İhsan Eliaçık diyor ki:
En son açlık sınırı:
35.174 TL,
Yoksulluk sınırı:
114.576 TL
Olarak ölçüldü…
Buna göre;
1- Yoksuluk sınırının üstünde aylık maaş-iş
2- (Ortalama) Bir ev
3- (Ortalama) Bir araba
4- Bir yıllık erzak (yiyecek, içecek, giyecek)
5- Ücretsiz sağlık
6- Ücretsiz eğitim öğrenim sahibi olmak normal olandır.
Çünkü bunlar yeryüzünde yaşamak için evrensel zaruri ihtiyaçlardır.
Bunlardan fazlasına sahip olan zengin, çok daha fazladan sahip olan servet sahibidir.
Bunların altında kalan ise;
"Fakirdir."
"Bu duruma göre Türkiye'nin % 95'i fakirdir."
Tespit doğru.
Peki bizi bu durumda yaşatan kim?
İktidar.
Şimdi seçime gidilse en az yüzde 27 oy alır mı?
Alır.
O halde millet; "Fakirleşmeyi seviyor" demektir.
Koyuverin gitsin…
GÖLGE VE KORKU
Büyük İskender'in babası Philip, İskenderi hiç sevmezmiş.
Hatta İskender'i sürgüne yollamış, sonra affetmiş.
Yine de İskender'e olan soğukluğu değişmemiş.
Günün birinde Philip'e simsiyah yelesi rüzgâr, gözleri yıldız, toynakları mermer gibi bir at getirmişler.
Getirmişler ama dizginlemek ne mümkün.
4 kişi atı zapt edemiyormuş...
Hele üstüne binmek...
Allah muhafaza.
Deneyen 3 kişiyi üstünden atmış.
Atın azgınlığını gören Philip tereddüt etmiş.
Kral olarak hediye ata binmesi gerekir ama at üstünden atabilir, belini kırabilir...
Philip sürgün ile kurtulamadığı oğlu
İskender' e, "Atı sana veriyorum" demiş.
Amacı, İskender'in "Ata bineyim derken, düşüp belini kırması hatta ölmesiymiş…"
Dört görevli atı zor zapt ederken İskender ata yaklaşmış, kolanı tutmuş.
Atı şöyle bir çevirmiş, yaklaşmış, burnunu sevdikten sonra ata binmiş.
Dörtnala sürmüş...
Gelince arkadaşları sormuşlar:
"Nasıl bindin bu deli ata?"
İskender'in cevabı şöyle olmuş:
"At gölgesinden korkuyordu, başını güneşe çevirdim..."
Bu yazının sonunda şu yazılmıştı:
"Sizler de gölgenizden korkmayın, çevirin başınızı güneşe! Başaramayacağınız hiçbir şey yok, bilin!..”
SORGULAMAYAN
Sokrates’e atfedilen bir sözde şöyle denir: “Kimseye hiçbir şey öğretemem, yalnızca onların düşünmelerini sağlayabilirim.”
İnsan, kendi zihnindeki kalıpları ancak kendisi yıkabilir.
Çünkü düşünmeye sevk etmek, aslında öğretmenin en derin biçimidir.
Eee?
İşte asıl mesele o “Eee?” sorusunda saklı.
Sokrates’in sözünün devamında görünmeyen tarafı şöyle de değerlendirmek gerekir.
“Bilgi, başkasının kafasına çivi çakar gibi yerleştirilemez. Bir insanın fikri, inancı ya da bakışı ancak kendi sorgulamasıyla değişir.”
Bir öğretmen, bir yazar, bir gazeteci, bir filozof ya da bir dost; insanların beynine düşünce koyamaz.
Sadece bir pencere açabilir.
İçeri girip bakmak ise kişinin kendisine kalır.
Belki de şöyle demek daha doğru olur:
“En büyük öğretmen cevap veren değil, doğru soruyu sordurandır.”
Sokrates’in bütün yöntemi aslında buymuş.
Sokakta insanları durdurur, sorular sorar, onların (kesin bildiğini sandığı şeylerdeki) çelişkileri ortaya çıkarırmış.
