Türkiye’de yeni bir parti kurmanın ne kadar zor olduğunu geçmişte defalarca gördük.
Siyaset tarihimiz, büyük iddialarla kurulup kısa sürede tabeladan öteye geçemeyen sayısız parti örneğiyle doludur.
Bu nedenle bugün konuşulan yeni oluşumlar için toplumun temkinli davranmasını yadırgamıyorum.
Necdet Topçuoğlu’nun değerlendirmeleri de bu açıdan dikkate değerdir.
Özellikle şu tespit üzerinde durmak gerekir:
“Eğer gerçekten yeni bir parti kurulacaksa, sadece mevcut bir partiden ayrılan milletvekillerinin bir araya gelmesiyle ‘Yeni’ sıfatı kazanılamaz.
Toplum, eski kadroların yeni tabelasını değil, yeni bir siyaset anlayışını görmek ister.”
Bununla birlikte işin bir de hukuki ve teknik boyutu vardır.
Türkiye’de parti kuruluş süreçleri sanıldığı kadar basit değildir.
Kurucular Kurulu’nun oluşturulması, kuruluş evraklarının hazırlanması, olası itirazlar ve hukuki süreçler zaman alabilir.
Eğer amaç, Meclis’te kısa sürede bir grup oluşturmak ve siyasi zeminde hızlı hareket etmekse, ilk aşamada milletvekillerinden oluşan bir kurucu yapı tercih edilmesi anlaşılabilir bir yöntemdir.
Ancak bu geçici bir yöntem olarak kalmalıdır.
Asıl mesele bundan sonrasıdır.
Eğer kurulacak partinin kurucuları ve yönetimi yalnızca CHP kökenli isimlerden oluşursa, toplumun önemli bir kesimi bu oluşumu doğal olarak “İkinci bir CHP” olarak görecektir.
Böyle bir algının oluşması ise partinin daha doğmadan büyüme alanını daraltacaktır.
Oysa bugün sadece CHP seçmeni değişim beklemiyor.
AK Parti’den umduğunu bulamayanlar da var.
İYİ Parti’den hayal kırıklığı yaşayanlar da...
MHP’de farklı bir siyaset arayanlar da...
Kararsız seçmen de...
Sandığa gitmeyen milyonlar da...
Hepsi ortak bir adres arıyor.
İşte tam bu noktada kurulacak partinin gerçek kimliği ortaya çıkmalıdır.
Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, bir partinin bölünmesi değil; toplumun farklı kesimlerini aynı çatı altında buluşturabilecek “Yeni bir merkez” inşa edebilmektir.
Bu nedenle kurucular kurulunda sadece sosyal demokratların bulunması yeterli olmaz.
Muhafazakâr demokratlar...
Milliyetçi demokratlar...
Liberal demokratlar...
Cumhuriyetçi çizgiyi benimseyen isimler...
Sivil toplum temsilcileri...
Akademisyenler...
Ekonomistler...
Yerel yönetim tecrübesi olan kişiler...
Gençler ve kadınlar...
Kısacası Türkiye’nin bütün renkleri o masada yer almalıdır.
Aksi hâlde “Yeni Parti” söylemi, toplum nezdinde inandırıcılığını kaybeder.
Aslında bu model Türk siyasetine yabancı değildir.
1983 yılında Turgut Özal’ın ANAP’ı kurulurken sıkça dile getirilen “Dört Eğilim” anlayışı, farklı siyasi damarları aynı çatı altında buluşturmayı hedefliyordu.
O günün şartlarında bu yaklaşım, Türkiye siyasetinde yeni bir sayfa açmıştı.
Bugün de benzer bir ihtiyaç vardır.
Merkezin sadece sağında ya da sadece solunda duran bir yapı değil; her iki tarafa da ulaşabilen, ortak aklı temsil eden geniş tabanlı bir hareket...
Çünkü muhalefetin yıllardır yaptığı en büyük mücadele, seçim öncesinde partileri tek tek aynı masaya oturtmaya çalışmak oldu.
Her seçim döneminde yeni ittifak pazarlıkları, koltuk hesapları ve aday tartışmaları yaşandı.
Belki de artık yöntem değişmelidir.
Belki de partileri seçimden önce zorla bir araya getirmek yerine, farklı siyasi eğilimlerden vatandaşları aynı parti çatısı altında buluşturmak daha kalıcı bir çözüm olabilir.
Böyle bir yapı oluşursa, ittifaklar liderler arasında değil, sandıkta seçmen tarafından zaten kurulmuş olacaktır.
Elbette bunun yolu sadece meydan meydan dolaşmaktan geçmiyor.
Güçlü bir program...
Ehil kadrolar...
Ekonomiden hukuka, eğitimden dış politikaya kadar hazırlanmış gerçekçi projeler...
Ve en önemlisi güven veren bir ekip...
“Toplum artık slogan değil, çözüm görmek istiyor.”
Yeni kurulacak parti gerçekten Türkiye’nin partisi olmayı hedefliyorsa, sadece isim değiştirerek değil; anlayışını, kadrolarını ve siyaset yapma biçimini de değiştirmek zorundadır.
