Türkiye yıllardır ekonomik krizleri, adalet tartışmalarını, eğitim sorunlarını, gençlerin umutsuzluğunu konuşuyor.

Bu kadar büyük sorunların olduğu bir ülkede, doğal olarak insanların aklına şu soru geliyor:

"Bu kadar şikâyet varsa neden iktidar değişmiyor?"

Bu sorunun cevabını sadece iktidarda aramak yanlış olur.

Demokrasilerde güçlü bir iktidarın karşısında güçlü bir muhalefet olması gerekir.

Muhalefet zayıfsa, hazırlıksızsa, topluma güven veremiyorsa iktidarın değişmesi de zorlaşır.

Kemal Kılıçdaroğlu'nun siyasi kariyeri tam da bu açıdan Türkiye'nin son yıllardaki en büyük tartışmalarından biri hâline geldi.

Yaklaşık on üç yıl boyunca Cumhuriyet Halk Partisi'nin genel başkanlığını yaptı, bu süreçte girdiği çok sayıda seçimden galibiyetle çıkamadı.

Buna rağmen koltuğunu uzun yıllar bırakmaması, parti içinde de seçmen nezdinde de ciddi eleştirilere neden oldu.

Son Sözcü TV röportajında ortaya çıkan tablo, bu eleştirileri yeniden gündeme taşıdı.

Yıllarca devlet yönetimine talip olmuş bir siyasetçinin;

Kendi ortaya attığı iddialar hakkında yeterince somut bilgi sunamaması,

Bazı kritik dosyalara hâkim görünmemesi

Ve zor sorular karşısında savunmacı bir görüntü vermesi, birçok izleyicide hayal kırıklığı yarattı.

Asıl sorulması gereken soru belki de şudur:

“Kemal Kılıçdaroğlu neden kaybetti?” değil, “Türkiye'nin ana muhalefeti yıllarca kaybeden bir lider etrafında siyaset yapmaya neden devam etti?”

Siyaset sadece iyi niyetle yapılmaz.

Dürüst olmak değerlidir ama tek başına yeterli değildir.

Bir ülkeyi yönetmeye aday olan kişinin;

Vizyon göstermesi,

Doğru kadroları kurması,

Topluma umut vermesi ve

Gerektiğinde sorumluluk alması gerekir.

Eğer bir muhalefet, “yıllarca aynı kişilerle aynı sonuçları alıp, farklı sonuçlar bekliyorsa” eleştiriyi sadece rakibe yöneltemez.

Önce kendi aynasına bakmak zorundadır.

Belki de Türkiye siyasetinin en acı derslerinden biri şudur:

“Zayıf bir muhalefet, güçlü bir iktidarın en büyük yardımcısıdır.”

Çünkü demokrasi sadece iktidarın kalitesiyle değil, ona alternatif olanların kalitesiyle de ölçülür.

Bugün Türkiye'nin içinde bulunduğu durum eleştirilirken şu soruyu da sormak gerekir:

"Bu ülkenin kaderini değiştirmeye talip olanlar, gerçekten bu göreve ne kadar hazırdı?"

Gelelim programa.

Kılıçdaroğlu’na yöneltilen sorulara ve verilen cevaplara.

Programda soruları “Senem Toluay Ilgaz, Aslı Kurtuluş Mutlu ve Barış Terkoğlu” sordu.

1. Kılıçdaroğlu daha önce CHP içindeki bazı milletvekilleri için "Şaibe" imasında bulunmuştu. Kendisine "Bu dört milletvekili kim?" sorusu yöneltildi.

Cevap olarak:

İsimleri açıkça söylemedi.

İddiasının muhataplarını net olarak ortaya koymaması, "Madem böyle ciddi bir suçlama var, neden isim vermiyorsunuz?" eleştirilerine yol açtı.

2. Kılıçdaroğlu "CHP içinde FETÖ ajanları var" demişti, isim soruldu.

Cevabına istinaden:

Somut kişi, belge veya net bir mekanizma ortaya koymadığı; ifadeyi genel çerçevede bıraktığı yönünde eleştiriler yapıldı.

Bu nedenle iddiasını ispatlayamadığı yorumları ortaya çıktı.

3. Soru olarak: CHP içinden bazı medya organlarına veya gazetecilere büyük meblağlarda para aktarıldığı yönündeki iddiaları soruldu.

Cevapta bunlar yoktu. O sebeple somut belge, isim veya resmi bir kayıt ortaya koyamadığı yönünde değerlendirmeler yapıldı.

4. Kurultay sürecine ilişkin suçlamalar, iddialar ve hukuki dosyalar hakkında ne kadar bilgi sahibi olduğu soruldu.

Cevabında:

“Bazı iddianameleri veya dosya ayrıntılarını okumadığını” ifade etti.

Eleştirmenler, "Bu kadar büyük iddialar ortaya koyan bir liderin dosyalara hâkim olması gerekirdi" yorumunu yaptılar.

