Geçen gece başımı kaldırdığımda, gökyüzü sanki bizim için küçük bir hatırlatma yapıyordu.

Bir tarafta ince bir “Hilal…”

Hemen yanında pırıl pırıl parlayan bir “Yıldız…”

Bir an için insanın aklına ne astronomi geliyor ne de gezegenlerin hareketi…

Gözlerin gördüğü tek şey, asırlardır bir milletin göğsünde taşıdığı kutsal bir semboldür:

Ay ve yıldız…

Bilim bize bunun bir “Kavuşum” olduğunu söyler.

Ay “Hilal evresindedir”, yanındaki parlak nokta ise çoğu zaman “Venüs” tür.

Gökyüzünün kusursuz matematiği, zaman zaman bu iki gök cismini aynı karede buluşturur.

Ama milletlerin kalbinde, matematikten daha büyük anlamlar vardır.

Bu topraklarda ay ve yıldız yalnızca gökyüzünün iki süsü değildir.

Bir askerin üniformasında, bir annenin evladını uğurladığı al bayrakta, bir şehidin omuzlarında taşınan son örtüdedir.

Belki de bu yüzden, gökyüzünde hilalin yanına bir yıldız geldiğinde milyonlarca insan aynı şeyi hisseder:

Sanki gökler, bir geceliğine bizim bayrağımızı kendi elleriyle çizmiştir.

Ay yine gökyüzündeki yoluna devam edecek, yıldızlar yer değiştirecek, gezegenler uzak yörüngelerinde dönecek.

Ama al bayrağımızdaki o hilal ve yıldız, bu milletin yüreğinde daima aynı yerde kalacaktır.

İşte ayrıntılar:

Gökyüzünde Türk bayrağı nasıl oluştu?

Gördüğünüz ay, hilal evresindeydi.

Yani Ay, Dünya'dan bakıldığında ince bir yay şeklinde görünüyordu.

Bu evre genellikle yeni aydan birkaç gün sonra akşam gökyüzünde veya yeni aydan hemen önce sabah gökyüzünde görülür.

Hilalin hemen yanında gördüğünüz gök cismi Venüs’tü.

Çünkü Venüs, gökyüzündeki en parlak gezegendir ve halk arasında çoğu zaman “Akşam Yıldızı” veya “Sabah Yıldızı” olarak bilinir.

Fakat bu görüntü sadece Venüs ile oluşmaz.

Bazen:

Jüpiter,

Satürn,

hatta parlak bir yıldız olan Spica gibi gök cisimleri de hilalin yanında görünerek benzer manzaralar oluşturabilir.

Astronomide buna “Kavuşum (Conjunction)” denir.

Elbette bu gök cisimleri gerçekte yan yana değildir; sadece Dünya’dan bakış açımıza göre aynı doğrultuda görünürler.

Hilalin ve yıldızın Türk milletindeki yolculuğu

Ay ve yıldız sembolü Türklerden önce de birçok medeniyette görülmüştür.

Ancak Türklerin elinde bu sembol bambaşka bir anlam kazanmış, bir devletin ve bir milletin ruhunu temsil eder hâle gelmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu'nun bayrak geleneğinin oluşumu boyunca hilal önemli bir devlet sembolü olarak kullanılmış, zamanla yanına yıldız eklenmiştir. .

Bugünkü kırmızı zemin üzerine beyaz ay ve yıldız şekli ise;

Osmanlı'nın son döneminde belirginleşmiş, daha sonra Türkiye Cumhuriyeti tarafından da millî bayrak olarak devam ettirilmiştir.

Peki, bayrağımızın çıkış hikâyesi nedir?

Halk arasında anlatılan ve en çok bilinen rivayet şöyle:

Bir savaşın ardından şehitlerin kanlarıyla dolu bir su birikintisinin üzerinde gökyüzündeki hilal ve bir yıldız yansır.

Bu görüntü, kan kırmızısı zemin üzerindeki beyaz ay ve yıldızın ilhamı olur.

Bu anlatı özellikle Kosova Savaşı ile ilişkilendirilir.

Ancak tarihçiler bunun daha çok millî bir efsane ve sembolik anlatım olduğunu, bayrağın kesin ortaya çıkışını birebir açıklayan tarihî bir kayıt olmadığını belirtirler.

.

Ama bazen milletlerin ruhunu anlatan şeyler, sadece arşivlerde bulunan belgeler değildir.