Böylece karşısındaki kişi yeni bir bilgiyi ezberlemezmiş; kendi cehaletini fark ederek düşünmeye başlarmış.
Bu yönteme “Sokratik yöntem” denmiş.
Ama burada küçük bir ironiyi de görmek gerekir:
Bir insan, “Ben her şeyi biliyorum” dediği anda öğrenmenin kapısını kapatır ama “Acaba yanılıyor olabilir miyim?” dediği anda ise o kapı aralanır.
Yani “Eee?” sorusunun cevabı şu:
Öğretmek, bilgi aktarmaktan çok, insanın kendi içindeki düşünce makinesini çalıştırmaktır.
Sokrates’in yaklaşık 2500 yıl önce söylediği şey hâlâ bu yüzden günceldir.
Ama şimdilerde, “İnsanlar fazla düşünmesin, her söze itaat etsin, sorgusuzca bağlansın” diye çalışılıyor.
Zira “Düşünen insanı idare etmek zordur”,
Ama sorgulamayanı?
DOMATESİN ÇEKİRDEĞİ
Bir domates…
Evet, sadece bir domates.
Ama bazen bir domatesin üzerindeki görünmez bir kimyasal kalıntı, milyonlarca dolarlık ihracatı, yılların emeğiyle kurulmuş bir güveni ve bir ülkenin tarımdaki itibarını zedeleyebilir.
Nitekim de zedeledi zaten.
Haber şöyle:
"Türkiye’den Avrupa Birliği ülkelerine ihraç edilmek istenen bazı domateslerde, AB’de kullanımına izin verilmeyen Indoxacarb kalıntısı tespit edildi.
Romanya’da yapılan analizlerde Türkiye menşeli domateslerde Indoxacarb seviyesinin izin verilen limitin 34 katına ulaştığı tespit edildi…"
Asıl soru şudur:
Bunu neden hâlâ yaşıyoruz?
Türkiye, dünyanın en büyük tarım üreticilerinden biriyiz.
Mühendisimiz var, üniversitemiz var, laboratuvarımız var, çiftçimiz var.
O hâlde neden ihracat kapısında dönüyoruz?
Çünkü mesele çoğu zaman bilgisizlikten çok, denetimsizlik ve sistem eksikliğidir.
Bir çiftçi daha fazla ürün almak için yasaklı veya yanlış dozda ilaç kullanabiliyor.
Aracı “Nasıl olsa fark edilmez” diye düşünebiliyor.
Denetim mekanizması bazen ürün tarladan çıkmadan değil, Avrupa sınırına ulaştığında çalışıyor.
Oysa olması gereken bellidir:
Zehirli veya limit üstü kalıntı taşıyan ürün, Mersin’den, Antalya’dan, İzmir’den çıkmadan yakalanmalıdır.
Romanya’daki aboratuar bizim son denetçimiz olmamalıdır.
Peki bunun bedeli nedir?
Önce o parti imha edilir veya geri gönderilir.
Nakliye, ürün ve işçilik masrafı çöpe gider.
Ama asıl büyük zarar görünmeyen zarardır:
"Güven kaybı."
Avrupalı bir alıcı bir kez şüphe duyarsa, bir sonraki siparişte İspanya’yı, Hollanda’yı, Fas’ı tercih edebilir.
Çünkü uluslararası ticarette en pahalı şey ürün değildir; güvendir.
Bir ihracatçının yaptığı hata, aynı ürünü temiz ve kurallara uygun üreten binlerce Türk çiftçisinin de önünü kesebilir.
Burada çiftçiyi tek başına suçlamak kolaycılıktır.
Çünkü çiftçiye doğru eğitim verilmesi, kullanılan ilaçların sıkı takibi, tarladan sofraya kadar her aşamanın kayıt altına alınması devletin, kooperatiflerin ve sektörün ortak sorumluluğudur.
Tarımda artık yeni çağın kuralı şudur:
“Ne kadar ürettiğin değil, ne kadar güvenli ürettiğin önemlidir.”
Türkiye, domates üretmeyi biliyor.
Artık dünyanın istediği standartlarda ve herkesin güvenle yiyebileceği domates üretmek zorunda.