5. Uzun yıllar genel başkanlık yapmasına rağmen çok sayıda seçim yenilgisi yaşadığı hatırlatıldı.

Cevabı şöyleydi:

Kılıçdaroğlu "Ben 13 seçim kaybetmedim" diyerek bu değerlendirmeye itiraz etti.

Bu cevap özellikle sosyal medyada geniş tartışma yarattı.

6. Mahkemenin "Mutlak Butlan" kararı sonrası görevi neden kabul ettiği soruldu.

Alınan cevap şöyle oldu:

"Ben olmasam valilik bir kaymakamı kayyum olarak atardı" görüşünü dile getirdi.

Bu açıklama da parti içinde farklı değerlendirmelere neden oldu.

7. Geçmişte dokunulmazlıkların kaldırılmasına destek vermesi ve sonrasında Selahattin Demirtaş hakkında verilen kararları eleştirmesi arasındaki tutarlılık soruldu.

Cevap olarak “Pişman olmadığını” söyledi. Eleştirmenler bunun bir çelişki olduğunu savunurken, destekçileri ise dokunulmazlık oylaması ile daha sonraki yargılama süreçlerinin farklı meseleler olduğunu ifade etti.

İşte ana muhalefetin hali.

“Özgür Özel Ana muhalefete gerekli saygıyı sağlayabilir mi?” bilinmez ancak, durum pek parlak değil.

Tabi tüm bunları CHP’nin iç meselesi olarak görmek, siyaset sahnesine servis etmek bu saatten sonra hiç kimsenin yiyeceği bir yem olmayacaktır.

Kartlar dağıtılıyor, ama kime As, kime Papaz gideceği şimdilik belli değil.

Bütün kartlar hileli ve belli ise, zaten çabalamanın lüzumu yok.

Değil Özel, feriştahı gelse nafile…

BEN KİME OY VERDİM?

Demokrasinin en temel sorusu aslında çok basittir: “Ben kime oy verdim, bugün o oy kimi taşıyor?”

31 Mart 2024 yerel seçimlerinde milyonlarca insan sandığa gitti.

Kimi iktidar partisine oy verdi, kimi ana muhalefete, kimi başka partilere…

Herkes kendi siyasi görüşüne, kendi beklentisine göre bir tercih yaptı.

Ancak aradan iki yıl bile geçmeden ortaya çıkan tablo, vatandaşın aklında çok ciddi bir soru işareti oluşturdu.

Yaklaşık 85 belediyede seçim sonrası yönetim dengesi değişti.

Bunun içinde görevden alınanlar, kayyum atananlar, vefatlar ve en dikkat çekici olanı; partisini değiştirerek başka bir siyasi safa geçen belediye başkanları var.

Özellikle 55-65 civarında belediye başkanının parti değiştirmesi, üzerinde durulması gereken ayrı bir konu.

Çünkü seçmen sadece bir kişiye değil, aynı zamanda bir siyasi anlayışa, bir programa, bir parti kimliğine de oy vermiştir.

Peki seçim meydanlarında günlerce kendi partisinin bayrağını taşıyan, rakip partileri eleştiren, seçmenden “Bana ve partime destek verin” diyerek oy isteyen bir belediye başkanı, daha koltuğunun ikinci yılında nasıl bambaşka bir siyasi kimlikle seçmeninin karşısına çıkabiliyor?

Daha da önemlisi, bu isimleri kendi saflarına alan partiler hiç mi soru sormuyor?

“Düne kadar bizim siyasi anlayışımıza karşı mücadele eden bir kişi, bugün hangi fikir değişikliğiyle bizim en ön sıramıza geçti?”

Yoksa mesele:

Fikirler değil de sadece belediye başkanının getirdiği makam, güç ve oy potansiyeli midir?

Burada asıl mağdur olan kişi belediye başkanı değil, seçmendir.

Çünkü bir ilçede, beldede veya şehirde çoğunluğun desteğiyle alınan oylar, seçmenin onayı olmadan başka bir siyasi haneye yazılmış gibi görünmektedir.

Toplamda yüz binlerce, hatta bazı hesaplamalara göre milyonlarca vatandaşın verdiği oy, sandığa yeniden gidilmeden farklı bir siyasi tablo yaratmaktadır.

Bu nedenle vatandaşın zihninde çok tehlikeli bir düşünce oluşmaktadır:

“Ben oy veriyorum ama benim oyum, seçtiğim kişinin siyasi tercihiyle başka bir yere taşınabiliyor.”

Demokrasi için en büyük tehlike de budur: “Sandığa olan güvenin aşınması.”

Bir başka dikkat çekici tablo ise görevden almalar ve kayyum uygulamalarıdır. Seçimden sonra birçok belediye başkanı görevden uzaklaştırılmış, bir kısmının yerine kayyum atanmıştır.

