“İnsan zenginleştikçe daha çok pintileşir” derler.
Bu düşünce; hem “Bireysel psikolojide” hem de “Toplumsal sosyolojide” sıkça tartışılan, doğruluk payı olan ama kişiden kişiye değişen bir durummuş meğer.
Bu durumun arkasında yatan temel etkenler şunlarmış:
Statü ve Kaybetme Korkusu:
Zenginlik arttıkça yaşam standardı yükselirmiş.
Birey, bu konforlu hayatı kaybetme veya tekrar eski maddi durumuna dönme korkusu yaşarmış.
Bu güvensizlik; parayı elinde tutma arzusunu (tutumluluğu veya pintiliği) tetikler.
Finansal Sorumluluk ve Odak:
Birçok girişimci ve başarılı insan, parayı nasıl harcayacağını değil, nasıl yöneteceğini ve büyüteceğini bildiği için zaten zengin olurmuş.
Bu alışkanlık, her kuruşun hesabını yapma eğilimini bir yaşam tarzına dönüştürürmüş.
Zenginlik Algısının Değişmesi:
İnsanlar çevrelerindeki daha varlıklı kesimle rekabet ettikçe, sahip oldukları servet kendilerine “Yeterli” gelmemeye başlayabilirmiş.
Bu doyumsuzluk daha fazla tasarrufa yöneltebilirmiş.
Sosyal Çevre ve Empati Kaybı:
Yapılan bazı psikolojik araştırmalar, çok yüksek gelire sahip bazı bireylerin alt gelir gruplarına karşı daha az empati duyabildiğini ve parayı paylaşma konusunda daha çekimser kalabildiğini göstermekteymiş.
Ama diğer yandan servetini eğitime, sağlığa ve yardımlaşmaya harcayan çok sayıda cömert insan da bulunuyor.
Yani bu durum “Karakterle ve paranın nasıl kazanıldığıyla” doğrudan bağlantılıymış.
Alnının teriyle kazanmışların para harcaması biraz zor olabilir.
Ama “Haydan gelip, Huya gidenler de az değil…”
Yapay zekâya sordum bu konuyu haliyle.
Bana “Tarihsel ve kültürel sebeplerini sunabilirim” dedi.
“Sun bari” dedim.
Araştırdı ve yazdı:
Tarihsel Sebepler
Kıtlık Psikolojisi ve Genetik Miras:
İnsanlık tarihi büyük kıtlıklar, savaşlar ve salgınlarla doludur.
Geçmişte hayatta kalmak, kaynakları biriktirmeye ve tüketmemeye bağlıydı.
Bu tarihsel hafıza, modern insanda servet artsa bile “Her an her şey kötüye gidebilir” dürtüsüyle biriktirme refleksini tetikler.
Sınıfsal Geçişkenliğin Olmaması:
Feodal dönemlerde veya katı sınıf sistemlerinde, “Sonradan zengin olan burjuva sınıfı”; soylular gibi köklü bir cömertlik ya da “Asillik” geleneğine sahip değildi.
Servetini kendi tırnaklarıyla kazanan bu kesim, paranın değerini çok iyi bildiği için harcama konusunda her zaman daha temkinli ve katı oldu.
Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Doğuşu:
Sosyolog Max Weber'in de belirttiği gibi, modern kapitalizmin temelinde yatan Protestan ahlakı, “Çok çalışmayı ve kazanılan parayı lüks tüketime harcamayıp sürekli yatırıma dönüştürmeyi (yani biriktirmeyi)” kutsal saymıştır.
Bu da batı kültüründe zenginliğin pintilikle eş değer bir tutumlulukla büyümesini açıklamaktadır.
Kültürel Sebepler
“Kefen Parası” Kültürü:
Özellikle Doğu ve Akdeniz kültürlerinde, devletin veya sosyal güvence sistemlerinin tarihsel olarak bireyi tam koruyamadığı dönemlerde, bireyler kendi güvencelerini kendileri yaratmak zorunda kalmıştır.
“Zor gün parası” kültürü, zenginlik artsa da terk edilmesi zor bir alışkanlıktır.
Yükselen Sınıfın Kendini Kanıtlama Çabası:
Kültürel olarak köklü zengin aileler parayı bir güç gösterisi olarak harcamaktan çekinmezken, sonradan zengin olanlar parayı kaybetme korkusuyla daha sıkı tutar.
