Bugün 15 Temmuz…

Demokrasiden ayrılan bir milletin başına nelerin gelebileceğinin korkunç gerçeğidir…

Tarih: 15 Temmuz 2016...

Takvimlerde yalnızca bir tarih değildi tabi.

"Devletimizin içine sinsice yerleşen bir yapının" gerçek yüzünü bütün çıplaklığıyla gördüğü geceydi…

Ama o geceyi anlamak için yalnızca tek bir güne bakmak yetmez.

Ülkemizin yakın tarihinden bildiğimiz üzere darbeler bir gecede olmaz.

Yıllar süren hazırlıkların, sabrın, planlamanın ve sızmanın sonucunda ortaya çıkar.

İşte 15 Temmuz hikâyesi de tam burada başlıyor.

Fethullah Gülen ve cemaatinin etrafında şekillenen yapı ilk yıllarında kendisini;

Eğitim hareketi,

Yardım kuruluşu ve

Dini cemaat olarak tanıttı.

Açılan;

Dershaneler,

Okullar,

Yurtlar ve

Vakıflar sayesinde geniş bir insan ağı oluşturuldu.

Binlerce aile çocuklarını iyi bir eğitim alacakları düşüncesiyle bu kurumlara gönderdi.

Ama bu hedefin yalnızca eğitim olmadığı çok sonradan anlaşıldı.

Buralarda;

Devletin stratejik kurumlarında görev alacak kadrolar yetiştirilmeye başlandı.

Polis...

Asker...

Yargı...

Mülkiye...

İstihbarat...

Bürokrasi...

Her alanda sistemli bir kadrolaşma hedeflendi.

Yıllar boyunca yapılan "Sınav sorularının örgüt üyelerine önceden verildiğine ilişkin" çok sayıda dava açıldı.

Bu konuda mahkeme kararları verildi.

Bu yöntemlerle binlerce kişinin kamu kurumlarına yerleştirildiği ortaya çıktı.

Dışarıdan bakıldığında aynı devletin memurlarıydılar.

Fakat bağlı oldukları yer devlet değildi.

Emir komuta zincirleri farklıydı.

Devletin hiyerarşisinin yerine "Örgütün talimatlarını uygulayan kapalı bir yapı" oluşmuştu.

Türkiye bunu ilk kez tam anlamıyla fark edemedi.

Çünkü örgüt, bulunduğu her yerde kendisini "Hizmet hareketi" olarak tanıtıyor, toplumun güvenini kazanıyordu.

Yıllar ilerledikçe güç arttı.

Devletin kritik noktalarında etkileri hissedilmeye başlandı.

Ancak gerçek niyet, sahip olunan gücü paylaşmak değil; bütünüyle ele geçirmekti.

15 Temmuz 2016 gecesi ise yıllarca hazırlanan planın en açık hamlesi yapıldı.

"Türk Silahlı Kuvvetleri içine sızmış FETÖ mensubu askerler, anayasal düzeni ortadan kaldırmak amacıyla harekete geçti."

Köprüler kapatıldı.

Savaş uçakları Ankara semalarında alçak uçuş yaptı.

Helikopterlerden ateş açıldı.

Türkiye Büyük Millet Meclisi bombalandı.

Cumhurbaşkanlığı Külliyesi, Emniyet Genel Müdürlüğü, Özel Harekât Başkanlığı ve birçok stratejik nokta hedef alındı.

Tanklar şehirlerin caddelerine çıktı.

Silahlar bu milletin üzerine çevrildi.

Ancak hesap edemedikleri bir şey vardı.

Millet.

Milyonlarca insan, siyasi görüşü, yaşam tarzı ve dünya görüşü ne olursa olsun meydanlara çıktı.

Tankların önüne duranlar oldu.

Kurşunların karşısında geri çekilmeyenler oldu.

Polis görevini bırakmadı.

Ordunun darbeci olmayan mensupları anayasal düzenin yanında yer aldı.

Sivil vatandaşlar, darbe girişiminin başarıya ulaşmaması için canlarını ortaya koydu.

Ve

O gece 251 vatandaşımız şehit oldu.

Binlerce insan yaralandı.

Sabah olduğunda yalnızca bir darbe girişimi bastırılmamıştı.

Millet, sandıkla seçilmiş iradesine sahip çıkmıştı.

15 Temmuz'dan sonra FETÖ, Türkiye'de resmen silahlı terör örgütü olarak tanımlandı.

Devlet kurumlarında kapsamlı soruşturmalar yürütüldü; örgütle bağlantılı olduğu belirlenen çok sayıda kişi hakkında adli ve idari işlemler yapıldı.

