Bundan tam 66 milyon yıl önce, bugünkü Meksika’nın Yucatán Yarımadası’na, “Çapı yaklaşık 10 kilometre olan bir göktaşı çarptı.”
Bugün adına Chicxulub dediğimiz bu çarpma, sadece bir krater açmadı; “Gezegenin kaderini yeniden yazdı.”
Düşünün…
Atmosfere saniyede yaklaşık 20 kilometre hızla giren bir kaya parçası.
Çarpma anında açığa çıkan enerji, milyarlarca atom bombasının toplamına eşdeğerdi.
O an gökyüzü sadece aydınlanmadı; yeryüzü karardı.
Peki gerçekten ne oldu?
Mesela: “Dünya yörüngesinden oynadı mı?”
Kulağa dramatik gelse de bilim insanlarının cevabı net: “Hayır.”
Dünya’nın kütlesi, ona çarpan göktaşına göre o kadar büyüktü ki, bu çarpma gezegenin yörüngesini hissedilir biçimde değiştiremezdi.
Ama başka bir şeyler değişti:
Dünya’nın yüzü.
Atmosfer.
İklim.
Yaşamın yönü.
Bazen bir gezegenin kaderi, yörüngesinden değil, içindeki dengeden oynar.
Peki dinozorlar neden yok oldu?
Uzun yıllar tartışıldı.
Volkanlar mı?
İklim mi?
Hastalık mı?
Bugün elimizde güçlü kanıtlar var:
Dünya genelinde aynı yaşta bulunan iridyum zengini ince bir tabaka,
Dev çarpmanın oluşturduğu şoklanmış kuvars kristalleri,
Tam o tarihe denk gelen kitlesel yok oluş…
Çarpma sonrası:
Dev tsunamiler kıtaları dövdü.
Atmosfere yükselen toz ve sülfür bulutları Güneş ışığını aylarca hatta yıllarca engelledi.
Fotosentez durdu.
Bitkiler öldü.
Otoburlar aç kaldı.
Etoburlar da…
Ve zincirin sonunda, dinozorlar sahneden çekildi.
Bu bir ölüm değil, gezegen çapında bir yeniden başlatmaydı.
Dinozorların ölmesi “Hayırlı” mı oldu?
Bilim böyle kelimeleri sevmez.
Ama gerçek şu:
Dinozorlar yok olmasaydı, memelilerin yükselişi neredeyse imkânsızdı.
Küçük, geceleri saklanan, fare büyüklüğündeki sürüngen canlılar, dinozorların gölgesinde asla egemen tür olamazdı.
Yani bugün bu satırları okuyan bizler…
Bir bakıma, o göktaşının dolaylı mirasıyız.
Rahatsız edici bir düşünce:
İnsanlık, bu felaketin çocuğudur.
İnsanlar ne zaman ortaya çıktı?
Çarpma: 66 milyon yıl önce
İlk ilkel insan benzeri türler: yaklaşık 6-7 milyon yıl önce
Homo sapiens: sadece 300 bin yıl
Başka bir deyişle:
Dinozorların yok oluşuyla bizim ortaya çıkışımız arasında 60 milyon yıldan fazla zaman var.
Doğa acele etmez.
Ama unutmaz da.
Ekolojik denge bozuldu mu, yoksa kuruldu mu?
İlk anda: tam bir kaos.
Dünya tarihindeki beş büyük kitlesel yok oluştan biri yaşandı.
Türlerin yaklaşık %75’i silindi.
Ama sonra?
Memeliler çeşitlendi.
Kuşlar (yani hayatta kalan küçük dinozorlar) yayıldı.
Çiçekli bitkiler ekosistemleri yeniden kurdu.
Yani denge bozulmadı.
Değişti.
Doğa dengeyi korumaz.
Yeni denge kurar.
Asıl “Vay be!” kısmı bugün gökyüzüne baktığımızda gördüğümüz sakinlik…
Aslında kozmik bir piyango sessizliği olabilir.
Bilim insanları, 10 kilometrelik bir göktaşının Dünya’ya ortalama 100 milyon yılda bir çarptığını söylüyor.
Sonuncusu: 66 milyon yıl önce.
Yani biz, istatistiksel olarak huzurlu ama kozmik olarak kırılgan bir zaman aralığında yaşıyoruz demektir.
Peki, Dinozorları yok eden taş, aslında insanı mümkün kılan taş mıydı?