Toplumda bu durum genellikle “Görgüsüzlük” veya “Pintilik” olarak adlandırılır.
Bireycilik ve Kolektif Kültür Farkı:
Bireysel kültürlerde (Batı toplumları) “Zenginlik kişisel bir başarıdır ve korunmalıdır” denir.
Kolektif kültürlerde ise (Doğu toplumları) “Zenginlik paylaşıldıkça meşruiyet kazanır” denir.
Bireyselleşen dünyada kültürel bağlar zayıfladıkça, zenginlerin çevreleriyle paylaşım arzusu da azalmaktadır.
Padişah halkın içinden iki kişiyi huzura kabul buyurmuş.
Birincisine sormuş;
“Efendi, içki var mı?”
“Haşa sultanım!”
“Kumar var mı?”
“Sümme haşa sultanım!”
“Hovardalık var mı?”
“Elfi elfi haşa sultanım!”
Padişah kuşağından bir altın çıkarıp adama hediye etmiş.
Sonra dönmüş diğer kişiye;
“Efendi sende içki var mı?”
“Akşamlarda olur sultanım.”
“Kumar var mı?”
“Arada sırada oynarız sultanım!”
“Hovardalık var mı?”
“Eh işte o da oluyor bazen sultanım!”
Padişah kuşağından bir kese altın çıkarıp bu ikinci adama hediye etmiş.
Bunu gören birinci adam atılmış:
“Sultanım bu nasıl bir iştir? Ben içki içmem, kumar oynamam, harama uçkur çözmem... Bana bir altın verdiniz, bütün bu süfli işleri yapan bu kişiye bir kese altın verdiniz. Ben bundan bir şey anlamadım!”
“Haklısın efendi belki ama senin hiçbir masrafın yok. Ama bu adamın masrafları çok. Onun için ona fazla verdim” demiş.
Te o zamanlar bile zengin adamın masrafının çok olduğu bilinirmiş.
Diyeceğim o dur ki:
“Asgari ücretliye, emekliye, dul ve yetime neden zam verilmiyor?”
Çünkü harcayacak alanı yok.
Olsa harcar mı?
Yukarıda anlattım.
Buna siz karar verin…
PİYANGO KİME VURDU?
Hayat bazen en yaratıcı Hollywood senaristinin bile aklına gelmeyecek hikâyeler fısıldar kulaklarımıza.
Bugün size sosyal medyada bulduğum ve şansın, tesadüflerin değil; saf matematiğin, sabrın ve bir broşürün arkasındaki küçük yazıların hayatını değiştirdiği bir çiftten bahsedeceğim:
“Jerry ve Marge Selbee.”
Hikaye, Michigan eyaletinin küçük bir kasabası olan Evart'ta başlıyor.
Jerry Selbee, onlarca yıl bakkal işletmiş, saçlarına aklar düşmüş, sıradan bir emekliydi.
Ancak onu sıradan bir bakkaldan ayıran küçük bir detay vardı: “Western Michigan Üniversitesi'nden matematik diploması vardı ve sayılarla oynamayı her şeyden çok seviyordu.”
Yıl 2003. Jerry, bir gün yerel bir bayide otururken “Winfall” adlı yeni bir piyango oyununun tanıtım broşürünü eline aldı.
Çoğu insan bu broşürlerdeki kuralları okumadan geçer, ancak bir matematikçinin gözü her zaman detaylardadır.
Jerry, broşürdeki “Rolldown” (Aşağı yuvarlanma) kuralını okuduğunda adeta zaman durdu.
Sistem şuydu: Büyük ikramiye 5 milyon dolara ulaştığında ve 6 sayıyı birden bilen çıkmadığında, o para yok olmuyor ya da devretmiyordu.
Peki ne oluyordu?
Bir sonraki çekilişte para alt kategorilere, yani “5, 4 ve 3 bilenlere” dağıtılıyordu.
Jerry, eline bir kalem kağıt aldı ve sadece birkaç dakika içinde şu sarsıcı gerçeği gördü:
Normal bir haftada 3 bilen bir kişi 5 dolar kazanırken, ‘Rolldown’ haftasında bu ödül 50 dolara fırlıyordu.
4 bilenin ödülü ise 100 dolardan 1.000 dolara çıkıyordu.
Jerry'nin yaptığı olasılık hesabı basitti:
Eğer Rolldown haftasında 1.100 dolarlık bilet alırsanız, istatistiksel olarak en az bir adet 4 bilen, 18 adet de 3 bilen bilet yakalıyordunuz.