Bu durum kamuoyunda şu sorunun sorulmasına neden olmaktadır:

“Acaba sadece belirli siyasi görüşlerdeki belediyeler mi suç işliyor? İktidara yakın belediyelerde hiç mi hukuki soruşturma konusu olacak olay yaşanmıyor?”

Elbette bir belediye başkanı suç işlemişse, hangi partiden olursa olsun hukuk önünde hesap vermelidir.

Hukukun siyasi kimliğe göre değil, evrensel kurallara göre işlemesi gerekir.

Ancak adaletin sadece uygulanması değil, tarafsız görünebilmesi de önemlidir.

Bir toplumda insanların önemli bir bölümü hukukun farklı siyasi aktörlere farklı ölçüler uyguladığı kanaatine varıyorsa, zarar gören sadece bir parti değil, devlet kurumlarına duyulan güvendir.

Belki de artık tartışılması gereken konu şudur:

Bir belediye başkanı, seçildiği partiden ayrıldığında koltuğunu koruyabilmeli midir?

Bir milletvekili ya da belediye başkanı, seçmenden aldığı siyasi yetkiyi başka bir partiye taşıdığında yeniden halkın karşısına çıkmalı mıdır?

Çünkü demokrasi sadece sandığın kurulması değildir.

Demokrasi:

Sandıktan çıkan iradenin seçim gününden bir sonraki güne kadar da korunmasıdır.

Aksi halde vatandaşın ağzından çıkacak en acı cümle şudur:

“Ben oyumu verdim ama oyumun sahibi artık ben değilim.”

CİMER

Bir zamanlar mahallede bir sorun olduğunda insanlar muhtara giderdi.

Bir yol bozuksa belediyeye ulaşırdı.

Bir kamu görevlisi görevini yapmıyorsa amirine şikâyet edilirdi.

Bugün ise vatandaş cebindeki telefonla doğrudan devletin en üst iletişim kanalına ulaşabiliyor.

Bu durum bir başarı hikâyesi olarak da okunabilir: “Vatandaş artık sesini duyuracak bir kapı bulmuştur.”

Ama aynı rakamın başka bir yüzü de vardır:

Eğer her gün on binlerce insan merkezi yönetime ulaşma ihtiyacı hissediyorsa, şu soruyu sormak gerekir:

“Acaba vatandaş yerelde çözmesi gereken sorunları çözemediği için mi Ankara'nın kapısını çalıyor?”

Bir belediyenin, kaymakamlığın, müdürlüğün veya kamu kurumunun kendi içinde çözmesi gereken bir mesele CİMER'e kadar gidiyorsa, bu sadece vatandaşın şikâyeti değil; aynı zamanda alt kademedeki sistemin bir performans göstergesidir.

Belki de CİMER’e gelen 5,5 milyon başvuru bir yük değil, devasa bir veri hazinesidir.

Bir ülkede en çok hangi şehirlerden başvuru geliyor?

En çok hangi kurumlar şikâyet ediliyor?

Hangi mahallelerde hangi sorunlar tekrar ediyor?

Ekonomik sıkıntılar arttığında hangi başlıklar yükseliyor?

Bir depremden sonra veya bir kriz döneminde vatandaşın talepleri nasıl değişiyor?

Bütün bunların cevabı, ülkenin sosyal röntgenidir.

Peki çok CİMER başvurusu iyi midir, kötü müdür?

Cevap sandığımız kadar basit değil.

Hiç başvuru olmaması mükemmel bir yönetim anlamına gelmez.

İnsanlar "Nasıl olsa sonuç çıkmaz" diye umudunu kaybetmiş de olabilir.

Çok fazla başvuru olması da mutlaka kötü yönetim demek değildir.

Vatandaşın hak arama bilinci yüksek olabilir.

Önemli olan sayıdan çok şudur:

Aynı konuda aynı kurum hakkında aynı şikâyetler tekrar tekrar geliyor mu?

Eğer yüzlerce insan aynı çukur için yazıyorsa “Sorun çukurda değil, yönetim mekanizmasındadır.”

Eğer binlerce insan aynı kurumun aynı işlemlerinden şikâyet ediyorsa “Mesele bireysel değil, sistemdedir.”

Hastanede doktor hastanın nabzını ölçer.

Nabzın yüksek olması tek başına hastalık teşhisi koydurmaz; ama vücutta bir şeylerin araştırılması gerektiğini söyler.

CİMER de devletin nabzıdır.

Günde 15 bin vatandaş "Benim söyleyecek bir sözüm var" diyorsa, yöneticilerin yapması gereken sadece o başvurulara cevap vermek değildir.

Asıl mesele, o milyonlarca satırın içinde gizlenen ortak cümleyi bulabilmektir:

"Bu ülkede insanlar en çok hangi konuda seslerini duyurmaya çalışıyor?"

Belki de iyi yönetilen devlet;

CİMER'e en hızlı cevap veren değil, Vatandaşın CİMER'e yazma ihtiyacını en aza indirebilen devlettir.