Eğer öyleyse…
Gökyüzünden gelen her felaket, belki de başka bir dünyanın doğum sancısıdır.
Ve kim bilir…
Bir gün başka bir gezegende yaşayan bir canlı türü, kendi varlığını açıklarken şöyle diyecek:
“Bir zamanlar bir taş düştü.
Ve biz başladık.”
İşte bilimin en tuhaf gerçeği:
“Bazen yok oluş, geleceğin kapısını açar.”
NUH’UN GEMİSİ
Nuh Tufanı’nın gerçek hikâyesi nedir?
İnsanlık tarihinin en sarsıcı anlatılarından biridir Nuh Tufanıdır.
Sadece bir dinin değil; Tevrat’ta, İncil’de, Kur’an’da ve hatta Mezopotamya’nın çok daha eski kil tabletlerinde bile karşımıza çıkar.
Bu kadar farklı kültürün aynı felaketi anlatması, insanın zihninde tek bir soruyu büyütür:
Gerçekten ne oldu?
Tufan nasıl başladı, vahiy neydi?
Kutsal metinlere göre Nuh’a gelen vahiy açıktı:
“İnsanlık zulme sapmış, düzen bozulmuştu ve yaklaşan büyük felakete karşı bir gemi yapması emredildi.”
Bilimsel açıdan bakıldığında ise, bu anlatıların arkasında şu ihtimaller konuşulur:
Bölgesel ama devasa bir sel felaketi,
Buzul çağının bitişiyle ani deniz yükselmeleri,
Karadeniz’in bir anda dolması… (Bazı jeologlara göre MÖ 5600 civarı)
Yani vahiy, inanan için ilahi bir uyarı; tarihçi için ise büyük bir doğal felaketin hafızası olabilir.
Tüm dünyayı mı kapladı?
Kelimenin gerçek anlamıyla gezegenin tamamını su basması, bugünkü jeoloji bilgimize göre fiziksel olarak mümkün görünmüyor.
Ama şunu unutmamak gerekir:
Antik çağ insanı için ufkun ötesi zaten “Dünya” değildi.
Yaşadığı bölge sular altında kaldığında, onun gözünde gerçekten “Bütün dünya yok olmuştu.”
Nuh’un gemisi bulundu mu?
Bugüne kadar:
Ağrı Dağı çevresinde,
Türkiye-İran sınırında,
Uydu görüntülerinde defalarca “Bulundu” şeklinde haberler yapıldı.
Fakat bilimsel topluluk açısından kesin kanıt sayılan bir keşif yoktu.
Yani gemi, şimdilik inancın alanında duruyor; arkeolojinin değil.
Peki, o kadar hayvan gemiye nasıl sığdı?
En çok merak edilen sorulardan biri bu.
Bilim insanları birkaç farklı yorum getirir:
Her tür değil, her “Tür grubundan” örnekler alınmış olabilir.
Anlatı sembolik olabilir; amaç biyoloji değil, mesajdır.
Hikâye, zamanla büyüyerek destanlaşmış olabilir.
Kutsal metinlerin dili çoğu zaman
mühendislik raporu değil, ahlaki anlatıdır.
Peki ya daha sıra dışı iddialar?
Son yıllarda bazı popüler teoriler ortaya atıldı:
Gemi aslında uzay aracı mıydı?
Hayvanlar raflardaki tüplerde embriyo halinde mi saklandı?
Bu olay dünya dışı bir müdahale miydi?
Bilimsel açıdan:
Bu iddiaları destekleyen hiçbir kanıt bulunmuyor.
Ama insan zihni boşluk sevmez.
Cevap bulamadığı yerde hikâye üretir.
Asıl mesele su mu, insan mı?
Belki de tufanın en önemli yönü jeoloji değil, ahlaktır.
Bütün metinlerde ortak mesaj şudur:
Bozulan düzen, Artan zulüm, Unutulan merhamet ve ardından gelen büyük temizlik…
Yani tufan, sudan çok insanın içindeki taşkınlığı anlatıyor olabilir.
Belki de en ürpertici soru şu:
Eğer tufan gerçekten olduysa, bu yalnızca geçmişin hikâyesi mi?
Yoksa her çağ, kendi tufanını mı hazırlar?
İklim krizi…
Yükselen denizler…
Kuruyan vicdanlar…
Belki de tufan, bir gün ansızın gelen su değil; yavaş yavaş yaklaşan sonuçtur.
Nihayetinde Nuh’un gemisi bulundu mu, bilinmez.