Bu da, 1.100 dolara karşılık ortalama 1.900 dolar geri dönüş demekti.
Yani piyango, o özel haftalarda tamamen bir “Beklenen kâr” makinesine dönüşüyordu.
Kumar, matematiksel bir yatırıma evrilmişti.
Jerry önce sistemi tek başına denedi. 3.600 dolar yatırdı, 6.300 dolar aldı.
Bir sonraki sefer 8.000 dolar yatırdı ve parasını neredeyse ikiye katladı.
Bu bir şans değildi; bu, “Devletin kendi eliyle yarattığı yasal bir sistem hatasıydı.”
Durumu onlarca yıllık eşi Marge'a açtığında, Marge bir süre sessiz kaldı.
Kocasına baktı ve o tarihi cümleyi kurdu: “Ben de sayıları görüyorum.”
Bu andan itibaren emekli çift, profesyonel birer “Piyango yatırımcısı” oldu.
“GS Investment Strategies” adında yasal bir şirket kurdular.
Çocuklarını, torunlarını, yakın dostlarını ve kasabadaki komşularını bu şirkete ortak ettiler.
Amaç büyüktü…
Çünkü ne kadar çok bilet alırlarsa, istatistiksel risk o kadar sıfırlanıyor ve kazanç garanti hale geliyordu.
Günde 10 saat bilet ayıklamak ve piyangoyu yenmek, sadece formülü bulmaktan ibaret değildi; arkasında inanılmaz bir fiziksel emek vardı.
Michigan eyaleti “Winfall” oyununu kapatınca, Selbee çifti pes etmedi.
Benzer bir açığı olan “Cash WinFall” oyununu oynamak için Massachusetts eyaletine, yüzlerce kilometre uzağa arabayla seyahat etmeye başladılar.
Rolldown haftalarında motellere kapanıyorlardı.
Makinelerin başında saatlerce yüz binlerce bilet basıyor, ardından o köhne motel odalarında günde 10 saat boyunca 360.000 bileti tek tek, elleriyle kontrol ediyorlardı.
Bu, kelimenin tam anlamıyla bir “Bilet fabrikası işçiliğiydi.”
Bu döngü tam 9 yıl sürdü.
Sonuç olarak toplamda 26 milyon dolarlık ciro yaptılar.
Vergiler ve masraflar düşüldükten sonra 8 milyon dolara yakın net kâr elde ettiler...
Evlerin tadilatı, torunların eğitim masrafları ve kasabaya yapılan yardımlar...
Peki devlet bunu nasıl fark etmedi? Aslında MIT (Massachusetts Teknoloji Enstitüsü) öğrencileri de aynı açığı fark edip oynamaya başlayınca, Boston Globe gazetesi durumu ortaya çıkardı.
Büyük bir soruşturma açıldı.
Ancak eyalet yetkililerinin ve müfettişlerin vardığı sonuç netti:
“Selbee çifti hiçbir hile yapmamıştı, hiçbir kuralı çiğnememişti. Sadece sistemi, onu tasarlayanlardan daha iyi okumuşlardı.”
Hatta bu süreçte devlet, basılan milyonlarca bilet sayesinde 120 milyon dolarlık devasa bir vergi ve bilet geliri elde etmişti.
Yani günün sonunda herkes kazanmıştı. .
Bir eyalet yetkilisinin de dediği gibi: “Bu insanların yasal bir şekilde piyangoyu böyle yenebilmesi beni tamamen şaşırttı.”
Bu olay meydana çıkınca birilerinin ilgisini çekti.
Bu muazzam hikaye, başrollerini Bryan Cranston ve Annette Bening’in paylaştığı “Jerry and Marge Go Large” filmiyle 2022 yılında ölümsüzleşti.
Jerry ve Marge Selbee, sistemin açığını bularak milyarder olmadılar, hırslarına yenilip dünyayı ele geçirmeye de çalışmadılar.
Onlar, sistemin kendi kurallarıyla, sadece matematik ve dürüst emek kullanarak Amerikan rüyasını yeniden yazan iki tonton emekli olarak tarihe geçtiler.
Çünkü bazen en büyük hazine, “Parayı bulduktan sonra da değişmemektir…”
Bizim Temel de bunlardan biriymiş meğer..
Temel’e büyük ikramiye çıkmış.
