Şu yaşadıklarımızı bir masalda anlatsalar, "Haydi canım bu kadar da olmaz" derdik.

Ben bir oyunumun senaryosunda yaşananları işleseydim bana, "Amma da abartmışsın" derlerdi.

Hepsini bir kenara bırakın;

İnsan rüyasında görse inanmaz…

Sosyal medyada birisi derlemiş bunları.

Ben de size aktarıverdim.

Önce okuyun bakalım da yaşadıklarımızı hatırlayın…

"Her sene ülkenin en güvenilir insanı seçilen kişi dolandırıcı çıkıyor…"

"Ülkeye ucuz et getirmekle görevli kişi Macaristan'da şirket kurup devlete et satıyor…"

13 seçim kaybeden adam, ilk seçimde kazanacak adamın yerine geçip, içimizdekileri ayıklanıp, "Kazanacağız" diyor…

Adliyede değerli eşyaları emanet ettiğimiz emanetçi kişi, her şeyi çalıp kaçıyor…

Ülkenin ticaretini kontrol eden kişi, kendi şirketinden devlete fahiş fiyata dezenfektan satıyor…

Bebekleri emanet ettiğimiz doktor, para için bebekleri öldürüyor…

Depremde çadır dağıtmakla görevli kurum, çadır satıyor…

Sınavları güvenli ve adil yapmakla görevli olan adam, soruları sızdırıyor…

"Çocuklar iyi eğitim alsın" diye emanet edilen vakıf, çocukları taciz ediyor…

Maçın kurallara uygun oynanmasını sağlayacak adamlar, bahis oynuyor…

Kamu yararı gütmesi gereken banka genel müdürü, rüşvet alıyor…

Meclis kürsüsünde yemin eden adamlar, mecliste sahte oy kullanıyor…

310 bin lira vekil maaşı adam, fakirlik kâğıdı alıyor…

"O partiye geçersem namussuzum, şerefsizim diyen" belediye başkanları, o partiye geçip geridekilere, "Namussuz, şerefsiz" diyor.

Belediyenin görev için hizmet pasaportu verdiği kişiler, yurtdışına çıkıp geri dönmüyor….

Belediye başkanı, ülkeye kaçak insan sokuyor…

Milletvekilinin oğlu resmi araçla yasaklı madde ticareti yapıyor…

Ülkedeki tüm çocukların eşit eğitim almasından sorumlu kişi, çocuk işçileri marifet diye sunuyor…

Liyakati ve adaleti öğretecek üniversitenin rektörü sülalesini işe alıyor…

Tarım ve hayvancılığı arttırması gereken kurum, ülkesinde ekilmeyen yüzlerce arazi dururken Sudan'dan, Venezuela'dan tarım arazisi kiralıyor…

Halka israfın günah olduğunu anlatan adam, "Bana Audi'yi çok gördüler" diye sitem ediyor…

Nasıl hatırladınız mı?

Neler olmuş, neler?

"Daha da neler olacak?" diye sorsam hiç kimse "Olmaz yahu!" diye itiraz etmez.

Görüldüğü üzere memleket ne hale geldi.

Paylaşılan bu yazının altında da Maksut Feryadi'nin türküsünden alınmış şu dip not vardı:

"Bu ne kalleş zamandır,

Kime güveneceksin kime?"

KİM OY VERİYOR?

Öyle ya, ülkede herkes iktidardan şikâyetçi.

"Elim kırılsın bir daha oy vermem" diyen dolu.

Ama anketler öyle demiyor.

Oy sayısı hatırı sayılır çoğunlukta.

Türkiye'de seçimlerden sonra en çok duyulan cümlelerden biri şudur:

"Herkes şikâyet ediyor ama seçimde yine aynı sonuç çıkıyor."

Kahvehanede oturun...

Otobüse binin...

Pazara çıkın...

Sosyal medyaya bakın...

Şikâyet etmeyen neredeyse yok.

Emekli geçinemediğini söylüyor.

Memur maaşından yakınıyor.

İşçi enflasyondan şikâyetçi.

Esnaf siftahsız dükkân kapattığını anlatıyor.

Asgari ücretli ayın sonunu getiremiyor.

Ev sahibi kiracıdan, kiracı ev sahibinden dertli.

Çiftçi maliyetlerden bunalmış.

İş dünyası finansmana ulaşamamaktan yakınıyor.

Peki o zaman insanın aklına şu soru geliyor:

"Bu kadar şikayetçi varsa;

AK Parti'ye kim oy veriyor?"

Bu soruya sloganlarla değil, elimizdeki rakamlarla bakalım.

YSK verilerine göre Türkiye'de 61 milyon 466 bin 110 kayıtlı seçmen bulunuyor.

2024 yerel seçimlerinde sandığa gidenlerin sayısı ise 48 milyon 257 bin 311 kişi oldu.

Yani yaklaşık 13 milyon seçmen oy kullanmadı.

