Dün 20 Temmuz'du...

Takvim yaprakları her yıl bu tarihi gösterdiğinde, Akdeniz'in ortasındaki bir ada yeniden hafızalara geliyor.

Kıbrıs...

Bugün iki halkın ayrı yönetimler altında yaşadığı bu ada, aslında uzun yıllar boyunca kan, gözyaşı ve büyük acıların yaşandığı bir coğrafyaydı.

Adadaki Rum milliyetçilerinin en büyük hedefi, Kıbrıs'ı tamamen Yunanistan'a bağlamaktı.

Bu hedefin adı "Enosis" idi.

Ancak, Ada üzerinde yaşayan Türklerin varlığı ise bu planın önündeki en büyük engel olarak görülüyordu.

1955 yılında kurulan "EOKA" adlı silahlı örgüt, Enosis hedefi doğrultusunda Türk köylerine saldırılar düzenlemeye başladı.

Bombalar patladı.

Evler yakıldı.

İnsanlar kaçırıldı.

Masum siviller öldürüldü.

Kıbrıs Cumhuriyeti'nin ilk Cumhurbaşkanı "Başpiskopos III. Makarios", zaman zaman uzlaşmacı söylemler kullansa da, Rum tarafında Enosis fikrini tamamen ortadan kaldırmadı.

1963 yılında hazırladığı ve Türk toplumunun anayasal haklarını önemli ölçüde azaltmayı amaçlayan değişiklik önerileri, iki toplum arasındaki dengeyi bozdu.

Türklerin bu önerileri kabul etmemesi üzerine "Kanlı Noel" olarak bilinen saldırılar başladı.

Yüzlerce Türk öldürüldü.

Yüzlerce ev yakıldı.

On binlerce Türk, köylerini terk etmek zorunda kaldı.

Kıbrıs'ta yaşanan vahşetin sembolü hâline gelen olaylardan biri de "Muratağa, Sandallar ve Atlılar katliamları" kadar hafızalara kazınan "Binbaşı Doktor Nihat İlhan'ın ailesine yapılan saldırıydı"

21 Aralık 1963...

Rum silahlı grupları Lefkoşa'daki eve saldırdı.

Doktor Nihat İlhan görevdeydi.

Evde ise eşi Mürüvvet Hanım ile çocukları Murat, Kutsi ve Hakan vardı.

Anne, çocuklarını kurtarmak için banyodaki küvete sakladı.

Fakat saldırganlar evi bastı.

Anne ile üç küçük çocuk, küvetin içinde kurşun yağmuruna tutuldu.

O küvet...

Bugün hâlâ Kıbrıs'ta insanlığın utancı olarak ziyaret edilen sessiz bir tanıktır.

Bir fotoğraf...

Bir küvet...

Ve vicdanlarda hiç dinmeyen bir sızı olarak yüreklerde yer etti...

Türkiye, 1960 Garanti Antlaşması'nın verdiği "Garantörlük" çerçevesinde gelişmeleri yakından izliyordu.

Yıllarca diplomasi denendi.

Uluslararası girişimler yapıldı.

Ancak Türk toplumuna yönelik saldırılar tam anlamıyla sona ermedi.

15 Temmuz 1974'te Yunanistan'daki askerî cunta, "Nikos Sampson" öncülüğünde Makarios'a karşı darbe yaptırdı.

Amaç açıktı.

Enosis'i artık fiilen gerçekleştirmek...

Bu gelişme, Türkiye açısından Garanti Antlaşması'nın ihlal edildiği anlamına geliyordu.

Artık beklemenin bir anlamı kalmamıştı.

Londra'da yapılan diplomatik görüşmeler sonuç vermedi.

Türk heyetinde bulunan "Dışişleri Bakanı Turan Güneş", Ankara'ya gönderdiği şifreli mesajla tarihe geçen cümleyi söyledi:

"Ayşe tatile çıksın."

Bu söz aslında bir aile mesajı değildi.

"Harekât emriydi."

Türkiye artık müdahale edecekti.

20 Temmuz 1974 sabahı başlayan Barış Harekâtı, durup dururken yapılmış bir askerî müdahale değildi.

Sabaha karşı...

Türk savaş uçakları gökyüzünde belirdi.

Paraşütçüler Gönyeli bölgesine inmeye başladı.

Amfibi birlikler Girne kıyılarından karaya çıktı.

Türk Silahlı Kuvvetleri, Garanti Antlaşması'ndan kaynaklanan müdahale hakkını kullanarak Kıbrıs Barış Harekâtı'nı başlattı.

İlk aşamada Girne ile Lefkoşa arasında bir koridor oluşturuldu.

Ateşkes görüşmeleri sonuçsuz kalınca;

14 Ağustos'ta ikinci harekât gerçekleştirildi.

Bugünkü kuzey sınırları büyük ölçüde bu safhada şekillendi.

1983 yılında;

"Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti" ilan edildi.