Tufan tüm dünyayı kapladı mı, tartışılır.
Ama kesin olan bir şey var:
İnsanlık binlerce yıldır aynı soruyu soruyor:
“Kurtuluş mümkün mü?”
Belki cevap bir gemide değil…
Belki cevap, insanın kendini değiştirebilmesinde.
HZ MUSA
Gece…
Rüzgâr sert.
Arkasında yaklaşan bir ordu, önünde karanlık bir deniz.
Tarih boyunca anlatılan en çarpıcı sahnelerden biri budur:
Hz. Musa ve Kızıldeniz’in yarılması.
Sadece bir mucize hikâyesi değil; korku ile umut arasındaki en ince çizginin anlatısıdır.
Ve insanın zihnini hâlâ aynı soru meşgul eder:
Gerçekten ne oldu o gece?
Musa’ya vahiy nasıl geldi?
Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da ortak nokta açıktır:
Musa, ilahi bir çağrı ile görevlendirilir.
Kur’an anlatımında:
Tur Dağı’nda doğrudan hitap,
Firavun’a karşı tebliğ görevi,
İsrailoğullarını özgürlüğe çıkarma emri.
Vahiy, yalnızca söz değil;
“Yol gösteren bir yön gibidir.”
Çünkü Musa’nın önünde insan aklının çözemeyeceği bir engel vardır: “Deniz…”
Denizin yarılması:
“Mucize mi, doğa olayı mı?”
Kutsal metinlerde sahne nettir:
Musa asasını uzatır.
Deniz ikiye ayrılır.
Ortada kuru bir yol oluşur.
Halk geçer.
Ardından sular kapanır.
Firavun’un ordusu boğulur.
İnanan için bu, doğrudan ilahi mucizedir.
Bilim insanları ise şu ihtimalleri tartışır:
Şiddetli ve uzun süreli rüzgârın, suları geçici olarak çekmesi.
Sığ bataklık bölgelerinde oluşan “Wind setdown” etkisi.
Deprem ya da gelgit benzeri ani su hareketleri,
Bazı bilgisayar modelleri, çok güçlü bir doğu rüzgârının saatler içinde geçici bir kara koridoru açabileceğini gösterir.
Ama aynı modeller şunu da söyler:
Rüzgâr durduğunda su aniden geri döner.
Tam da metinlerde anlatıldığı gibi.
Firavun ordusu nasıl boğuldu?
Anlatılara göre:
İsrailoğulları geçtikten sonra Firavun ordusu aynı yola girer;
Sular kapanır
Ordu yok olur
Tarihçiler, Mısır kayıtlarında bu olaya doğrudan bir belge bulamaz.
Fakat antik imparatorlukların yenilgileri kaydetmemesi alışılmadık bir durum değildir.
Yani sessizlik, her zaman yokluk anlamına gelmez.
Kızıldeniz mi, başka bir yer mi?
İbranice metinlerde geçen ifade:
“Yam Suf”; yani “Sazlık Denizi.”
Bu yüzden bazı araştırmacılar olayın:
Kızıldeniz’in kuzeyindeki sığ göller zincirinde, Nil deltası çevresinde, bugün kurumuş bataklık alanlarda yaşanmış olabileceğini düşünür.
Yer değişse bile hikâyenin özü değişmez:
Kaçış.
Takip.
Ve beklenmedik kurtuluş.
Asıl mucize nerede?
Belki de en derin soru bu.
Denizin yarılması mı mucize?
Yoksa köle bir halkın özgürlüğe yürüyebilmesi mi?
Çünkü tarih boyunca en zor şey denizi geçmek değil, korkuyu geçmektir.
Musa’nın asasını kaldırdığı an, sadece suya değil; umutsuzluğa karşı da kaldırılmıştır.
Bugüne bakan tarafı;
Her çağın bir Firavun’u vardır.
Her toplumun önünde bir deniz.
Ve bazen yol, ancak ilk adım atıldığında açılır.
Belki de bu yüzden binlerce yıl sonra bile
o sahne unutulmaz:
Bir adam…
Bir asa…
Ve ikiye ayrılan karanlık sular.
Tarih boyunca değişmeyen bir gerçek var:
“İnsanlık en çok çıkış yolu kalmadığını sandığı anlarda bir yol bulur.”
Belki denizler bugün de yarılmıyor.
Ama umut hâlâ aynı şeyi fısıldıyor:
“Yürü… Yol açılacak.”