Bir üniversite iktisat profesörü, bir keresinde “Bütün bir sınıfı geçersiz kıldığını” söylemiş.

Sebebi ise, o sınıfın sürekli olarak, “Sosyalizmin işlevsel olduğunu, kimsenin fakir, kimsenin zengin olmaması gerektiğini, herkesin eşit olması gerektiğini” ısrarla savunuyormuş…

Öğretmen onlara, “Madem öyle, bu grupta sosyalizm üzerine bir deney yapalım” demiş.

Sistem şöyle olacakmış:

“Öğrencilerin aldığı tüm notların ortalaması alınacak ve her öğrenciye aynı not verilecek.”

Böylece kimse sınıfta kalmayacak ama kimse de 10 almayacakmış.

İlk sınavdan sonra, notlar toplanıp öğrenci sayısına bölünmüş ve herkes “8” almış.

Tabi yoğun çalışan öğrenciler üzülmüş, ama az çalışanlar sevinçten uçmuş.

İkinci sınava yaklaşılırken, biraz çalışan öğrenciler daha da az çalışmış, yoğun çalışanlar ise daha az çalışmış.

Böylelikle ikinci sınavın ortalaması “6” olmuş.

Üçüncü sınav yapıldığında, ortalama not “4”e düşmüş ve hepsi zayıf not almış.

Tüm öğrencilerin büyük şaşkınlık yaşamalarına rağmen, yapılacak bir şey yokmuş...

Öğretmen onlara, “Sosyalizmin sonunda başarısız olacağını” söylemiş.

Çünkü nüfusun yarısı çalışmasa bile nasılsa geçineceğini, diğer yarısı da ne kadar çalışsa da çalışsın aynı şekilde geçineceğini ve çalışmanın bir anlamının olmadığını görür.

Böylece yaşam gittikçe geriler ve ulus çöker.

Hikâye belki bir fantazi, gerçek bir olgu değil, ama ahlaki bir gerçek

Anlayacağınız bizler de çalışsak da, çalışmasak da devletten nasılsa bir şekilde yiyoruz.

Sonra da diyoruz ki:

“Biz neden çalışmıyoruz?”

BAŞKA BİR HİKÂYE

Adamın birinin babadan kalma yadigâr “Antik ipek halısı” varmış.

Paraya sıkışınca satmaya karar vermiş.

Ona göstermiş buna göstermiş, ama kimse talip olmamış.

Sonunda zengin birini bulmuş ve ona götürmüş.

Zengin halıya bir bakmış ve sormuş:

“Bu halı kaç para?”

Adam ıkına sıkına cevap vermiş:

“100 altın.”

Zengin tereddüt etmeden “Tamam” demiş ve çıkartıp 100 altın vermiş.

Adam sevinmiş.

O sırada zengin sormuş:

“Bu halının kaç para ettiğini biliyor musun?”

Adam cevap vermiş:

“Hayır efendim…”

Zengin böbürlenerek:

“Bu halı en az 3000 altın eder.”

Adamın sustuğunu görünce sormuş:

“Niye 100 altına verdin?”

Adam ezilerek cevap vermiş:

“Efendim bağışlayın ama benim bildiğim en büyük rakam 100!”

Ludwig Wittgenstein ne demiş?

“Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır.”

İnsan cahil olunca dili de gelişmez.

Öyle değil mi?

Dilin anlam zenginliği ve anlam derinliği gelişmedikçe de o dil ile yapılan iş sayısı sınırlı kalacaktır.

Konuşma dili:

150-200 kelime/dakika

Okuma dili:

200-250 kelime/ dakika

Düşünme dili:

1300-1800 kelime/dakika düzeyindedir.

Bu yüzden “Yeterince sözcük, anlam, kavram ve düşünsel bağlantıya sahip olmayan zihin” kısır döngüde çıkmazları yaşayacaktır.

Bu durumda, “200 kelime ile düşünen, 2000 kelime ile düşüneni anlamayacaktır.”

Şu sonuç çıkar mı bu hikâyeden:

“Dilin kadar varsın.”

BİR BAŞKA HİKÂYE

Sosyal medyadan buldum.

Adamın biri yazmış.

İnternet şifremi komşumla paylaşmıştım ve tam 5 aydır kullanıyordu.

Bugün “Beni de Netflix hesaplarına eklemesini” istedim.

Bana “Ama Netflix’in parasını eşim ödüyor, o kabul etmedi” diye cevap verdi.

Bunun üzerine ben de internet erişimlerini kestim.

Aradan birkaç dakika geçti, kapım çaldı...

Açtım.

Karşımda komşum duruyordu.

Bana, “İnternet erişimini neden kestiğimi sormak için geldiğini” söyledi.