Aksi hâlde tabela değişir, umut değişmez.
Ama eğer gerçekten Türkiye’nin bütün demokratik birikimini aynı çatı altında toplayabilen, hiçbir siyasi kimliği dışlamayan, ortak aklı esas alan bir hareket ortaya çıkabilirse, işte o zaman sadece yeni bir parti kurulmuş olmaz.
Belki de uzun zamandır beklenen “Türkiye modeli” siyaset sahnesine çıkmış olur.
GİTMESELERDİ
Son günlerde en çok duyduğum cümle şu:
“Keşke CHP’den ayrılmasalardı da mücadelelerini partinin içinde sürdürselerdi.”
“Babalardan miras partiyi terk etmeselerdi!”
İlk bakışta kulağa makul geliyor.
Ama insan ister istemez şu soruyu soruyor:
Nasıl?
Hangi zeminde mücadele edeceklerdi?
Toplanan imzalar dikkate alınmıyorsa...
Delegelerin iradesi yok sayılıyorsa...
Olağanüstü kurultay talepleri karşılıksız bırakılıyorsa...
Parti içi seçim konuşulması bile istenmiyorsa...
İl, ilçe, belde başkanları görevden nedensiz görevden alınıyorsa.
Milletvekilleri dışlanıyorsa.
Parti içi muhalefete izin verilmiyorsa…
Böyle bir ortamda insanlar hangi demokratik mekanizmayı kullanarak mücadele edeceklerdi?
Demokrasinin olduğu yerde mücadele edilir.
Kapılar kapanmışsa, mücadele alanı da kalmamış demektir.
Bir siyasi partinin en temel gücü, kendi iç demokrasisidir.
Farklı görüşlerin yarışabildiği, üyelerin iradesinin sandığa yansıdığı bir yapı varsa, orada “Partiden ayrılmayın” demek anlamlıdır.
Ama bütün yollar tıkanmışsa, artık insanlara içeride kalmalarını söylemek, çıkışı olmayan bir labirentte dolaşmalarını istemekten başka bir şey değildir.
Bir başka eleştiri de şu:
“Koltuk için ayrıldılar.”
Peki gerçekten öyle mi?
Eğer mesele koltuk olsaydı, en kolay yol mevcut düzenin içinde kalmak olmaz mıydı?
Yeni bir parti kurmak; maddi yüküyle, siyasi riskiyle, teşkilatlanmasıyla ve seçim barajlarıyla Türkiye siyasetinin en zor işlerinden biridir.
Kimse bunun kolay olduğunu iddia edemez.
Asıl koltuğun cazibesi, mevcut makamı korumaktadır.
Muhalif seslere kapıları kapatıp değişim taleplerini görmezden gelmek, koltuğa bağlılığın daha güçlü bir göstergesi değil midir?
Bugün yaşanan tartışmanın merkezinde aslında tek bir soru var:
Parti yönetimi, değişim isteyenlere gerçekten demokratik bir mücadele alanı bıraktı mı?
Eğer bıraktıysa, bunun örnekleri gösterilmelidir.
Ama bırakmadıysa?
İşte o zaman, “Niye ayrıldınız?” sorusu anlamını büyük ölçüde yitirir.
Çünkü siyaset sadece içeride kalmayı değil, gerektiğinde yeni bir yol açmayı da gerektirir.
Bugün hâlâ “Biraz daha bekleselerdi.” diyenler var.
Peki neyi bekleyeceklerdi?
Kurultayın yapılmasını mı?
Değişim çağrılarına kulak verilmesini mi?
İmzaların dikkate alınmasını mı?
Yoksa bir gün kendiliğinden “Buyurun, yarışın” denilmesini mi?
Siyasette bazen beklemek çözüm değildir.
Bazen beklemek, mevcut durumu kabullenmektir.
Türkiye’nin ana muhalefet partisinin güçlü olması herkesin yararınadır.
Bunun yolu da parti içi demokrasinin işletilmesinden geçer.
Üyelerin ve delegelerin iradesine saygı duyulması, değişim taleplerinin bastırılmaması ve kurultay mekanizmalarının zamanında çalıştırılması, sadece bir parti meselesi değil, demokrasi kültürünün de bir gereğidir.
Eleştiri elbette yapılabilir.
Ayrılanların tercihleri de sorgulanabilir.
Ancak şu gerçeği de görmek gerekir:
İnsanlar, mücadele edebilecekleri bütün kapılar kapandığını düşündüklerinde, kendilerine yeni bir kapı açmayı tercih edebilirler.
Tarih boyunca birçok siyasi hareket de zaten böyle doğmuştur.
Bugün yaşanan tartışmanın özü, kimin haklı olduğundan çok, parti içinde demokratik rekabetin gerçekten mümkün olup olmadığı sorusudur.
Bu soruya verilecek dürüst cevap, belki de yaşanan ayrılığın nedenini tek başına açıklamaya yetecektir.
Yeni partiler kurulacaktır, kurulmalıdır da.
Hepsi bir araya gelip yeni seçim sistemi üzerinde en ufak bir ayrıntısına kadar çalışılmalıdır.
