1 tane erkek üniversite öğrencisi, yanında 3 tane kız üniversite öğrencisi ile bir iş için mekâna girdi.
Erkek öğrencinin sorduğu işin karşılığı 300 liraydı.
Kart uzattı.
“Kart geçersiz, peşin gerekiyor” dedi iş yeri sahibi.
Erkek öğrenci cepleri yokladı, olmadığını bile bile.
“Bende şu anda nakit yok” dedi.
Umutsuzca kızlara baktı.
Onlar da başlarını iki yana sallayarak “Yok” dediler.
Ve tabi ki 4 öğrenci 300 lirayı denkleştiremediler.
Ben de şaka olsun diye;
“Yahu 3 tane genç kız olarak 300 lirayı bulup, şu çocuğun işini halledemediniz” dedim.
Kızlardan biri; “Abi, cepte 10 lira bile yok!” demesin mi?
Şimdi durup düşünelim...
Bugün televizyonlarda milyar dolarlardan bahsediliyor.
Maliye ve ekonomi bakanı tarafından Kişi başına gelir rakamları 18.000 dolar olarak açıklanıyor.
Rekor büyüme masalları anlatılıyor.
Dev projelerden, dev yatırımlardan söz ediliyor.
İyi de bu çocukların 18.000 doları nerede?
Neden verilmiyor?
Veya kim yiyor?
Cepte 10 liraları bile yok…
Dramatik olan şu:
Dört çocuk 300 lirayı denkleştiremiyor.
Bu para;
Bir makam aracının deposunu doldurmaya yetmeyen para.
Bir bürokratın bir akşam yemeği hesabı kadar bile olmayan para.
Bir ihale masasındaki kalem oynatmalarının yanında adı bile anılmayacak kadar küçük bir para.
Ucuz bir park parasından daha az.
Birer porsiyon Kurufasulye-pilavdan daha az…
Ama o dört çocuk için aşılması mümkün olmayan bir duvar olmuş huncacık para.
İşte bir ülkenin gerçek fotoğrafı burada ortaya çıkıyor.
Ve biz hala “Butlan olsun mu?
Olmasın mı?” peşindeyiz.
Ekonominin durumunu anlamak için borsa ekranlarına, sarayların bütçelerine ya da süslü istatistiklere bakmaya gerek yok.
Bir gencin cebine bakın.
Bir annenin mutfak alışverişine bakın.
Bir emeklinin ilaç alırken yaşadığı çaresizliğe bakın.
Gerçeği orada görürsünüz.
Çünkü mesele dört öğrencinin 300 lirayı getirememesi değildir.
Mesele;
Bir ülkede çocukların daha yolun başında “Param yok” duygusuyla tanıştırılması ve yaşatılmasıdır.
Mesele;
Eğitim çağındaki çocukların arkadaşlarından geri kalma korkusunu yaşamasıdır.
Mesele;
Anne ve babaların akşam evde oturup “Bu ay bunu da nasıl ödeyeceğiz?” hesabı yapmak zorunda kalmasıdır.
Bir toplumun vicdanı, en zayıf halkasına nasıl davrandığıyla ölçülür.
Bugün dört öğrenci 300 lirayı denkleştiremiyorsa, ortada sadece ekonomik değil, aynı zamanda ahlaki ve sosyal bir sorun da vardır.
Çünkü çocukların hayallerinin bile fiyat etiketi taşıdığı bir yerde, büyüme rakamlarının hiçbir anlamı kalmaz.
Dört çocuk...
Sadece dört çocuk...
Ve sadece 300 lira...
Bazen bir ülkenin bütün ekonomik tablosunu anlatmak için bundan fazlasına ihtiyaç yoktur.
Sandığa gittiğinizde aklınızda kalsın.
Unutmayın…
Ve:
Çocuklar başka ülkelere gideceğiz deyince de kızmayın, bence haklılar.
4 mağrur genç;
Ceplerine toplamda 300 lira bile koyamayan bir ülkede, “Mahcup, Mağdur Ve Mazlum” bir şekilde yaşıyorlar çünkü…
BİRAZ TEBESSÜM
NASIL?
Akıl hastanesinde 3 kişi oldukça iyi yönde gelişim göstermeye başlamış.
Doktorlar bu üç kişiyi çağırmış ve her birine sormuş.
Birinci hastaya sormuş;
“2 + 2 kaç eder?”
“Pazartesi…” cevabını almış
İkinci hastaya sormuş;
“2 + 2 kaç eder?”
“Dokuz” cevabını almış
Üçüncü hastaya;
“2 + 2 kaç eder?” diye sormuş;
Hasta; “Dört” demiş.
Doğru cevabı duyan doktorlar, “Hasta iyileşti” diye kutlama yapmışlar.
Doktorlardan biri merak etmiş ve hastaya yaklaşıp sormuş.
“2 + 2’nin 4 olduğunu nasıl buldun?”
“Kolayı var akıllım; Pazartesi ile 9’u topladım…”
Eski genel başkanı çağırıp sormuşlar:
“Seçime girmeden genel başkanlık koltuğuna oturulur mu?”
“Evet” demiş eski başkan.
