Ekonomi öyle bir noktaya geldi ki, artık rakamları takip etmek bile başlı başına bir uzmanlık alanı oldu.

Zaten ben pek anlamam ekonomiden filan, bir de bu karmaşık hesaplar iyice kafamı karıştırıyor.

Ekonomistleri takip ediyorum, hepsi “Aynı verilerden farklı sonuçlar” çıkarıyor.

Ama vatandaş tek bir sorunun cevabını arıyor:

“Madem her şey yolunda deniliyor, neden borç da artıyor, faiz de artıyor, hayat pahalılığı da bitmiyor?”

Şöyle bir geriye dönüp hatırlayalım…

Mehmet Şimşek göreve büyük umutlarla getirildi;

“Uluslararası piyasalarda güven oluşturacağı”

“Yabancı sermayeyi yeniden Türkiye’ye çekeceği”

“Ekonomiyi rayına oturtacağı” söylendi.

Aradan geçen sürede ne oldu?

Göreve geldiği günlerde dolar yaklaşık 50 liraya yakın.

Politika faizi yaklaşık %8,5 düzeyindeydi. Bugün %40'lı seviyelerde bulunuyor.

Hazine'nin borç stoku da, ödenen faiz tutarı da katlanarak büyüdü.

Devlet bugün geçmişe göre çok daha yüksek faizlerle borçlanıyor.

Hazine’nin iki yıllık borçlanma faizinin yüzde 40’ın üzerine çıkması bunun en açık göstergelerinden biri.

Üstelik rekor vergi gelirlerine rağmen borçlanma hız kesmiyor.

Vatandaşın aklı doğal olarak karışıyor.

Vergiler arttı…

Faizler yükseldi…

Tasarruf tedbirleri açıklandı…

Emekli ve memur kemer sıktı…

Eee!

Bütün bunlara rağmen;

Neden Hazine her ay yüz milyarlarca lira yeni borç almak zorunda kalıyor?

Bir başka soru daha var.

Eğer uygulanan ekonomi programı başarılıysa;

Neden Türkiye hâlâ dünyanın en yüksek faizlerinden biriyle borçlanıyor?

Neden uluslararası raporlar “Güven” ve “Şeffaflık” eksikliğine dikkat çekiyor?

Neden risk primi istenilen seviyeye inmiyor?

Vatandaş bunları sorguluyor.

Bir dönem Kur Korumalı Mevduat Sistemi (KKM) uygulamaya konuldu.

Bu sistemin kamuya maliyeti yıllarca tartışıldı.

Daha sonra bu uygulamadan çıkılmaya çalışıldı.

Ancak bugün de yüksek faiz politikasıyla çok ağır bir finansman yükü oluştu.

Demek ki sorun sadece faiz artırmak ya da faiz düşürmek değil.

Asıl mesele ekonomiye güven duyulmasını sağlayacak kalıcı bir ortam oluşturabilmek.

Bugün gelinen noktada vatandaşın zihnindeki sorular oldukça net:

Ekonomi gerçekten düzeliyorsa neden borç rekor kırıyor?

Vergiler rekor seviyedeyse neden bütçe rahatlamıyor?

Faizler yükseldiyse neden enflasyon hâlâ insanların cebini yakıyor?

Ve en önemlisi…

Eğer uygulanan ekonomi programına gerçekten güveniliyorsa, iktidar neden milletin önüne gidip yeniden güçlü bir yetki istemiyor?

Bu soru uzun zamandır kamuoyunda dile getiriliyor.

Elbette bunun tek bir cevabı olduğu söylenemez.

İktidar, seçimlerin anayasal takvime göre yapılmasının istikrar açısından doğru olduğunu savunabilir.

Muhalefet ise mevcut ekonomik koşullar nedeniyle erken seçim çağrısı yapabilir.

Son sözü yine millet söyleyecektir.

Çünkü demokrasilerde en güçlü güvenoyu, sandıktan çıkacaktır.

Sosyal medyada gezerken buldum.

Hoşuma gitti aldım.

Tam da bu yazıya uygun oldu.

Ne diyecek sonunda Karslı?

“Bindik bir alamete,

Gidiyoruz kıyamete…”

Karslı'nın biri kırda gezerken, çökmüş (ıhmış) hâlde, geviş getiren, ağzı köpüklü bir deve görmüş.

Merakla etrafında gezinmiş ve deveye binivermiş.

Hecin deve, kalkmış ve tabiatı gereği koşmağa başlamış.