En kısa sürede parlamenter sisteme dönüş yapılmalıdır.
Ülkenin her tarafında görüyoruz.
Büyük bir ilgi var.
Uyuyan canavar uyandırıldı.
Sel oldu.
Kimse önüne duramayacak gibi.
Ama bu hareketi yüklenenler şunu kesin unutmasınlar;
Bu yük çok ağırdır.
Bunu siyasetten çok, halk isteği olarak algılayın.
Bu süreci iyi yönetemezseniz, “Hayal kırıklığına uğrayan bir milletin hesabını bırakın bu dünyada, diğer dünyada bile veremezsiniz.”
O sebeple yükünüz ağır, bilesiniz…
SAHİLLER KİMİN?
Herkesin bilmesi gereken hukuki gerçekler:
1) Kıyılar kime aittir?
Anayasa’nın 43. maddesine göre;
Kıyılar, Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır.
Yani hiçbir kişi, şirket, otel veya işletme sahilin sahibi değildir.
2) Deniz kenarına girmek ücretli olabilir mi?
Hayır.
Kıyı Kanunu’nun temel ilkesi şudur:
Kıyılardan yararlanmada kamu yararı esastır.
Vatandaş denize ulaşma hakkına sahiptir.
3) Deniz kıyısı herkesin ortak malıdır.
Anayasa açıkça söyler:
Kıyılardan yararlanmada öncelik kamu yararınındır.
Bu nedenle;
“Burası otelin.”
“Buradan geçemezsin.”
“Sadece müşteriler girebilir.” şeklindeki uygulamalar hukuken tartışmalıdır.
4) İlk 50 metre tamamen boş olmak zorunda mıdır?
İşte en çok yanlış bilinen konu budur.
Kıyı Kanunu’nda;
Kıyı Kenar Çizgisinden itibaren ilk 50 metrelik bölüm “Sahil şeridinin birinci bölümüdür” der.
Bu bölümde;
Açık kullanım,
Yeşil alan,
Gezinti,
Dinlenme,
Rekreatif kullanım esas alınır.
Ancak kanunda;
“Buraya hiçbir şekilde şezlong konulamaz!” şeklinde mutlak bir hüküm yoktur.
Yani konu “50 metre tamamen boş kalacak” kadar basit değildir.
5) İşletmeler şezlong koyabilir mi?
Bazı durumlarda evet.
Eğer;
Gerekli izinleri varsa,
İlgili idarenin kullanım izni bulunuyorsa,
Mevzuata uygunsa
Belirli alanlarda şezlong ve şemsiye hizmeti verebilirler.
Ancak;
Bu durum kıyının tamamen işletmeye ait olduğu anlamına gelmez.
6) Vatandaş kendi havlusunu serebilir mi?
Evet.
Kimse;
Havlunuzu sermenizi,
Denize girmenizi,
Sahilde oturmanızı
Keyfi olarak engelleyemez.
7) “Şezlong kiralamadan burada duramazsın.” denilebilir mi?
Kamunun kullanımına açık kıyıda sırf şezlong kiralamadığı için vatandaşın denize erişiminin engellenmesi “Hukuka aykırıdır.”
8) Sahile giriş tamamen kapatılabilir mi?
Hayır.
Kıyıya ulaşımın engellenmesi Kıyı Kanunu’nun temel amacına aykırıdır.
9) İşletme “Burası Özel Mülk” diyebilir mi?
Otel binası özel mülktür.
Bahçesi özel mülk olabilir.
Ancak kıyının kendisi özel mülk değildir.
10) Belediye izin vermişse sorun kalmaz mı?
Hayır.
Hiçbir idari izin;
Anayasa ile güvence altındaki kıyı kullanım hakkını ortadan kaldırmaz.
Verilen izin de mevzuata uygun olmak zorundadır.
11) İşletme vatandaşın önünü keserse ne olur?
Duruma göre;
Kabahatler,
Türk Ceza Kanunu,
Kıyı Kanunu,
İdare hukuku kapsamında farklı hukuki sonuçlar doğabilir.
Ancak her olayın şartına göre değerlendirme yapılır.
12) Hangi durumlarda 112 veya polis çağrılabilir?
Eğer;
Fiziki müdahale varsa,
Tehdit varsa,
Darp varsa,
Zorla uzaklaştırma varsa
Kolluk kuvveti çağrılabilir.
13) Hangi kurumlara şikâyet edilebilir?
Vatandaş;
Kaymakamlığa
Valiliğe
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğüne
Belediyeye
CİMER’e
Cumhuriyet Savcılığına (suç unsuru varsa) başvurabilir.
14) Fotoğraf ve video çekmek önemli midir?
Evet.
Mümkünse;
Fotoğraf,
Video,
Konum,
Tarih,
Saat,
Tanık
Delil olarak saklanmalıdır.
15) Vatandaş hakkını bilmeli.
Kıyılar;
Ne otellerindir,
Ne Beach Clublarındır,
Ne işletmelerindir.
Onlar ancak kanunun izin verdiği ölçüde faaliyet gösterebilir.
Asıl hak sahibi ise Anayasa’nın ifade ettiği gibi “Kamudur.”