Bir zamanlar bir kral, bir bilge ve yalnızca birkaç avuç buğday vardı.

Hikâyenin yaklaşık bin beş yüz yıl öncesinin Hindistan’ında geçtiği anlatılır.

Satrancı icat eden bilge, kralın huzuruna çıkarılır.

Kral, insan zekâsının en büyük oyunlarından biri olan bu icat karşısında hayran kalır ve ona dilediği ödülü vermek ister.

Kimi zaman insanlar büyük fikirlerin büyük hazinelerle ödüllendirilmesi gerektiğini düşünür.

Kral da muhtemelen altınlar, değerli taşlar ya da geniş topraklar bekliyordu.

Sordu:

“Dile benden ne dilersen?”

Önce birkaç defa “Sağlığınız hünkârım” dese bile ısrar karşısında bilgenin isteği şaşırtıcı derecede mütevazı olmuştur:

“Majesteleri” der, “Sadece satranç tahtasının ilk karesine bir buğday tanesi koydurun. İkinci kareye iki tane, üçüncüye dört, dördüncüye sekiz… Her kareye bir öncekinden iki kat fazla buğday koyun. Bana vereceğiniz ödül yalnızca bu kadar olsun.”

Kral gülümseyerek konuşur:

“Bir avuç buğday ha!”

Bir bilgenin isteyeceği ödül bu mudur?

İşte insan aklının en büyük yanılgılarından biri tam burada başlar.

Çünkü biz, hayatı çoğu zaman düz bir çizgi gibi algılarız.

Bir adım, ardından bir adım daha…

Biraz artış, biraz daha artış.

Oysa doğanın ve matematiğin bazı yasaları düz yürümez.

Koşar.

İlk karelerde her şey masum görünür.

İlk karede; “1” buğday vardır.…

“2.” Karede ise 2 buğday tanesi.

3. karede “4”, sonraki karelerde sırasıyla:

“8”, “16”, “32”…

Henüz ortada korkulacak hiçbir şey yoktur.

Hatta tahtanın yarısına geldiğinizde, yani “32. Karede” bile sayı yaklaşık “Dört milyar buğday tanesidir.”

Başta büyük görünür ama bir imparatorluğun karşılayamayacağı kadar büyük değildir.

Fakat sonraki 32 kare,

ilk 32 karenin sadece devamı değildir.

Onların gölgesinden çıkmış bir dev.

40. karede sayı trilyonlara yaklaşır.

50. karede artık hesaplar insan zihninin sınırlarını zorlamaya başlar.

Son kareye geldiğinizde ise istenen miktar yaklaşık “18 kentilyon buğday tanesine ulaşır.”

Bu miktar ne kadar mı?

Yeryüzündeki birçok uygarlığın yıllarca üretebileceği tahıldan daha fazladır.

Kralın hazineleri, sarayları, orduları ve gücü vardır.

Ama matematik karşısında bütün ihtişamı küçücük kalmıştır.

Aslında bu hikâyenin gerçek kahramanı ne kraldır ne de bilge.

Kahraman “İkiye Katlanma”dır.

Çünkü insanlık tarihinin en büyük dönüşümlerinin birçoğu aynı mantıkla ilerler.

Bir bankadaki faiz zaman içinde katlanır.

Bir virüs, önlem alınmazsa birkaç kişiden milyonlara ulaşabilir.

Bilgisayarların işlem gücü yıllar boyunca katlanarak artmıştır.

Bugün yapay zekâ alanında gördüğümüz baş döndürücü gelişmeler de büyük ölçüde aynı gerçeği hatırlatmaktadır:

“Küçük görünen değişimler, yeterince zaman verildiğinde dünyayı değiştirebilir.”

İnsanın en büyük yanılgısı, “Geleceği bugünün hızına göre tahmin etmektir.”

Kral da bunu yaptı ve yanılgıya düştü.

İlk birkaç kareye baktı ve bütün satranç tahtasını gördüğünü sandı.

Oysa hayatın en büyük sürprizleri genellikle son karelerde saklıydı.

Belki de bu nedenle satranç tahtasındaki buğday hikâyesi yalnızca bir matematik problemi değildir.

Bu hikâye; kibirli güce karşı bilginin zaferini anlatır bize.

Bir tek buğday tanesiyle başlayan yolculuk, sonunda bir kralın bütün servetinden daha büyük bir değere ulaşır.