Bugün de örgütün yapılanmasının tamamen ortadan kaldırılması için mücadele halen sürmektedir.

15 Temmuz bize elbette çok önemli bir ders verdi.

Devletin gücü yalnızca silahla korunmaz.

Liyakatle korunur.

Şeffaflıkla korunur.

Hukukun üstünlüğüyle korunur.

Demokratik kurumların güçlü olmasıyla korunur.

Hiçbir yapı, hiçbir grup, hiçbir kişi devletin üstünde görülemez.

Çünkü devlet; Belli bir zümrenin değil; 86 milyon vatandaşın ortak evidir.

15 Temmuz Milli Birlik ve Demokrasi Günü'nü anarken; o gece hayatını kaybeden tüm şehitlerimizi rahmetle, gazilerimizi minnetle anıyoruz.

Geçmişi unutmamak...

Aynı hataların tekrarına izin vermemek...

Demokrasiye, hukuka ve milli iradeye sahip çıkmak...

İşte 15 Temmuz'un bize bıraktığı en önemli miras budur.

İşte bu mirası da sürdürebilmek için Atatürk'ün bize gösterdiği yoldan da ayrılmamak gerekir.

Atatürk ne demişti?

Tarih: 30 Ağustos 1925, Kastamonu

"Efendiler ve ey millet!

Biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz.

En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır."

Devamında şunu da söyler:

"Medeniyetin emir ve talep ettiğini yapmak, insan olmak için yeterlidir."

Atatürk, dinin siyasete ve kişisel çıkarlara alet edilmesine sık sık karşı çıkmıştır.

"Din lüzumlu bir müessesedir.

Dinsiz milletlerin devamına imkân yoktur.

Yalnız şurası vardır ki din, Allah ile kul arasındaki bağlılıktır."

Bize bıraktığı en önemli ışık ise şudur:

"Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir."

GİRİŞLER

Arkadaşımın dükkânının önünden hızlı adımlarla geçiyordum, "Günaydın, hayırlı işler" dedim.

İşim acil olduğundan cevabını beklemeden devam ediyorum yürümeye.

Arkamdan fırlamış hemen kapıdan bağırdı; "Günaydın da, gel bakalım hele gazeteci kardeşim, işimiz var seninle!" dedi.

El mecbur döndük geriye.

"Nedir derdin hayırdır?" dedim.

Başladı anlatmaya:

"Geçen hanımla gidiyoruz şehirdışına doğru. Baktık ve gördük ki; Çanakkale'nin girişleri çok kötü yahu!"

"Nasıl yani?"

"Bursa'dan gel, önce mezarlık. Peşinden hapishane… Çevreden gel Adliye Sarayı karşılıyor seni…"

"!"

"Gel diğer taraftan gel hastaneler, camiler… Finalde kötü bir kavşak. Sonrasında bölge trafik 'Merhaba' diyor…"

"Eee!"

"Ne 'Eee' si? Güzelim şehrin girişleri böyle mi olmalı? Bir Hektor heykeli dikelim, bir Seyit Onbaşı heykeli olsun. Atatürk olsun, hatta Fatih Sultan Mehmet olsun… Bir şeyler yapalım bu girişlere…"

"Haklısın… Troya'dan dolayı Hektor, Çanakkale Savaşlarının kaderini değiştiren kahraman Seyit Onbaşı… Mustafa Kemal'in, Atatürk olduğu yer. Çanakkale'ye Kale yaparak ilk yerleşimini sağlayan ve tarihte çağ açan Fatih Sultan Mehmet yakışırdı tabi…"

"Yaz be kardeşim şunu. Belki okuyan olur, duyan olur. Biz de helal olsun deriz…"

PASTA

Gazetedeyim.

Yanımdaki arkadaş telefonunu uzatarak gösterdi:

Çanakkale'de iş yapmaya çalışan bir mekân sosyal medyada ilan vermiş.

Baktım ilana ve okudum

"Bir dilim pasta 400 lira…"

"Biliyorum burayı" dedi, "Çay da 40 lira…"

Düşündüm ve dedim ki:

"İki kişi birere pasta yese, 4 çay içseler?"

Arkadaşım cevapladı problemi:

"Bin lira…" ve sonra devamında dedi ki:

"İş olmamasından yakınıyormuş?"