“Nasıl?” diye sormuşlar.
Gülerek cevaplamış:
“Kolayı var; Butlanla…”
DEMOKRASİ
Bir Fransız, bir Alman, bir Amerikalı ve Temel alanında en iyi askerler olarak seçilmişler.
Bir görev için bunların hepsi hücrelere kapatılmış ve her birine bir sır verilmiş.
İlk olarak Fransız’ın hücresine girip sırrı söyletmeye çalışmışlar ve hemen söylemiş.
Daha sonra Alman’ın bulunduğu hücreye girmişler baskı yapmışlar söylememiş, ama tırnaklarını çekmeye başlayınca hemen söylemiş.
Sonra Amerikalının hücresine girmişler.
Baskı yapmışlar, söylememiş, tırnaklarını çekmişler söylememiş, elektrik vermeye kalmışlar hemen söylemiş.
En son Temel’in hücresine girmişler.
Baskı yapmışlar, söylememiş.
Tırnaklarını çekmişler söylememiş.
Elektik vermişler, söylememiş.
Daha bir yığın işkence yapmışlar bana mısın dememiş.
Adamlar yorulunca yarın devam etmek için çıkmışlar odadan.
Ertesi günü geri döndüklerinde Temel’i kafasını duvara vururken bulmuşlar.
Şöyle diyormuş:
“Hatırlamıyorum, hatırlamıyorum…”
Bir Fransız, bir Alman, bir Amerikalı ve Bay Kemal en iyi siyasetçi seçilmişler.
Sormuşlar tek tek odaya alarak:
“Demokrasi ne demektir?” diye.
Fransız salisede cevaplamış.
Alman saniyeler içinde cevaplamış.
Amerikalı biraz düşünmüş ama yine de doğru cevabı vermiş.
Bizim Kemal bütün gün düşünmüş cevap verememiş ve sonunda “Bana müsaade edin, yarın cevaplayayım” diyerek süre istemiş.
Ertesi günü geri döndüklerinde Kemal’i kafasını duvara vururken bulmuşlar.
Şöyle diyormuş:
“Bilmiyorum; Demokrasi ne demek? Demokrasi ne demek?”
DAKTİLO
Adam aldığı bir daktiloyu bozuk diye geri vermek istemiş.
Satıcı gayet yumuşak ses tonuyla:
“Ama beyefendi bu bozuk değil, dün aldığınızda gayet sağlamdı.”
Adam sertçe cevap vermiş;
“Kusura bakmayın ama bu daktilo ile saat yazamıyorum, çünkü iki tane “A” yok…”
Bay Kemal aldığı bir daktiloyu “Bozuk” diye geri vermek istemiş.
Satıcı;
“Bozuk değil, dün aldığınızda gayet sağlamdı.”
Adam;
“Bu daktiloda MUTLAK BUTLAN yazamıyorum ikişer tane “A, T, U ve L” yok…”
KIRILACAK EŞYA
Adam, papağanını gümrükten kolay geçirebilmek için bir kutuya koymuş, üstüne de “Kırılacak eşya” diye yazmıştı.
Gümrük memuru yazıyı okuyunca, kutuyu şöyle bir silkelemeye başladı.
Aynı anda içeriden papağanın bağırdığı duyuldu:
“Şangur şungur... Şangur şungur...”
Adam yazmış senaryoyu;
“Bu ülke karıştırılacak…”
“Nasıl?” diye sormuşlar.
Cevap hemen gelmiş:
“Butlan, butlan butlan…”
HAZIRLANIYOR MUSUNUZ?
Öğretmen öğrencilerine; eğer büyük bir firmanın müdürü olurlarsa ne yapacakları konusunda bir kompozisyon yazmalarını ister.
Öğrenciler tüm dikkat ve ciddiyetlerini takınarak yazmaya başlarlar. Ancak aralarından biri yazmaz.
Öğretmen fark edince sorar;
“Neden yazmıyorsun evladım?”
Öğrenci cevap verir:
“Gerek yok hocam, ben sekreterimi bekliyorum, ona yazdıracağım.”
Kurultayda kaybeden genel başkana “Genel başkan olmak için kurultaya hazırlanıyor musunuz?” diye sormuşlar.
“O kadar çabaya, o kadar çalışmaya gerek yok” demiş, “Nasılsa butlan ilan edilir, geri dönerim” diye cevap vermiş.
YAŞLI KAMBUR
Eski Yunanistan’ın Teb şehrinde bir sabah insanları isyan ettiren bir cinayet işlenmiş.
Şehrin soylu ailelerinden birinin yakışıklı iyi eğitim almış genç oğlu, avam sınıftan çirkin yaşlı bir kambur tarafından şehir meydanında nedensizce ve vahşice kafasına çekiçle vurularak öldürülmüş.
Maktul, şehirde çok sevilen, geleceği parlak, yakışıklı kısacası tanınan bir delikanlı imiş.
Belki de bu yüzden insanlar çok öfkelenmiş, isyan etmişler.
Kadınlar ve genç kızlar ölünün arkasından oluk oluk gözyaşı dökmüşler.