Ve bize sessizce şu soruyu sorar:

Bugün önemsiz gördüğümüz küçük başlangıçlar, yarının devlerine dönüşüyor…

KİM YAZDI?

Her gün karşımıza çıkıyor şu Kilitbahir’in üzerindeki yazı.

“Dur yolcu! Bilmeden geçip bastığın bu toprak, bir devrin battığı yerdir…”

Çok güzel bir şiir.

Okudukça insanın yüreği kabarıyor.

Kalbi vatan aşkıyla atan her Türk evladının içi bir hoş oluyor.

Olmayan var mıdır?

Varsa da o bizden değildir zaten…

Çarşıda zaman zaman gitarıyla şarkılar çalan eski bir arkadaşıma rastladım.

Uzun zamandır görüşemiyorduk.

“Merhaba, kolay gelsin” dedim.

Biraz hasbıhal ettikten sonra sordu:

“N’aber? Hala gazetecilik yapıyor musun?” dedi.

“Evet” dedim.

“Önce sana bir soru: Şu karşıdaki ‘Dur Yolcu’ şiiri kimin bil bakalım?”

Düşündüm, taşındım bilemedim.

Mahcup da oldum hani “Nasıl bilemem” diye.

“Bak!” dedi, “buradan geçen tanıdığım herkese sordum, doğru dürüst bilen çıkmadı. Sen gazeteci olarak eline al bir mikrofon, şu caddede vatandaşa sor bakalım; ‘Kaç kişi bilecek?”

İyi fikir.

Haydi bakalım hazırlanın, Çarşambaya mikrofon geliyor…

.

Bu arada size şiirin tamamını yayınlıyorum, siz şairini düşünün…

KOMPLO TEORİSİ

Bir düşünün…

Bir yerlerde çok büyük bir toplantı odası var.

Masanın başında dünyanın en gizemli adamları oturuyor.

Duvarlarda Türkiye haritaları, kırmızı iplerle birbirine bağlanmış fotoğraflar, kahve fincanları, “2023 için seccade sahnesini unutmayın!” diye notlar…

Bir görevli içeri giriyor:

“Efendim, planın 17. aşamasına geçiyoruz.”

“Nedir o?”

“Şimdi bir siyasetçi yanlış yerde fotoğraf verecek, bir diğeri son dakika masadan kalkacak, bir başkası fikir değiştirecek, sonra bir başkası cezaevine girecek.”

“Muhteşem. Peki halk ne diyecek?”

“’Bu kadar da olmaz!’ diyecek efendim.”

“İşte tam da istediğimiz bu!”

Çünkü büyük planların en önemli kuralı şudur:

Ne kadar karmaşıksa o kadar inandırıcı görünür.

Eğer bir olayın sebebi;

Ekonomi,

Siyasal rekabet,

Kişisel hırslar,

Hatalar,

Tesadüfler ve

Hesap yanlışlarıysa çok sıkıcıdır.

Kim oturup "Bir siyasetçi yanlış strateji uyguladı" diye destan yazar ki?

Ama “Tam 30 yıl önce bir odada düğmeye basıldı” dediğiniz an işler değişir.

Birden bütün siyasi liderler birer satranç taşına dönüşür.

Vezirler, kaleler, atlar…

Sadece küçük bir sorun vardır:

“Satranç oyuncusu öyle mükemmeldir ki;

Bazen kendi taşları birbirini yer,

Bazen planın oyuncuları birbirlerine hakaret eder,

Bazen plan yıllarca gecikir,

Bazen de hiçbir şey planlandığı gibi gitmez.”

Ama olsun…

Çünkü iyi bir komploda en büyük kahraman tesadüflerin kendisidir.

Bir lider yön değiştirir:

“Planın parçası!”

Bir siyasetçi hata yapar:

“Planın parçası!”

Bir seçim kaybedilir:

“Planın daha büyük bir aşaması!”

Bir seçim kazanılır:

“Zaten plan buydu!” denir.

Yani bu plana göre, eğer yarın Ankara'da yağmur yağsa meteorolojiye güvenmeyin; muhtemelen 1987'de bir bodrum katta hazırlanmış “Operasyon Islak Şemsiye” dosyası açılmıştır.

Tabii gerçek hayat, komplo dizilerinden biraz daha sıkıcıdır.