Bu ilk önemli veri.

Çünkü seçim sonuçlarını yalnızca oy verenler belirliyor.

Şimdi toplumun büyük kesimlerine bakalım.

Türkiye'de 16 milyon 997 bin emekli var.

Buna yaklaşık 5 milyon dul ve yetim aylığı alan kişi eklendiğinde sosyal güvenlik sisteminden gelir elde eden insan sayısı 20 milyonu aşan çok büyük bir topluluğa ulaşıyor.

Bu grubun önemli bir kısmının ekonomik sıkıntılar yaşadığı kamuoyu araştırmalarına ve gündelik hayata da yansıyor.

Kamuda çalışanlara bakalım.

Toplam kamu personeli sayısı 5 milyon 342 bin 254.

Bunun yaklaşık 4 milyonu memur ve sözleşmeli personel, 1 milyon 379 bini kamu işçisi.

Sendikalı memur sayısı ise 2 milyon 403 bin.

Memurların da uzun süredir maaşlarının alım gücü konusunda eleştirileri bulunuyor.

Özel sektörde ise tablo daha büyük.

Yaklaşık 15 milyon 892 bin ücretli çalışan var.

Bunların 11 milyon 520 bini SSK'lı işçi.

Sendikalı işçi oranı yalnızca %14.

Enflasyon karşısında ücretlerin erimesi bu kesimin de temel gündemi.

Esnaflar mı?

Türkiye'de 2 milyon 287 bin esnaf bulunuyor.

Yaklaşık 2 milyon 547 bin iş yeri faaliyet gösteriyor.

Artan kira, enerji ve vergi yükü nedeniyle esnafın da sıkıntıları sıkça gündeme geliyor.

Göç konusu da siyasetin önemli başlıklarından biri.

Resmî verilere göre Türkiye'de yaklaşık 4,5 milyon kayıtlı yabancı bulunuyor.

Ancak bunların büyük çoğunluğu oy kullanamıyor.

Son on yılda vatandaşlık alan göçmenlerden seçmen yaşında olduğu tahmin edilenlerin sayısı yaklaşık 170 bin.

2024 seçimlerinde yeni vatandaş oyunun 150-180 bin civarında olduğu tahmin ediliyor.

Dolayısıyla seçim sonucunu tek başına bunun belirlediğini söylemek doğru olmaz.

Şimdi rakamları yan yana koyunca ilginç bir tablo ortaya çıkıyor.

Emekliler...

Memurlar...

İşçiler...

Esnaf...

Asgari ücretliler...

Kamu çalışanları...

Hemen her kesim ekonomik sıkıntılarını dile getiriyor.

Buna rağmen seçimlerde iktidar hâlâ milyonlarca oy alabiliyor.

Peki neden?

Burada tek bir cevap yok.

Bazı seçmenler ekonomik memnuniyetten değil, güvenlik kaygısıyla oy verebilir.

Bazıları dış politikayı öncelikli görebilir.

Bazıları muhalefeti yeterli alternatif olarak görmeyebilir.

Kimileri ideolojik veya kimlik temelli tercihte bulunabilir.

Parti teşkilatlarının sahadaki örgütlenmesi, aday tercihleri, yerel dinamikler ve seçmenin istikrar beklentisi de oy davranışını etkileyebilir.

Yani "Şikâyet ediyorum" demek ile "Oyumu değiştiriyorum" demek her zaman aynı şey değildir.

Siyaset biliminin yıllardır söylediği gerçek de budur.

"Seçmen, sadece cebiyle değil; kimliği, güven duygusu, beklentileri ve alternatiflere ilişkin değerlendirmesiyle de oy verir."

Peki önümüzdeki seçim ne gösteriyor?

Eğer ekonomik sorunlar devam eder...

Muhalefet seçmeni ikna eden ortak bir program ortaya koyabilirse...

Sandığa gitmeyen yaklaşık 13 milyon seçmenin bir bölümü oy kullanmaya karar verirse...

Türkiye'de seçim dengeleri yeniden değişebilir.

Ancak bunun tersi de mümkündür.

Muhalefet seçmene güven veremezse, mevcut iktidar önemli ölçüde desteğini koruyabilir.

Son günlerde en çok tartışılan başlıklardan biri de "Anayasa değişikliği."

Acaba Anayasa değiştirilerek iktidar sonsuza kadar korunabilir mi?

Demokratik hukuk devletlerinde hiçbir siyasi iktidar hukuken "Sonsuza kadar" garanti altına alınamaz.

Anayasa değişiklikleri de yürürlükteki anayasal usullere ve demokratik meşruiyet kurallarına tabidir.

Türkiye'de Anayasa değişikliği için TBMM'de nitelikli çoğunluk gerekir; bazı durumlarda değişiklik halkoyuna sunulur.

Son sözü yine anayasal süreç ve gerektiğinde seçmen söyler.