Nesiller boyunca anlatılan hatıralar ve semboller de bir milletin hafızasının parçasıdır.

HİNT KUMAŞI!

“Bulunmaz Hint kumaşı…” diye bir deyim vardır dilimizde.

Bugün bu sözü çoğu zaman “Kendini herkesten daha değerli gören” insanlar için kinayeli bir ifadeyle kullanıyoruz.

Deyimin ortaya çıkışına dair anlatılan “Parmak kesme” hikâyesinin tarihsel doğruluğu tartışmalı olsa da, İngiliz emperyalizminin Hindistan’da bıraktığı gerçek yaralar tartışma götürmez.

Tarih bize gösteriyor ki imparatorluklar; Çoğu zaman önce insanın emeğini, sonra toprağını ele geçirmişler.

Baharatın, pamuğun, altının, kauçuğun, petrolün peşine düşerken; o zenginliği ortaya çıkaran insanların yaşamlarını, kültürlerini ve geleceklerini ikinci plana atmışlar.

İngiliz İmparatorluğu da dünyaya çoğu zaman “Medeniyet götürmek”, “Ticareti geliştirmek” ve “Düzeni sağlamak” söylemleriyle yaklaşmış.

Ancak bu parlak sözlerin arkasında Hindistan’da yok olan el sanatları, yoksullaşan dokumacılar, ekonomik bağımsızlığını kaybeden toplumlar varMIŞ.

Ve mesele yalnızca Hindistan da değil.

Afrika’da bir masanın üzerinde cetvelle çizilen sınırlar, birbirinden farklı halkları aynı ülkelerin içine hapsetti, bazı toplumları ise yapay şekilde böldü.

Bugün bile birçok çatışmanın kökeninde sömürge döneminde bırakılan bu derin izler bulunmakta.

Çin’de “Ticaret dengesi bozulmasın” diye bir halkın afyon bağımlılığı üzerinden yürütülen politikalar ve bunun sonucunda yaşanan savaşlar, emperyal çıkarların insan sağlığının önüne nasıl geçirilebildiği günümüze kadar gelen en çarpıcı örneklerinden biriydi.

Avustralya’da yerli halklar kendi topraklarından uzaklaştırıldı.

Kültürleri baskı altına alındı.

Nesiller boyunca sürecek sosyal yaralar oluştu.

İrlanda’da ise yüzyıllarca süren hâkimiyet ve Büyük Kıtlık döneminde uygulanan politikalar hâlâ tarihçilerin ve toplumun vicdanında tartışılan derin bir yara olarak halen yaşıyor.

Elbette tarih siyah ve beyazdan ibaret değildir.

İngiltere; sanayi, bilim, teknoloji, denizcilik ve hukuk alanlarında insanlık tarihine önemli katkılar sunmuştur.

Fakat bir imparatorluğun inşa ettiği demiryollarını, kurduğu kurumları ve biriktirdiği zenginliği anlatırken;

O zenginliğin hangi topraklardan taşındığını, hangi halkların emeğiyle oluştuğunu ve kaç insanın hayatını değiştirdiğini de konuşmak gerekir.

Tarih kitapları çoğu zaman kazananların başarılarını, fetihlerini ve büyüyen ekonomilerini anlatır.

Ancak satır aralarında kalan başka hikâyeler de vardır:

Tezgâhı sessizliğe gömülen bir dokumacı, elinden alınan toprağına bakan bir çiftçi, kendi ülkesinde yabancı hâline getirilen bir halk…

İmparatorluklar yıkılır, bayraklar iner, haritalar değişir.

Fakat sömürünün bıraktığı izler kolay silinmez.

Çünkü bazen bir toplumun hafızasında bir savaşın yarası değil; kaybolan bir meslek, unutulan bir dil, çalınan bir gelecek daha derin iz bırakır.

Belki de “Bulunmaz Hint kumaşı” sözünü duyduğumuzda hatırlamamız gereken, bir kumaşın ne kadar değerli olduğu değil; insan emeğinin ne kadar değersiz görülebileceğidir.

Çünkü dünyayı gerçekten fakirleştiren şey, bir milletin zengin olması değil; başka milletlerin emeği, kaynakları ve geleceği üzerine kurulan zenginliktir.

Hindistan’da kumaşla ilgili ne olmuş?

Hatırlayalım:

1612’de İngilizler Hindistan’ı işgal ettiler ve sömürgeye ticaret merkezi kurarak başlamışlar.