Siyasette insanlar çoğu zaman çok zeki planlar yaptıkları için değil;

Yanlış hesaplar,

Güç mücadeleleri,

Çıkar çatışmaları,

Egolar, korkular ve

Öngöremedikleri gelişmeler yüzünden şaşırtıcı sonuçlar üretirler.

Tarih bazen bir satranç ustasının elinden çıkmış gibi görünür.

Ama çoğu zaman, masanın başında oturan biri yoktur.

Masada herkes birbirinin ayağına basmaktadır.

Ve belki de siyasetin en büyük komplosu budur.

ZAMANLAMA

Siyasetin en sevdiği şey nedir diye sorsanız, cevabı çok zor değildir: “Zamanlama.”

Zira siyasette bazen bir gün bile bir yılı değiştirir.

Bazen de yıllarca konuşulan meseleler bir sabah Resmi Gazete’de yayımlanan birkaç satırlık bir kararla yeni bir döneme girer.

Son günlerde kulislerde dolaşan bir iddia var.

Öyle diyorlar ki;

İktidar, Kasım 2026’da yapılabilecek bir baskın genel seçimin hesabını yapıyor.

Hatta bazı siyasi aktörler, bunun sadece bir ihtimal değil, güçlü bir senaryo olduğunu söylüyor.

Bu iddianın sahiplerine göre hesap basit:

“Önce içeride ve dışarıda bir güç gösterisi yapılacak, ekonomide geçici bir rahatlama sağlanacak, toplumun üzerindeki karamsarlık bulutları bir süreliğine dağıtılacak ve tam da "’Her şey düzeliyor galiba’ denilen anda seçim düğmesine basılacak.”

Siyasetin eski bir kuralıdır:

Seçimler çoğu zaman en iyi zamanda değil, en uygun zamanda yapılır.

İktidar açısından bakıldığında bunun mantıksız olduğunu söylemek kolay değil.

Eğer rüzgâr arkadan esmeye başlamışsa, kaptan neden limana dönmek için fırtınayı beklesin?

Ama madalyonun bir de öteki yüzü de var.

Türkiye siyaseti, plan yapanların değil, bazen planları bozanların ülkesi olmuştur.

Dün kesin gözüyle bakılan birçok senaryo bugün siyasi tarihin tozlu raflarında duruyor.

Çünkü ekonomi, dış politika, uluslararası dengeler ve toplum psikolojisi, satranç tahtasındaki taşlar kadar itaatkâr değildir.

Bir hamle yapılır; fakat karşı tarafta da bir hamle vardır.

Asıl dikkat çekici olan ise muhalefetin tavrıdır.

Eğer gerçekten böyle bir ihtimal varsa, muhalefetin “Daha çok vakit var!” rehavetine kapılması büyük bir hata olabilir.

Aday tartışmaları, parti içi hesaplaşmalar, koltuk savaşları ve küçük hesaplarla geçen her gün, rakibin lehine işleyen bir saate dönüşebilir.

Zira seçim tarihi belli olmayan bir ülkede, aslında seçim her sabah başlayabilir.

Fakat muhalefet açısından asıl soru şudur:

Birlik sadece seçim yaklaşınca mı hatırlanacaktır, yoksa ortak bir gelecek fikri etrafında önceden mi inşa edilecektir?

Öte yandan iktidar açısından da başka bir soru vardır:

Seçmenin karşısına çıkacak olan şey gerçek bir iyileşme mi olacak, yoksa seçim sonrasında dağılıverecek bir bahar havası mı?

Milletin hafızası için bazen “Zayıf” denir.

Olabilir; günlük hayatın telaşı içinde birçok şeyi unuturuz.

Ama aynı millet, cebindeki paranın değerini, marketteki etiketleri ve ay sonunu nasıl getirdiğini de çok iyi hatırlar.

Bu nedenle Kasım 2026’da baskın seçim olur mu, olmaz mı bilinmez.

Belki bu sadece bir siyasi tahmindir.

Belki de bugün komplo gibi görünen şey, yarının manşeti olacaktır.

Türkiye’de siyasetin en değişmeyen kuralı ise şudur:

Hiç kimse seçimin ne zaman olacağını kesin bilemez.

Ama akıllı olan, seçimin yarın yapılacakmış gibi hazır olandır.