Bazı devletler ve bölgeler geçmişte farklı düzeylerde temaslar kurmuş, temsilcilikler açmış veya çeşitli alanlarda iş birliği geliştirmiş olsa da uluslararası hukuk bakımından tam diplomatik tanıma gerçekleşmemiştir.

Kıbrıs meselesi, tek cümleyle anlatılabilecek kadar basit değildir.

Adada hem Kıbrıslı Türkler hem de Kıbrıslı Rumlar büyük acılar yaşamıştır.

Ancak 20 Temmuz 1974'e giden yolu anlamak için, yıllarca süren saldırıları, "Enosis hedefini, EOKA'nın şiddetini, Kanlı Noel'i ve Türk toplumunun maruz kaldığı trajedileri" görmezden gelmek de mümkün değildir.

Bugün Kıbrıs'ın kuzeyinde yaşayan yüz binlerce insan, 20 Temmuz'u yalnızca bir askeri harekât olarak değil; var olabilmenin, güven içinde yaşayabilmenin ve gelecek kurabilmenin dönüm noktası olarak hatırlamaktadır.

Aradan 52 yıl geçti.

Ama tarihin bize hatırlattığı gerçek değişmedi:

Barışın kıymeti, savaşın ve acının yaşandığı topraklarda çok daha iyi anlaşılır…

Tanınma:

Uluslararası toplumun büyük çoğunluğu, adanın güneyindeki devleti "Kıbrıs Cumhuriyeti (Republic of Cyprus)" (Bize göre Güney Kıbrıs Cumhuriyeti) olarak tanınmaktadır.

Bu devlet, 1960 yılında kurulan ve uluslararası alanda Kıbrıs'ın hükümeti olarak kabul edildi.

Kuzey Kıbrıs Türkiye Cumhuriyeti görmezlikten gelinmiştir.

Birleşmiş Milletler'e üye yaklaşık 193 ülkenin tamamına yakını Güney Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanımaktadır.

Güney Kıbrıs Cumhuriyeti, Birleşmiş Milletler üyesidir.

2004 yılından beri Avrupa Birliği üyesidir.

Ayrıca Avrupa Konseyi, İngiliz Milletler Topluluğu (Commonwealth) ve birçok uluslararası kuruluşun üyesidir.

Buna karşılık:

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni (KKTC) resmî olarak tanıyan tek BM üyesi ülke Türkiye'dir.

1983'te bağımsızlığını ilan eden KKTC'nin tanınmamasında, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin 541 (1983) ve 550 (1984) sayılı kararları etkili olmuştur.

Bu kararlarda, devletlere KKTC'yi tanımama çağrısında bulunmuştu.

DAHA NELER GÖRECEĞİZ?

Ekonomide tablo bildiniz gibi değil.

Gittikçe ağırlaşıyor.

Haberlerde, köşe yazılarında açık açık yazılıyor:

"İlk altı ayda devletin yalnızca faize ödediği para 1 trilyon 464 milyar lira."

Mesela bu rakamın büyüklüğünü anlatmak için, "25 tane Avrasya Tüneli eder" denmiş.

Vergiler artıyor.

Harçlar artıyor.

Dolaylı vergiler büyüyor.

Vatandaş kemer sıkıyor.

Ama bütçenin en büyük kalemlerinden biri faiz ödemeleri olmaya devam ediyor.

Bu tablo doğal olarak siyaseti de etkiliyor.

Bugün yapılan hemen her araştırmada iktidarın oy kaybettiği görülüyor.

Elbette araştırmaların hepsi aynı sonucu vermiyor.

Hatta sosyal medyada dolaşan bazı anketler açıkça kurgu veya kaynağı belirsiz içerikler olabiliyor.

Fakat genel eğilim, iktidarın geçmiş seçimlere göre daha zor bir siyasi ortamla karşı karşıya olduğunu gösteriyor.

İşte tam bu noktada asıl soru ortaya çıkıyor:

İktidar seçim sandığını mevcut şartlarda ne kadar rahat karşılayabilir?

Bu sorunun kesin cevabını bugün kimse veremez.

Ancak siyasette sıkça tartışılan bazı ihtimaller bulunuyor.

CHP içindeki ayrışmaların derinleşmesi,

Muhalefetin bölünmesi,

Belediye yönetimlerine yönelik hukuki süreçlerin artması,

Bazı siyasetçiler hakkında soruşturmalar açılması,

Seçim takviminin ertelenmesine veya anayasal değişikliklere ilişkin tartışmaların gündeme gelmesi,

Anayasa değişikliği için referandum seçeneklerinin konuşulması...

Bunların hangisinin gerçekleşeceğini bugünden söylemek mümkün değildir.

Çünkü bunlar olasılık ve siyasi senaryodur, gerçekleşmiş olay değildir.

Ancak şu gerçek değişmiyor:

Ekonomi düzelmeden siyasetin düzelmesi de kolay görünmüyor.

Vatandaşın cebindeki yangın söndürülmeden seçim atmosferi değişmiyor.