Üç ay sonra bakkal, kasap ve borçlu olduğu diğer esnaf, Temel’i yolda çevirmişler ve:
“Ula Temel sana ikramiye çıktığı halde üç aydır neden borcunu ödemiyorsun?” diye sormuşlar.
Temel gayet rahat cevaplamış:
“Zengin oldu da değişti demesinler diye” demiş.
FOLİK ASİT KUŞAĞI
Hani o sokakta görseniz cin gibi bakan, eline tableti verdiğinizde saniyeler içinde şifreyi çözen, laf dalaşına girdiğinizde sizi pişman eden o “Yeni nesil veletler” var ya... İşte onlar aslında bir laboratuvar titizliğiyle, bilinçli bir planlamanın eseri olarak hayatımıza girdiler.
Hikayenin aslı şu:
Eskiden hamilelik süreci biraz “Nasip kısmet” çizgisinde ilerler ve anneler, sokakta koşturan, dizleri kabuk bağlayan çocuklar doğururdu. Sonra tıp dünyası bir şey fark etti: “Folik Asit.”
90’ların sonundan itibaren hamile kadınlar, daha bebekleri anne karnına düşmeden bu mucizevi takviyeyi almaya başladılar.
Sonuç ne mi oldu?
Demir gibi sinir sistemine, zehir gibi bir zekâya sahip, ama asla ele avuca sığmayan, yerinde duramayan yepyeni bir çocuk prototipi doğdu!
Biz de toplum olarak bu ultra zeki, yerinde duramaz kuşağı anlamlandırmak için hemen masanın başına geçtik ve başladık onları harflerle kategorilere ayırmaya:
X Kuşağı (Gelenekçiler): Teknolojiyi sonradan gören, sabırlı, analog dünyanın son temsilcileri. Onlar dünyayı kurallara göre oynamayı öğrendiler.
Y Kuşağı (Geçiş Nesli): İnternetin doğuşuna şahit olan, hem sokak oyunlarını bilen hem de plazalarda kaybolan arada kalmışlar ordusu.
Z Kuşağı (Gözünü Ekranla Açanlar): İşte folik asit etkisinin yavaş yavaş zirveye ulaştığı, sorgulayıcı, otorite tanımayan, hıza tapan nesildi bu…
“Bizim zamanımızda...” dediğiniz anda gözlerini devirenler tam olarak bunlar.
Alfa Kuşağı (Şimdiki Gerçek Veletler): Z kuşağını bile mumla aratan, tamamen yapay zekâ ve dijital dünyanın içine doğmuş, o “Ele avuca sığmaz” tanımının sözlük karşılığı olan küçük dâhiler.
Şimdiki çocukların zekâ katsayısı kesinlikle çok yüksek.
Ancak bu yüksek zekâ ve enerji, yanında devasa bir “Odaklanma sorunu” ve “Sabırsızlık” da getiriyor.
Dünya onlar için çok yavaş!
Ele avuca sığmamalarının, kurallara isyan etmelerinin sebebi tam olarak bu:
Onların işletim sistemi, bizim eski dünya kurallarımızla uyumlu çalışmıyor.
Onlar kendi kurallarıyla yeni bir dünya inşa ediyorlar.
Patron, bilgisayar mühendislerinden birinin evine telefon eder ve karşı taraftan fısıldayan bir çocuk sesi duyulur:
“Alo”
“Baban evde mi?”
“Evet.”
“Onunla konuşabilir miyim?”
“Hayır.”
“Peki annen evde mi?”
“Evet.”
“Peki onunla konuşabilir miyim?”
Çocuk yine fısıldayarak:
“Hayır!”
“Orada başka kimse var mı?”
“Evet bir polis memuru var!”
Buna bir anlam veremeyen patron sorar:
“Memur beyle konuşabilir miyim?”
“Hayır şu anda meşgul!”
“Neyle meşgul?”
Çocuk fısıldayarak cevaplar:
“Annemle, babamla ve itfaiyeci amcalarla konuşuyor.”
Meraklanan ve endişelenen patron, telefondan gittikçe artan bir gürültü duyar:
“Bu ses de ne?”
Çocuk hala fısıldayarak:
“Arama kurtarma timi geldi!”
Patron merakı içinde:
“İyi de neyi arıyorlar?”
Küçük çocuk hala fısıldayarak ve kıkırdayarak cevap verir:
“Beni.”