Tarih gösteriyor ki, hiçbir siyasi hareket yalnızca hukuk metinleriyle kalıcı olmaz.

Kalıcılığı belirleyen asıl unsur toplumun desteğidir.

Bu rakamlara bakınca toplumun çok geniş kesimlerinin "Ekonomik baskı" altında olduğunu gösteriyor.

Ancak aynı rakamlar, bu durumun tek başına seçim sonucunu belirlemediğini de hatırlatıyor.

Asıl soru belki de şudur:

Türkiye'de seçmen gerçekten mevcut iktidarı mı tercih ediyor, yoksa henüz kendisini ikna edecek daha güçlü bir alternatifi mi göremiyor?

Bu sorunun cevabını;

Ne anket şirketleri,

Ne de köşe yazarları verebilir.

Onu belki "Sessizce geldiği söylenen dip dalga" sandıkta söyleyecektir.

TAYTTAN KRİZ ÇIKAR MI?

Soru: "Bir Vali tayt giyer mi?"

Son günlerde memleketin en hararetli tartışmalarından biri bu oldu.

Ardahan Valisi Mehmet Fatih Çiçekli'nin spor yaparken çekilmiş görüntüleri üzerinden günlerce yorum yapıldı.

Ardından da görevden alınmasıyla ilgili haberler gündeme geldi.

Tartışma büyüdü; kimileri "Vali böyle giyinir mi?" dedi,

Kimileri de, "Mesai dışında istediğini giyer." görüşünü savundu.

Aslında burada önce şu soruyu sormamız gerekiyor:

O görüntüler ne zaman çekildi?

Eğer vali resmi görevi sırasında, makamını temsil ederken, devlet ciddiyetine aykırı bir kıyafetle kamuoyu önüne çıkmış olsaydı, elbette bunun tartışılması normal olurdu.

Devlet makamlarının temsil ettiği bir vakar vardır.

Ama mesele mesai saati bittikten sonra yapılan kişisel bir spor faaliyeti ise, iş değişir.

Çünkü devlet memuru olmak, insan olmaktan vazgeçmek değildir.

Valiler de yürüyüş yapar.

Koşar.

Bisiklete biner.

Yüzmeye gider.

Spor kıyafeti giyer.

Bunun adı hayatın doğal akışıdır.

Konuyu en sert biçimde gündeme taşıyan isimlerden biri CHP Ardahan Milletvekili olmuştu.

İnsan ister istemez düşünüyor:

Türkiye'nin konuşacak başka meselesi kalmadı mı?

Ekonomi...

İşsizlik...

Emeklilerin geçim sıkıntısı...

Tarımın sorunları...

Deprem hazırlıkları...

Eğitim...

Sağlık...

Hepsi çözülmüş de şimdi valinin taytı mı kaldı?

Siyasetin, toplumun gerçek gündeminden bu kadar uzaklaşması düşündürücü.

Bir başka tehlike ise sosyal medya kültürü...

Artık insanlar bir yöneticinin yaptığı işe değil,

Giydiği ayakkabıya...

Saatine...

Tişörtüne...

Yediği yemeğe...

İçtiği kahveye...

Baktığı yere kadar her şeyi tartışıyor.

Kıyafetler üzerinden karakter analizi yapılıyor.

Bir fotoğraf üzerinden hüküm veriliyor.

Oysa kamu görevlileri yaptıkları hizmetle değerlendirilmelidir.

Bir vali başarılı mı?

Şehrine katkı sağlıyor mu?

Vatandaşın sorununu çözüyor mu?

Asıl sorulması gereken bunlar.

Elbette kamu görevinde bulunan herkes bulunduğu makamın ağırlığını bilmelidir.

Kamuoyu önündeki davranışlarında ölçülü olması beklenir.

Fakat ölçülülük başka şeydir; insanların özel hayatına, spor yaparken giydiği kıyafete kadar müdahale etmek başka şey.

Bu çizgiyi kaybettiğimiz gün, kimsenin özel alanı kalmaz.

Bugün vali...

Yarın öğretmen...

Ertesi gün doktor...

Sonra belediye başkanı...

En sonunda sıradan vatandaş...

Herkes birbirini kıyafeti üzerinden yargılamaya başlar.

Toplumların çöküşü bazen büyük olaylarla başlamaz.

Asıl tehlike, enerjisini gerçek sorunlardan çekip sembolik tartışmalara harcamaya başladığında ortaya çıkar.

Bir ülke; üretimi, eğitimi, adaleti, bilimi konuşmayı bırakıp insanların ne giydiğini konuşmaya başlıyorsa, dönüp kendine şu soruyu sormalıdır:

Biz gerçekten doğru meseleleri mi tartışıyoruz?

Çünkü bazen mesele bir valinin taytı değildir.

Mesele, koskoca ülkenin gündeminin bir tayta sıkışıp kalmasıdır.