Yazıyı sosyal medyada buldum.
Japonların Efsane İmparatoru Nintoku'nun bizlere de ibret olacak hikâyesiydi bu.
Japonya'da 4. yüzyılın sonuna doğru tahta oturan İmparator Nintoku, yüksekçe bir kuleye çıkar ve ülkesine bakar.
Bulutlara doğru yükselen tek duman dahi göremeyince, "Halkının fakir düştüğünü ve bu yüzden hiç kimsenin evinde pirinç bile pişmediğini" anlamış. .
Hemen bir ferman çıkartan Nintoku, "Halkının üç yıl boyunca sadece kendileri için çalışması" emrini vermiş ve tüm vergileri kaldırmış.
Sarayında çalışanları dahi evlerine göndermiş.
Sadece kendileri için çalışan halk, üç yılın sonunda fakirlikten kurtulmuş ve bolluğa kavuşmuş.
Nintoku kuleye çıkmış, her evde tütmekte olan ocakları görünce yanındaki eşine büyük bir mutlulukla; "Artık zenginiz" demiş.
İmparatoriçe ise 3 yıl süren bakımsızlıktan dolayı her köşesi eskiyen, çatısı akan ve çiçekleri solmuş sarayı göstererek; "Sen buna zenginlik mi diyorsun?" diye sormuş.
Nintoku'nun cevabı 1500 yıl sonra bile Japonların aklından çıkmamış:
"Halkın fakirliği, bizim fakirliğimizdir, halkın zenginliği de bizim zenginliğimizdir."
Japon ahlakı cidden çok başka birşey.
Öyle ki İmparator Nintoku, bu üç yıl içinde kendi için tek bir yeni elbise dahi diktirmemiş, eski kıyafetleri ile ülkesini yönetmiş ve sonunda halkını refaha ulaştırmış.
Bu durumu görmezden gelmeyen halk, yıpranan sarayı hiçbir karşılık beklemeden yenilemiş, halk vefalı hükümdarına sahip çıkmış.
Hikaye bu…
Okuyunca aklıma hemen ne geldi biliyor musunuz?
Japonlarla ilgili zaman zaman bunun gibi, bir takım yazılar yazıyorum.
"Ahlaklı, namuslu olmalarıyla" ilgili.
Bazen arkadaşlarım veya yolda karşılaştığım okuyucularım hemen sitem edip, soruyorlar:
"Sanki bu dünyada sadece Japonlar ahlaklı. Bizim hiç mi iyi yanımız yok?"
Evet vardı.
Eskidendi o.
Toplum olarak değerlerimizi, geleneklerimizi kaybettiğimizden bu kavramlardan uzaklaşmaya başladık.
"Haydi canım abartıyorsun!" diyenler için bu olayı yayınlıyorum.
Okuyun belki içimiz acır, toplum olarak utanırız…
Yaz sıcağının asfaltı kavurduğu bir öğle vakti…
Çorum-Samsun karayolunda ilerleyen bir tır, kontrolden çıkarak devrilmiş. Kasasındaki yüzlerce karpuz yola saçılmış.
Şoför Mehmet, kanayan alnını tutarak güçlükle araçtan çıkmış.
Bir süre sonra yoldan geçen araçlar durmaya başlamış.
Mehmet, "İnsanlar yardıma geliyor" diye sevinirken, gördüğü manzara yüreğine kazadan daha büyük bir darbe vurmuş.!
Arabalarından inenler, "Geçmiş olsun" demek yerine, yerdeki sağlam karpuzları kapışmaya başlamış.
Kimi bagajını dolduruyormuş, kimi de çocuklarına "Büyük olanları seçin!" diye sesleniyormuş.
Şoför Mehmet çaresizce onları izlerken, yaşlı bir adam yaklaşmış ve sordu:
"Evladım, iyi misin?"
Mehmet’in gözleri dolmuş:
"Çok şükür amca, yaşıyoruz..."
Yaşlı adam, talan yapan kalabalığa bakarak derin bir iç çekmiş:
"Karpuzlar yere düşmemiş evladım... Asıl vicdanlar yere düşmüş bugün."
Kaza yerinden karpuz alan arabalardan biri, akşam saatlerinde bir evin önüne park etmiş.
Baba, kaza yerinden "Kaptığı" devasa karpuzu gururla eve getirmiş.
Akşam sofrasında Anne, kocasına döndü:
"Hayatım, karpuz pek güzelmiş, nereden aldın?"
Baba gülümsedi:
"Yolda tır devrilmişti hanım, millet kapışıyordu. Ben de kaptım bir tane, bedavaya geldi."
Tam o sırada, büyük çocuğun çatalındaki karpuz dilimi tabağa düştü.
Okulda, kitaplarda okuduğu "Kul hakkı" ve "Merhamet" kavramları zihninden geçmişti.
Tabaktaki kırmızı karpuz suyu, gözüne şoförün gözyaşı gibi göründü.