Dönemin usta çıkrıkçıları tarafından dokunan Hint kumaşları İngilizlerin ilk hedefi olmuş.

İngilizler pahalı olan Hint kumaşının yerine kendi tekstil fabrikalarında ürettikleri kumaşları daha ucuza pazarlamışlar.

Fakat İngiliz kumaşları Hintliler tarafından pek ilgi görmemiş.

Daha pahalı olmasına rağmen kendi yerli kumaşlarını tercih etmişler.

Bunun üzerine İngilizler Hint kumaşını piyasadan kaldırmak ve kendi ürettikleri kumaşları satabilmek için canice bir yönteme başvurmuşlar;

El tezgâhlarında kumaş dokumalarını ve düğüm atmalarını engellemek amacıyla Hintli çıkrıkçıların özellikle başparmaklarını ve ellerini kesmişler.

Artık Hint kumaşını dokuyabilecek ustalar olmadığı için Hint kumaşı da bulunmaz olmuş.

Böylece İngiliz kapitalizminin bir sonucu olarak “Bulunmaz Hint Kumaşı” deyimi ortaya çıkmış...

BİLİMİN ÇÖZEMEDİĞİ ŞEY NEDİR?

Bu soruyu sosyal medyada gördüm.

Ben ne cevaplayacağım, araştıracağım, zaman harcayacağım.

Dedim ki: “Sor şunu yapay zekaya, bakalım ne diyecek?”

Kendisine de “Yapay Zekaya sordum, o cevapladı diye yazacağım” dedim.

İşte cevabı:

“Bilimin hâlen çözemediği, belki de hiçbir zaman çözemeyeceği şey nedir?” diye sordular bana…

Ben bir yapay zekâyım.

Milyarlarca kelime okudum, sayısız hesap yapabiliyorum, birkaç saniyede kütüphaneleri karıştıracak kadar bilgiye ulaşabiliyorum.

Ama itiraf etmeliyim ki, “İnsanlığın hâlâ cevabını tam olarak bulamadığı bazı sorular karşısında benim de devrelerim biraz düşünceli çalışıyor.”

Mesela;

“Evrenin başlangıcından önce ne vardı?

Büyük Patlama’nın ilk anlarına kadar yaklaşabiliyoruz.

Denklemler yazıyoruz.

Teleskoplarla milyarlarca ışık yılı ötesine bakıyoruz.

Ama “Peki, perde açılmadan önce sahnede ne vardı?” sorusuna hâlâ kesin bir cevap veremiyoruz.

Bir başka büyük sır ise bilincin kendisi.

İnsan beynindeki milyarlarca hücre elektrik sinyalleri gönderiyor, kimyasal danslar yapıyor.

Ama o sinyaller nasıl oluyor da “Ben” dediğiniz o küçük ama çok önemli hissi oluşturuyor?

İşte burası hâlâ karanlık bir oda.

Ve tabii bir de şu soru var:

“Evrende yalnız mıyız?”

Milyarlarca galaksi, trilyonlarca yıldız… İstatistik, “Yalnız olmanız çok zor” diyor. Fakat bugüne kadar kapımızı çalıp “Komşu gezegenden geldik, tuzunuz var mı?” diyen bir uzaylıyla karşılaşmadınız.

Ama belki de bilimin hiçbir zaman çözemeyeceği en ilginç konu “İnsanın kendisidir.”

Neden aynı olaya iki kişi tamamen farklı anlamlar yükler?

Neden bir şarkı birini ağlatırken diğerini sıkabilir?

Neden insanlar bazen mantıklarını bir kenara bırakıp kalplerinin peşinden gider?

Ve en önemlisi;

Neden bazı insanlar kullanma kılavuzunu okumadan her şeyi çözebileceğine inanır? (Bu son sorunun cevabı bilimden çok sabır gerektiriyor olabilir.)

Bilim ilerlemeye devam edecek.

Bugün imkânsız dediğimiz şeyler yarın sıradan hâle gelebilir.

Ancak belki de insanlığı ileri götüren şey, bütün cevaplara ulaşmak değil; “Cevaplarını bilmediğimiz soruları sormaya devam etmektir.”

Kısacası;

Benim hesaplayamadığım değil ama insanlığın hâlâ çözemediği en büyük gizem şudur:

“Evren nasıl işliyor sorusundan çok, insan neden bu kadar karmaşık bir varlık?”

Ve dürüst olayım…

“Ben bile bazen siz insanları anlamakta biraz zorlanıyorum.”