"Bu yer nerede? Bağdat Caddesi'nde mi?" diye sordum.

"Hayır mahalle içinde" dedi.

"İş bilenin, kılıç kuşananın…" diye bir atasözü vardır.

Bence orada "Pasta" satacağına, "Su böreği" satsa daha çok iş yapar, daha çok para kazanır.

Pasta almak için şehrin diğer ucundan kimse gelmez o mekana ancak, kaliteli bir su böreği almak için Fizan'dan gelirler.

Bir başka konu da şuydu benim ilgimi çeken.

Birileri şehir dışında bir yer açmış, et satıyor.

Gayette ucuz ve hesaplı.

Aynı kişiler şehir içinde de açmış bir mekân.

Meraktan sordum;

"Şehir dışındaki yer ile burası aynı yer mi?"

"Evet" dedi.

"Peki" dedim, "Aynı fiyattan mı satıyorsunuz?" diye.

"Hayır" dedi.

Nedenini sormadım.

Yürüdüm.

Nasıl bir memleketteyiz?

Hangi kafayla iş yapıyoruz?

Anlayan beri gelsin…

DENİZ BİTTİ

Bizim gençlik yıllarımızda Çanakkale'den İstanbul'a gitmenin en güzel, en konforlu yolu karayolu değildi.

Denizdi...

İskeleye erkenden gelip, elimizde küçük bir bavulla Gemlik Vapuru'nu beklerdik.

Uzaktan önce bacası görünürdü.

Sonra düdüğü...

Ardından ağır ağır yanaşırdı iskeleye.

Geminin güvertesine çıktığınızda martılar çoktan peşinize takılmış olurdu.

Çayını yudumlayan yolcular...

Denizin kokusu...

Motorun ritmik sesi...

Marmara'nın ortasında ilerleyen o beyaz gemi...

Yolculuk sadece bir yerden bir yere gitmek değildi.

Yolculuğun kendisi başlı başına bir hatıraydı.

Bugün soralım:

Üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkede yaşıyoruz değil mi?

Peki İstanbul'dan İzmir'e neden düzenli yolcu gemisi yok?

Neden Antalya'ya denizden gidemiyoruz?

Neden Çanakkale'den İstanbul'a vapurla yolculuk artık sadece yaşlıların anlattığı bir anı haline geldi?

Uçak var.

Otobüs var.

Otoyol var.

Köprü var.

Ama deniz?

Sanki sadece seyretmemiz için var.

Oysa dünyanın birçok ülkesinde insanlar yüzlerce kilometrelik deniz yolculuklarını hâlâ tercih ediyor.

Hem turizm için...

Hem ulaşım için...

Hem de keyif için.

Biz ise denizi, yalnızca yazın plaj olarak kullanıyoruz.

Eskiden İstanbul'a gitmek isteyenler Gemlik veya Ayvalık Vapuru'na binerdi.

Sabah güvertede çay içilir...

Akşama doğru İstanbul silueti görünürdü.

Kimsenin acelesi yoktu.

Çünkü yolculuk da hayatın bir parçasıydı.

Şimdi ise herkes direksiyon başında.

Saatlerce trafikte...

Köprü kuyruğunda...

Otoban gişelerinde...

Stres içinde.

Belki daha hızlı gidiyoruz.

Ama daha güzel yolculuk etmiyoruz.

En acısı da şu...

Bugün böyle bir sefer başlatılsa binmeyecek insan bulmak zor olur.

Hafta sonu sadece denizin üzerinde çay içmek için bile insanlar bilet alır.

Çanakkale'den çıkıp Marmara'nın ortasında gün batımını seyrederek İstanbul'a ulaşmak...

İstanbul'dan İzmir'e gece gemisine binip sabah Kordon'da kahvaltı yapmak...

İzmir'den Antalya'ya denizden gitmek...

Bunlar hayal olmamalı.

Çünkü bunlar bizim coğrafyamızın en doğal ulaşım şekliydi.

Teknoloji ilerledi.

Köprüler yaptık.

Otoyollar yaptık.

Tüneller yaptık.

Ama denizi ulaşımdan çıkardık.

Belki de en büyük yanlışımız buydu.

Gemlik Vapuru, Ayvalık Vapuru sadece bir gemi değildi.

Bir kültürdü.

Bir hatıraydı.

Bir memleketin denizle kurduğu dostluğun adıdır.

Hala o dostluğu yeniden hatırlamanın zamanı gelmedi mi?

Hani diyorum;

GESTAŞ şu işe bir el atsa…