"Ben yemek istemiyorum", dedi çocuk ve sandalyesini çekip masadan kalktı.
Odada ağır bir sessizlik çöktü.
O esnada kaza yerinde polisleri bekleyen Mehmet, telefonla eşini arıyordu:
"Hanım, canıma bir şey olmadı şükür ama... Malı mülkü geçtim, insanlığımızı kaybetmişiz biz. Asıl hasarı arabama değil, yüreğime aldım…"
Haydi biriniz çıkıp; "Abartmışlar" deyin.
Bizim ülkede "Hayatta böyle bir olay yaşanmamıştır" deyin.
Biz "Muhafazakâr bir ülkeyiz" deyin.
Bu hikayenin sonunda şöyle yazıyordu:
Biz de bir zamanlar şöyle bir düşünce vardı...
"Bazı nimetler para ile değil, vicdan ile alınır."
"Ağlayanın malı, gülene helal olmaz." "İnsanın asıl kazancı cebinde değil, Vicdanında birikir."
"Bir toplum, kaybettiği malıyla değil; kaybettiği Merhametiyle fakirleşir."
O gün yola saçılan sadece karpuzlar değildi elbette;
Biraz insanlık,
Biraz utanma duygusu ve
Birbirimize olan emanet hissimizdi.
Şimdi soruyorum;
Biz hangi ara bu hâle geldik?
Acaba diyorum;
24 senedir bizi yönetenlerin bir etkisi olmuş mudur?
Acaba birileri İmparator Nintoku gibi kuleye çıkıp, halka şöyle bir bakıyor mudur?
KAHVERENGİ PANTOLON
Günün birinde açık denizlerde yol alırken, gözcü seslenmiş direğin tepesinden, "Uzakta bir korsan gemisi göründüüüüü...!"
Bunun üzerine tüm mürettebat dehşet içinde sağa sola koşuşturmaya başlamış.
Kaptan Bravo sakin bir sesle yardımcısına seslenmiş,
"Bana kırmızı gömleğimi getirin."
Yardımcı derhal kaptanın kırmızı gömleğini getirmiş...
Bravo gömleği giyerken adamlarını savaş düzenine sokmuş ve korsanları yenmiş...
Daha sonra, gözcü bu kez bir değil, iki korsan gemisini tespit etmiş uzaklarda...
Bağırmış:
"Ufukta 2 korsan gemisi gözüktü…!"
Kaptan Bravo bu kez de kırmızı gömleğini istemiş ve yine korsanların gemisine yanaşıp, hepsini yerle bir etmiş.
O akşam, bütün mürettebat güvertede oturmuş, o günkü zaferi konuşurken, adamlardan biri kaptana sormuş:
"Kaptanım, niye savaştan önce kırmızı gömleğinizi istiyorsunuz, ??? merak ettik de, bağışlayın sormakla bir kusur ediyorsam..."
Bravo soruyu cevaplamış:
"Şundan istiyorum evladım... Eğer saldırı sırasında yaralanırsam kırmızı gömlek akan kanımı belli etmez, böylelikle siz de korkusuzca düşmanlarımıza direnmeyi sürdürürsünüz."
Ortalığı bir sessizlik kaplamış, sadece denizin şıpırtısı ve rüzgârın yelkenlere dokunuşu duyuluyormuş...
Adamların yürekleri kaptanlarının cesaretine duydukları hayranlıkla, güm-güm atıyormuş...
Şafak sökerken gözcü bu kez bir değil, iki değil, ama tam 10 korsan gemisinin yaklaşmakta olduğunu tespit etmiş ve bağırmış:
"Ufukta on tane korsan gemisi göründü…!"
Mürettebat kutsayıcı bir sessizlikle kaptanlarına bakarak, onun o artık alışılagelen kırmızı gömlek talebinde bulunmasını beklemeye başlamışlar.
Kaptan Bravo çelik gibi gözleriyle gemisine yaklaşan korsan filosuna bakmış, sonra adamlarına dönmüş ve sakin bir sesle bağırmış:
"Kahverengi pantolonumu getirin bana!"
“Kasım ayında baskın seçim olur mu?” diye sürekli bir söylenti var ortamda.
Bu soruyu sadece biz değil, sanayici, finans çevreleri, siyasetçiler, yabancı yatırımcılar da soruyor.
Herkesin bir hesabı olacak tabi seçim olursa.
Normal koşullarda seçimlerin 2028 yılında zamanında seçim yapılmasıyla adaylık konusunda Erdoğan için pek çıkış olmayacak.
Bu sebeple 2027’nin bahar veya sonbahar aylarında yapılabilecek bir erken seçim konuşuluyor haliyle.
Ancak son haftalarda Kasım ayında baskın seçim ihtimali oldukça fazla konuşulmaya başlandı.