Ben de, “İnternetin parasını eşim ödüyor ve paylaşmayı kabul etmedi” dedim.

Suratıma şaşkın şaşkın baktı ve:

“Ama senin eşin yok ki!” dedi.

“Aynen öyle!” diye cevap verdim.

Hiçbir şey söylemeden arkasını dönüp gitti.

Dünya aslında “Hep bana” üzerine kurulmadı.

Paylaşımın gerektiğini tüm dinler, doktrinler, ruhsal yapılar söyler durur.

Bencillik, egoistlik ruhumuzu kapsadığından bir türlü sıyrılıp da paylaşamıyoruz.

Hâlbuki “Dal budandıkça daha çok meyve verir…”

BİR HİKÂYE DAHA

Dövüşçüler rakiplerini saniyeler içinde nasıl uyutur (bayıltır) bilir misiniz?

Çoğu kişi bunu “Nefessiz kalmak” olarak bilir ama laboratuvar masasında gerçek çok daha başkadır.

Aslında bu olay kusursuz bir biyolojik “HACK” operasyonudur, şöyle çalışır:

İnsan beyni devasa bir işlemcidir.

Kalbimiz bu işlemciye “Şahdamar” üzerinden şiddetli bir basınçla yakıt pompalar.

Sistemin patlamamasını sağlayan şey ise damarın üzerindeki “Baroreseptör” adı verilen mikroskobik basınç sensörleridir.

Bu “Baroreseptörler” damar çok gerilirse kalbe “Yavaşla, basınç çok yüksek!” ikazını yollar ve kalp de gerekeni yapar.

Ancak bu “Baroreseptörler” kördür!

Boyun kısmına dışarıdan fiziksel bir baskı uygulandığında, (örneğin bir dövüşçünün kolu), bu kör “Baroreseptörler” içerideki tansiyonun yükseldiğini zanneder.

Hatalı bir alarmla kalbi aniden frenler.

Beyne giden yakıt bir anda kesilir ve ana işlemci kendini saniyeler içinde “Acil durum modunda” kapatır:

Yani bayılırsınız!

Durum budur.

Ülkenin boğazına birileri baskı uygulamaya devam ediyor.

Bu baskıyla “Baygın baygın” dolaşıyoruz.

Uyanık olsak, ülkede bunca olan biteni görmeden nasıl yaşarız?

BİR HİKÂYE DAHA

Yaz geldi, hatta geçiyor bile.

Ama sofralarımızın vazgeçilmez yiyeceği “Karpuz-peynir” gerçekten süper bir lezzet olarak sofralarımızda yer alıyor.

Bu arada kahvaltılarımızın da klasik yiyeceği “Domates-peynir.”

Biz bu ikili lezzetlerin uyumunu sadece “Bir lezzet eşleşmesi” sanmamız, aslında “Laboratuvarın o rasyonel mekaniğini gözden kaçırıyoruz” demekmiş meğer.

Mutfaktaki bu alışkanlıkların temelinde, son derece ağır bir kimyasal taşıma ve çözme (solvent) operasyonu yatar.

Karpuz ve domatese o canlı kırmızı rengi veren madde “Likopen”dir.

“Likopen”, hücrelerimizi hücresel paslanmaya (serbest radikal hasarına) karşı koruyan çok ağır bir “Antioksidandır.”

Ancak bu molekülün fiziksel bir sorunu vardır: “Lipofiliktir, yani sadece yağda çözünür, suda asla çözünmez.”

Eğer karpuzu veya domatesi “Tek başına (yağsız) yerseniz”, o kırmızı savunma zırhının çok büyük bir kısmı sindirim borularındaki sulu ortamda çözünemez.

Bağırsak zarı bu molekülleri tek başına yakalayıp kana geçiremez.

Likopen, işlenemeyen bir “Kuru yük” gibi emilemeden, sistemden dışarı atılır.

İşte Peynir (veya zeytinyağı), tam bu tıkanıklık noktasında “Biyokimyasal bir solvent olarak” devreye girer.

Peynirin içindeki hayvansal yağlar (lipitler) mideye ulaştığında, likopen moleküllerini fiziksel olarak çözer ve onları “Misel” adı verilen mikroskobik yağ damlacıklarının içine paketler.

Bağırsak çeperi, yağı anında tanıyıp içeri alan bir koda sahiptir.

Yağın içine hapsedilen likopen, bu biyolojik taktik sayesinde bağırsak bariyerini direnç görmeden aşar ve doğrudan kan sistemine pompalanır.