Çarşıdaki fiyat, sandıktaki tercihi etkiliyor.

Bugün Türkiye'nin en büyük siyasi problemi aslında ekonomidir.

Çünkü insanlar artık ideolojiden önce pazardaki etikete bakıyor.

Ve tarih bize şunu defalarca göstermiştir:

Ekonomiyi düzeltemeyen iktidarlar, siyasi gündemi ne kadar değiştirirse değiştirsin, sonunda yine vatandaşın cüzdanıyla yüzleşmek zorunda kalırlar.

Bu nedenle önümüzdeki dönemde siyasi tartışmaların sertleşmesi mümkündür.

Ancak hangi siyasi gelişmenin yaşanacağı veya belirli adımların atılacağı konusunda kesin hüküm vermek için elde doğrulanmış bilgi bulunmamaktadır.

Bu nedenle gerçekleşmiş olaylarla olası senaryoları birbirinden ayırmak, sağlıklı bir değerlendirme yapmanın temel şartıdır.

ŞİŞEYİ DEĞİL,

AMACI KAÇIRIYORUZ!

Türkiye'de "Depozito İade Sistemi" başladı.

Yani şişeleri topluyorsunuz, sisteme veriyorsunuz, paranızı alıyorsunuz.

Ama daha ilk günlerden tartışmalar da peşinden geldi.

Meğer elinize geçen her plastik şişe para etmiyormuş!

Neden mi?

Çünkü;

Şişenin üzerinde "DOA Amblemi" olacakmış...

"Kodu eksiksiz" bulunacakmış...

"Ezilmemiş" olacakmış...

"Yırtılmamış, deforme olmamış" olacakmış...

Bir de üstüne, günde en fazla "200 adet şişe" teslim edebilecekmişsiniz.

Kurallar tek tek okununca kulağa mantıklı gelebilir.

Ancak iş uygulamaya gelince insanın aklına ister istemez başka sorular geliyor.

Bir vatandaş düşünün...

Belki günlerce sokaktan, parktan, sahilden plastik şişe toplamış.

Çuvalları doldurmuş. "Hem çevre temizlensin hem de üç beş kuruş kazanayım" diyerek makinenin başına gitmiş.

Makine ne diyor?

"Bu olmaz!"

"Bunda DOA kodu yok!"

"Bu ezilmiş!"

"Bu büzülmüş!"

"Bu sisteme kayıtlı değil!"

Ve vatandaş, çuvallar dolusu şişeyle geri dönüyor.

İşte tam burada insanın içini kemiren soru şu:

Şimdi bu insan o çuvallar dolusu şişeyi ne yapacak?

Umarım öfkeye kapılıp bir dere kenarına, ormana ya da denize boşaltmaz.

Çünkü sistemin amacı çevreyi temizlemekse, çevreyi temizlemek için emek veren insanı cezalandırmamak gerekir.

Elbette herkes kabul eder; depozito sistemi belli bir standarda dayanmalıdır.

Sahteciliğin önüne geçilmeli, sistem suistimal edilmemelidir.

Ama meseleye sadece makinenin okuyacağı kod olarak bakarsanız, ormanı şişelerden göremezsiniz.

Bugün üzerinde DOA amblemi bulunmayan milyonlarca plastik şişe hâlâ doğaya karışıyor.

O şişe çevreyi kirletirken üzerinde amblem olup olmaması doğa için hiçbir şey ifade etmiyor.

Denize düşen plastik şişe, "Benim üzerimde DOA kodu yok" demiyor.

Ormanda yıllarca çürümeyen pet şişe, "Ben depozitolu değilim" diye doğaya daha az zarar vermiyor.

Doğa için hepsi aynı atık.

O hâlde çevreyi korumayı hedefleyen bir sistemin, ilk etapta vatandaşın hevesini kıracak kadar katı olmaması gerekir.

Bir başka tartışma konusu da günlük 200 adet sınırı...

Eğer bir kişi gerçekten çevreden yüzlerce şişe toplamışsa, neden ertesi güne kalmak zorunda bırakılsın?

Neden sistem, çevreyi temizleyen insanı bekletsin?

Asıl teşvik edilmesi gereken davranış bu değil mi?

Depozito sistemi, sadece para dağıtan bir mekanizma değildir.

Aynı zamanda bir çevre politikasıdır.

Çevre politikalarının temel amacı ise insanları sisteme dahil etmek, onları çevreyi korumaya teşvik etmektir.

Kurallar elbette olacaktır.

Ama kurallar, amacın önüne geçmemelidir.

Bazen öyle kurallar koyuyoruz ki, sonunda şişeyi kabul etmeyen bir sistem kuruyoruz; çevreyi koruyacak insanı da küstürüyoruz.

Ve insan ister istemez şu soruyu soruyor:

Biz gerçekten plastik şişeleri mi topluyoruz, yoksa sadece üzerindeki logoyu mu?

Çünkü;

Çevreyi korumanın ölçüsü, barkod değil; doğaya kazandırılan her bir şişedir.