Karslı deveyi ne durdurabiliyor ne de atlayabiliyormuş; etrafında yardım edecek kimse de yok.

Bakmış gökte bir leylek uçuyor.

Leyleğe seslenmiş:

Hey leylegun! Leykegun!

Heğer gidirsen Kars’'a,

Kars’ta vardır bir arsa;

Arsada bir yapi,

Yapida bir kapi;

Kapıda bir halka

Halkayı çalka çalka.

Heger çıkarsa önünde dana,

Bil ki o benim ana;

Heger çıkarsa sırtında aba,

Bil ki o benim baba;

Heger çıkarsa saçlari sari

Bil ki o benim kari...

Dersin ki;

“Hasso bindi bir alâmete

Gider kıyamete; yan gelir yan gelmez!”

 

HA TÜRKİYE,

HA MİLYONLUK OTOMOBİL

Açlık sınırı 38 bin lirayı,

Yoksulluk sınırı ise 117 bin lirayı aşmış durumda.

Bu rakamlar artık sadece istatistik değil; milyonlarca insanın her gün yaşadığı hayatın özeti.

Gaziantep'te yaşandığı iddia edilen ilginç bir olay...

Milyonlarca liralık Porsche marka otomobiliyle tostçuya gelen bir kişi, ailesiyle birlikte yemek yedikten sonra yaklaşık 500 liralık hesaba tepki göstererek ödeme yapmadan ayrılmış.

Doğruysa;

Yaşanan bu olay bugünkü Türkiye’nin çarpıcı bir fotoğrafını ortaya koyuyor.

Dışarıdan bakıldığında;

Gösterişli otomobiller,

Kalabalık AVM'ler,

Dolu kafeler...

İçeriye girildiğinde ise;

Ay sonunu getiremeyen insanlar,

Kredi kartıyla temel ihtiyaçlarını karşılayan aileler,

Pazarda hesap yapan emekliler...

Bugün yaşanan ekonomik sıkıntının en belirgin özelliği de işte bu çelişki.

Eskiden yoksulluk daha görünürdü.

Bugün ise insanlar çoğu zaman görüntüyü korumaya çalışıyor.

Arabanız olabilir ama deponuzu doldurmakta zorlanırsınız.

Eviniz olabilir ama faturaları öderken kara kara düşünürsünüz.

Maaşınız olabilir ama ayın son haftasını borçla geçirirsiniz.

Bu yüzden ekonomik göstergeler açıklandığında vatandaş rakamlara değil, kendi cebine bakıyor.

Çünkü mutfaktaki yangın, istatistiklerden daha gerçek.

İşte tam da bu nedenle siyasette de dikkat çekici bir hareketlilik yaşanıyor.

Ekonomik sıkıntılar arttıkça insanlar, doğal olarak yeni bir çıkış yolu arıyor. Muhalefete yönelik ilginin artmasını yalnızca siyasi söylemlerle açıklamak eksik kalır.

Bunun arkasında;

Geçim derdi,

Hayat pahalılığı ve

Gelecek kaygısı da önemli bir yer tutuyor.

Bu çerçevede müstafi YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel'in son dönemde gördüğü ilginin temel sebeplerinden biri de, “Birçok seçmenin değişim beklentisini onda görmeye başlaması” olarak değerlendirilebilir.

Elbette siyasette dengeler çok hızlı değişebilir; seçim sürecine kadar yaşanacak gelişmeler bugünkü tabloyu tamamen farklı bir noktaya taşıyabilir.

Ancak toplumda hissedilen başka bir duygu daha var:

Tedirginlik…

Son yıllarda yaşanan gelişmeler nedeniyle birçok insan, “Acaba yine beklenmedik bir şey olur mu?” sorusunu zihninden atamıyor.

Siyaset konuşulurken bile cümlelerin sonunda çoğu zaman aynı ifade geliyor:

“Bakalım... Hayırlısı.”

Belki de asıl üzerinde durulması gereken budur.

Bir ülkede insanlar umut etmekten çok, başına ne geleceğini düşünmeye başlamışsa; ekonomiden önce güven duygusunda bir aşınma yaşanıyor demektir.

Mesele sadece açlık sınırının yükselmesi değil...

Mesele, insanların yarına olan inancının da her geçen gün biraz daha azalmasıdır.

UYSA DA!

Hani bir şeyler buluyorum ya sosyal medyadan.

Bunu da buldum.

“Yaşadığımız bu hayata uyar” diye size “Aktarayım” dedim.

Peki uyar mı?