Yüzlerce yıllık bir damak alışkanlığının, aslında ağır bir molekülü hücrelerin makine dairesine sokabilmek için bedenin kullandığı kusursuz bir biyomekanik hile olması sence de şaşırtıcı bir rasyonalite değil mi?

Bu bilimsel açıklamanın siyasi anlatımı da şudur:

Ülkeler, muhalefet olmadan tek bir iktidarla yönetilirse, hiçbir işe yaramazlar.

İllaki onları işe yarayacak şekilde çözündürecek, yola getirecek bir muhalefeti olmalı.BU HİKÂYE BAŞKA

İnternette buldum.

Belki işinize yarar diye size de aktarmak istedim.

Biri yazmış:

“Günlerdir diş ağrısı çekiyordum.

Bugün İbn-i Sina tavsiyesi ile karşılaşıncaya kadar.

Bir mucizeye ortak oldum resmen.”

Tavsiye şuymuş:

1 çay kaşığı tuz

1 çay kaşığı karbonat

1 çay bardağı üzüm sirkesi

“Karıştır.

Ilıyana kadar ısıt.

5 dk gargara yap.”

Sonucu şöyle açıklıyor vatandaş:

“Hala inanamıyorum!

Bıçak gibi kesti ağrıyı!”

Yıllardır kullandığı klasik model ilaç ağrısını kesmemiş olacak ki, yeni bir sistem denemiş ve başarılı olmuş.

Acaba diyorum, “Biz de yeni yeni siyasetçiler mi denesek? Belki başarılı oluruz…”

BİR HİKÂYE DE BURADA VAR

Prof. Dr. Behçet Yalın Özkara.

Bilmem doğru, bilmem yalan.

Sosyal medyada gördüm videosunu.

Anlatıyor.

Ülkeden 1000 tane boş pet şişe toplamış.

Elindeki bu pet şişeleri Türkiye'deki depozito makinelerine atıp 1 Lira almak yerine, Avrupa’ya gidip oradaki makinelere atıp tanesine 0,25 Cent almış.

Bu Pet şişelerden toplam:

(Güncel Euro kuruna göre) 13.400 Lira gelir elde etmiş.

Sonra da hesap yapmış:

Avrupa'ya gidiş-dönüş uçak bileti:

6.000 Lira

Yurt dışı çıkış harcı:

1.250 Lira

Toplam Kâr:

6.150 Lira

Türkiye’deki depozito makinelerini kullansaydı sadece 1.000 lira kazanacaktı.

Haydi bakalım iş başına.

Pet şişeleri toplayıp Paris’e gidiyoruz.

Yiyip, içip geri geliyoruz.

Çöpümüz de orada kalıyor…

Hikâye nasıl ama?

SON HİKÂYE

Bu hikâye son olsun, yeter artık canım sıkıldı…

Kralın biri Sarayında otururken, pencereden sesler gelmiş.

“Güzel elmalarım vaaaaaar!'”

Bakmış, yaşlı birisi, at arabasında elma satıyor.

Etrafında müşteriler.

Kralın canı çekmiş ve baş vezirini çağırmış;

“Al sana 5 altın, koş bana elma al.”

Baş vezir, vezirlerden birisini çağırmış;

“Al sana 4 altın, koş elma al.”

Vezir saray görevlilerinden birisini çağırmış;

“Al sana 3 altın, koş elma al.”

Saray görevlisi muhafız komutanını çağırmış;

“Al sana 2 altın, koş elma al.”

Komutan nöbetçiyi çağırmış;

“Al sana 1 altın, koş elma al.”

Nöbetçi çıkmış dışarı, yaşlı ihtiyarı yakasından tutmuş ve bağırmış:

“Hey sen, ne bağırıyorsun!? Burası han mı, yoksa saray mı!? Defol buradan...! Arabana da elmalarına da el koyuyorum!”

Nöbetçi, muhafız komutanına dönmüş ve iyi dalavere çevirdim;

“İşte, 1 altına yarım araba elma.”

Komutan saray görevlisine dönmüş;

“İşte, 2 altına bir çuval elma.”

Saray görevlisi vezire dönmüş;

“İşte, 3 altına bir torba elma.”

Vezir, baş vezire dönmüş;

“İşte, 4 altına yarım torba elma.”

Baş vezir kralın huzuruna çıkmış;

“İşte, 5 altına beş elma aldım kralım. Aynen emrettiğiniz gibi.”

Kral oturmuş ve şöyle bir düşünmüş

“Beş elma - Beş altın. Bir elma-bir altın ve halk elmalara hücum ediyor... Demek ki vatandaşın durumu çok iyi… Vergileri hemen artırmak lazım...!”

Dünyada petrol fiyatları düşükken, bizim petrolü pahalı aldığımız söyleniyor ya.

Yoksa?