyen kadını alana üç çocuğu da verebileceğini söylediyse de alıcı kabul etmedi ve çocuklar satılmadı. Kadının ise yeni evine giderken halinden gayet memnun göründüğü dikkat çekti.”

Alıcı ise, çiftin kapı komşularıydı.