Çünkü Avrupa sınırından dönen her kamyon sadece domates taşımıyor; biraz da ülkemizin itibarını geri getiriyor.
ARABAN VARSA BULUNDUR
Otomobilinizi kullanırken en önemli konu şüphesiz güvenliktir.
Siz sağlamasınız bile trafik şube, denetlemeleri ve cezaları ile size mecburen sağlatıyor.
İşte bu yüzden de belli yasalar çıkarıyor, uymamız sağlanıyor.
Karayolları Trafik Kanunu’na göre araçlarda bulunması gereken zorunlu güvenlik ekipmanları şunlar:
Yangın tüpü,
İlk yardım seti,
Reflektör,
Stepne,
Çekme halatı,
Pense,
Tornavida ve
Yedek ampul
Eksik ekipmanın cezası 1.246 TL olup, muayenede ağır kusur sayılıyormuş.
Ona göre…
SODA 100 LİRA MI?
Geyikli’de bir sahil işletmesinde 100 liraya satılan soda, haklı olarak vatandaşın tepkisini çekMİŞ.
Gitmiş belediyeye şikâyet etmiş.
Belediye Başkanı da çıkıp, “Bu böyle devam ederse yüklü para cezaları keseceğiz” diyerek sert bir mesaj verdi.
İyi güzel de insanın aklına birkaç soru gelmiyor değil yani…
Bu işletme o noktaya bir sabah kalkıp kendi kendine mi yerleşti?
Hayır.
Muhtemelen bir ihale süreci yaşandı, bir kira bedeli belirlendi ve en yüksek teklifi veren kişi veya şirket o alanı işletme hakkını aldı.
Şimdi sormak gerekiyor:
O ihalede kira bedeli ne kadar yükseltildi? Kamu, “En çok parayı kim verirse ona verelim” anlayışıyla hareket ettiyse, bugün çıkan fiyat tablosunda hiç mi pay sahibi değil?
Çünkü turizm işletmeciliğinde basit bir gerçek vardır:
Bir işletmeci yüksek kira bedeliyle işe başlıyorsa, o maliyeti bir yerden çıkarmaya çalışacaktır.
Bunun yolu da çoğu zaman bir kahveye, bir suya, bir sodaya yüksek fiyat yazmak olur.
Elbette bu durum işletmeciyi tamamen haklı çıkarmaz.
Hiç kimse “Bana ne, ben pahalı kiraladım, o halde vatandaştan ne alırsam alayım” diyemez.
Turizm, bir defalık kazanç kapısı değil, uzun vadeli güven işidir.
Bugün gelen misafir bir daha gelmiyorsa, kaybeden sadece işletmeci değil; bütün belde olur.
Ama asıl mesele şu: "Neden bu sorun daha ihale masasında çözülmüyor?"
Bir belediye veya kamu kurumu sahil, plaj, iskele gibi halka ait alanları kiraya çıkarırken sadece kira bedeline bakmak zorunda mı?
İhale şartnamesine “Bir çay şu kadar, bir kahve şu fiyat aralığında, bir soda bu rakamı geçemez” gibi makul üst sınırlar neden konulmaz?
Böylece ihaleye girecek kişi en baştan hesabını yapar. “Ben bu fiyatlardan satış yapacağım, buna rağmen şu kira bedelini teklif ediyorum” der.
Sonrasında da ne vatandaş kazıklanmış olur ne belediye denetim peşinde koşar ne de işletmeci maliyet bahanesinin arkasına sığınır.
Bugün soda fiyatına kızmak kolaydır.
Asıl zor olan, o sodanın 100 liraya satılacağı düzeni kimin kurduğunu sorgulamaktır.
Eğer kamu önce ihalede en yüksek rakamı almak için yarış açıp, sonra sezon başlayınca “Bu fiyatlar neden böyle?” diye şaşırıyorsa, ortada sadece işletmecinin değil, sistemin de sorgulanması gereken bir tarafı vardır.
Turizmi pahalılaştıran sadece kasadaki fiyat etiketi değildir; o etikete giden yolun nasıl döşendiği de önemlidir.