Ana ve yavru muhalefetlerin birleşememiş durumları ortadayken, hızlıca yapılacak bir seçim, AK Parti ve ortaklarına rahat bir nefes aldıracaktır.
Ve tabi böylece, AK Partinin iktidardan gitmesi de zor olacak.
Ve bizler bu ekonomik, idari ve sosyal ortamı yaşamaya devam edeceğiz.
Ufukta bir erken Kasım seçimi gözükürse halk olarak bağırmamız lazım:
"Kahverengi pantolonumuzu getirin bize!"
ÖĞRENİLMESİ GEREKEN
15 ŞEY
1. Soğuk su, sıcak sudan daha hızlı kanamayı durdurur.
2. Esnemek can sıkıntısı değil; beyninizin çökmesini önlemek için soğumasıdır.
3. Mırıldanmak, derin nefes almaktan daha hızlı kaygıyı yatıştırır.
4. Dilinizi damağınıza bastırmak anında hapşırığı durdurur.
5. Sol tarafınıza yatmak kalbinizi korur ve sindirimi iyileştirir.
6. Yemekten önce su içmek, aşırı yeme olasılığını %30 azaltır.
7. Geri geri yürümek hafızanızı ve konsantrasyonunuzu geliştirir
8. Bal asla bozulmaz.
3000 yıllık Mısır mezarlarında yenilebilir halde bulunmuştur.
9. Soğan doğrarken sakız çiğneyin, ağlamazsınız.
10. Sırtınız dik oturmak anında özgüveninizi artırır.
11. 20-10-20 kuralı göz sağlığınızı korur: Her 20 dakikada bir, 10 metre uzaktaki bir şeye 20 saniye boyunca bakın.
12. 10-20 dakikalık bir şekerleme, bir saat uyumaktan daha iyi enerji verir.
13. Egzersizden sonra soğuk duş almak kas ağrısını yarıya indirir.
14. Endişelerinizi yazmak, onlar hakkında daha az endişelenmenizi sağlar.
Bu ucuz bir kişisel gelişim yöntemi değil, bilimsel bir gerçektir.
15. Vücudunuzun iyileşeceğine inandığınızda daha hızlı iyileşir.
Bu inanç değil, sinirbilimdir.
Bunu aklınızda tutun.
En beklemediğiniz anda size yardımcı olacaktır.
TESADÜF MÜ?
Büyük Giza Piramidi muazzam bir ağırlığa sahip, muhtemelen 6.500.000 (Altı milyon beş yüz bin) tonu aşacak bir ağırlığa sahip.
Bu kadar ağırlığın altında, altındaki zeminin sağlamlığını düşünmek kolay değil.
Dünyada bu kadar ağırlık taşıyan çok fazla alan yok.
Örneğin; Bu piramit Almanya’da yada Bangkok'ta inşa edilmiş olsaydı altındaki alüvyon zemin zamanla çökerdi ve piramit en azından kısmen bir yerlere batar ve onarılmadan zarar verirdi.
Bunun yerine binlerce yıl boyunca ve geçmişte bölgedeki bazı şiddetli depremlere rağmen Büyük Piramit önemli bir çöküş yaşamamış görünüyor.
Günümüzde her Mimar tasarımında "Alt" değişkeni hesaplar.
Jeolojik çalışmalar ve statik hesaplamalar özenle yapılır ve bir binanın her 100 yılda bir 15 santimetre batma aşaması kabul edilebilir olarak görülür.
Şu ana kadar Büyük Piramit inanılmaz ağırlığına rağmen en az 5.000 yılda sadece 1,5 santimetreden daha az batmış vaziyette.
Böyle bir sonuç, paranormal olayların sınırında rastgele olamaz.
Büyük Piramidi inşa etmek için doğru yeri belirleyen her kimse, ne yaptığını çok iyi bilen Dünya tarihinin en tecrübeli ve bilgili mimarlarından olduğunu söylenabilir.
Tıpkı 230 metrede 1 santimetre hata payıyla zemini düzleştiren mühendislerin tam olarak ne yaptığını bildikleri gibi.
Ancak normalde binlerce yıl önce Neolitik dönemden yeni çıkmış bir medeniyet bu tür bilgiye sahip olmamalıydı.
Teorik olarak Giza'da çalışan işçiler her şeyi sadece bakır keskiler ve tahta kütükler kullanarak inşa ettiler, neredeyse jeoloji veya statik hesaplamalar hakkında bilgisi olmadıkları düşünülür.
Bazı modern bilim adamlarına göre Giza düzlüğü, Büyük Piramidin ağırlığını deforme olmadan taşıyabilecek dünyada tek yer olabilir.
Büyük Piramidin bu yerde inşa edilmiş olması tesadüf müydü?
Binlerce yıl önceki insanların 21. yüzyılın insanından daha iyi yapabilmeleri mümkün mü?
Yoksa onlar hakkında henüz bilmediğimiz başka güçler, başka şeyler mi var?