Valla ne diyeyim;

Uysa da…

Uymasa da…

Erzurum’da bir adamın 100 koyunu varmış.

Koyunları, “kış aylarında bakması için, pazarlıkla bir Çobana bırakmış.”

Adamcağız; kış boyunca koyunlarını düşünüp, “Bazıları ikiz doğurur... İlkbaharda en az 200 koyun teslim alırım” diye hayale dalmış.

Aylar geçmiş, ilkbahar gelmiş.

Adam ümit içinde çobanın köyüne varmış.

Çoban, kulübesinin önünde bir koyun postuyla uğraşmaktaymış

“Selâmünaleyküm çoban” demiş.

Çoban da karşılık vermiş:

“Eleyköme selem… Benim begim sen sefa gelmişsen… Gözüm üstüne gelmişsen.”

Adam “Benim koyunlarımdan ne haber” diyerek, konuya girmiş.

Çoban dersine iyi çalışmış...

Vereceği yanıtı önceden hazırlamış.

“Beg efendi!” diye söze başlamış:

“Gök patladi, yüz koyundan doksani çatladi.”

“Ne dedin sen ula?! Ne dedin?!”

Çoban sakin sakin “Hesap vermeyi” sürdürmüş:

“Vallah begim dediğim gibi...

Gök patladi,

Doksan koyun çatladi.

Sonra begim...

Beşini verdim kasaba.

Eh sen beysin, üçünü de sayma hesaba.

Allah sana uzun ömür versin, daha dün gece geberdi koyunlardan birisi.

Aha önümde, yüz koyundan geri kalan bir tanesinin derisi.”

***

Sürünün sahibi adam çıldıracak olmuş.

Çobanı boğmamak için kendini zor tutmaktaymış.

Sağa sola bakınmaya, çobanı dövmek için sopa aramaya başlamış.

Bu sırada köşedeki bir çanak yoğurt gözüne ilişmiş.

Adam o öfkeyle yoğurt çanağını kaptığı gibi çobanın kafasına geçirmiş

Çobanın suratını gözünüzün önüne getirin artık.

Saçı başı, gözü kaşı, bütün yüzü bembeyaz...

Yoğurda bulanmış.

Çoban ise son derece sakin...

Sanki hiçbir şey olmamış.

Ve çoban ellerini göğe doğru açarak Allah'a şükretmeye başlamış:

“Sana şükürler olsun yüce Rabbim... Alnımın akıyla yüz koyunun hesabını vermişim.”

Ülkede yaşananları da bir kase yoğurtla aklayacak siyasetçiler oldukça, biz daha çok uğraşır dururuz…

DİKKAT DOLANDIRICI!

Birileri arkadaşının başına gelen bir olayı anlatmış, hemen size aktarıyorum.

Ola ki bankada olmayan paranıza birileri göz koyar.

Aman dikkatli olun.

Telefonla arayıp; “Bankadan arıyoruz. Eşinizin hesabına yanlışlıkla 85 bin lira gönderildi. Lütfen şu IBAN’a geri gönderin” demişler.

Hesabını kontrol etmiş.

Gerçekten de 110 bin lira varmış.

Şüphelenip bankanın resmi müşteri hizmetlerinden aranmayı istemiş.

Kabul etmeyince bankaya gitmiş.

Meğer hesabına kredi kullandırılmış!

Eğer söylenen IBAN’a parayı gönderseymiş, dolandırıcılar parayı alacak, kredi borcu ise onun üzerinde kalacakmış.

Siz siz olun;

Hesabınıza beklemediğiniz bir para gelirse, sizi arayan kişilere değil, mutlaka bankanızın resmî kanallarına ulaşın.

Dikkatli olun!

Çevrenizi de uyarın.

GERÇEK LÜKS

94 yaşındaki efsane aktör Clint Eastwood, genç nesle lüksün gerçek anlamını şu sözlerle anlatmış:

“Lüksü;

Saatlerde,

Bilekliklerde,

Villalarda ya da

Yatlarda aramayın.

Lüks;

Kahkaha atabilmek,

Dostlarla vakit geçirmek,

Yağmurun yüzünüze düşmesi,

Sarılmalar ve

Öpücüklerdir.

Lüksü mağazalarda,

Hediyelerde,

Partilerde ya da

Etkinliklerde aramayın.

Lüks;

Sevilmek,

Saygı görmek,

Anne babanızın hâlâ hayatta olması ve

Torunlarınızla oynayabilmektir.

Gerçek lüks,

Paranın satın alabildiği değil;

Satın alamadığı şeylerdir…”