Gencin arkadaşları katili linç etmek istemişler ama Teb şehrinin yargıçları ve yöneticileri, gelenekleri hatırlatarak adil bir yargılamanın gerekliliğini savunmuşlar.
Katil; O güne kadar kimsenin dikkatini çekmeyen kambur, bir gözü kör, bodur, çirkin az konuşan bir adammış.
Daha önce hiç bir suça karışmamış silik bir adam.
Şehrin meydanının köşesindeki tezgahında çarık yaparak satar kıt kanaat geçinirmiş.
İşte bu adamı şehrin geleneklerini korumak ve gençlere öğretmek uğruna yargılamaya karar vermişler ama kimse mahkemede BU çarıkçıyı savunmak istemiyormuş.
Çaresiz Atina’dan bir avukat çağırtmışlar.
Çünkü çarıkçıyı asmadan önce usulen bile olsa yargılamak gerekiyormuş.
Atina'dan gelen genç avukat önce olayı dinlemiş sonra da çarıkçı ile hücresinde görüşmüş ve dava gününü beklemeye başlamış.
Dava günü şehrin meydanında kurulan mahkemede önce savcı kısa bir suçlama konuşması yapmış.
Halkı o denli galeyana getirmiş ki yargıç ve kolluk güçleri halkı zapt etmek ile bir hayli uğraşmışlar.
Sonra söz savunmaya gelmiş.
Herkes dikkat kesilmiş.
Atina'dan gelen genç avukat kürsüye çıkmış ve yüksek sesle şunu söylemiş:
“Teb şehrinin soylu ve bilge yargıçları önünüzde saygı ile eğilirim. Sizlere Atina şehrinin yargıçlarının selamlarını getirdim.”
Bu güzel sözler, doğrusu herkesi etkilemiş ve yargıç Atina şehrinin yargıçlarına hitaben kısa bir teşekkür konuşması yapmış.
Sonra avukat savunmasına devam etmiş:
“Teb şehrinin adil savcıları önünüzde saygı ile eğilirim. Sizlere Atina şehrinin savcılarının selamlarını getirdim.”
Savcılar başlarını eğip selam vermişler, avukat devam etmiş:
“Teb şehrinin aziz mahkeme görevlileri önünüzde saygı ile eğilirim. Sizlere Atina şehrinin mahkeme görevlilerinin selamlarını getirdim.”
İnsanlar bu garip savunma karşısında mırıldanmaya başlamışlar ama avukat çarıkçının iki yanındaki askerlere dönüp devam etmiş;
“Teb şehrinin aziz askerleri önünüzde saygı ile eğilirim. Sizlere Atina şehrinin askerlerinin selamlarını getirdim.”
Mırıldanmalar homurdanmalara dönüşmüş ama avukat devam etmiş;
“Teb şehrinin aziz yurttaşları önünüzde saygı ile eğilirim. Sizlere Atina şehrinin yurttaşlarının selamlarını getirdim.”
“Eh artık selam söyleyecek kimse kalmadı herhalde” diye düşünmüş herkes ve dikkatle, arkadan gelecek cümleleri beklemeye başlamışlar;
“Teb şehrinin sevgili çocukları önünüzde saygı ile eğilirim. Sizlere Atina şehrinin çocuklarının selamlarını getirdim.”
İşte bu bardağı taşıran damla olmuş, herkes isyan etmiş ve bağırmaya başlamış hatta bazıları avukatın başına bir şeyler atmaya bile başlamışlar.
Yargıç geleneklere rağmen çok kızdığından halkın öfkesini boşaltmasına bir süre izin verip avukatı uyarmış;
“Genç dostum lütfen artık savunmanıza başlayın selam faslını keselim…”
Avukat bu uyarı üstüne bir süre seslerin kesilmesini beklemiş ve sonra da kendinden emin şunları söylemiş;
“Ben zaten savunmamı yapıyorum sayın yargıç. Biraz evvel sizin de teslim ettiğiniz gibi soylu ve güzel sözler, selamlar ve sevgiler iletiyorum.”
“Evet ama sıktınız artık!” diye cevap vermiş yargıç ve ilave etmiş;
“Görmüyor musunuz sabırlar taştı halk isyan ediyor…”
“Anlatmak istediğim de bu sayın yargıç” demiş avukat “Güzel ve soylu sözlerim bile tekrarlanınca sizleri sıktı ve isyana sevk etti. Yurttaşlardan bazıları ellerine fırsat geçse beni dövebilirler bile.”
Biraz durmuş sonra yavaşça tekrarlamış “Anlatmak istediğim de bu."
Herkes dikkat kesilince sürdürmüş konuşmasını “Maktul, her gün yanımda oturan çarıkçının tezgâhının önünden geçerdi ve bu zavallı adamı görünce onu nasıl selamlardı bilir misiniz?”
İşte bu noktada avukat sesini alaycı bir tona soktu ve çarıkçıya dönerek;
“Hey kambur! Nasılsın?”
Bir an sustu ve sürdürdü “Sonra evine dönerken yine çarıkçının yanından geçer ve tekrarlardı.”
Yine alaycı bir sesle “Hey kambur tek gözüne iyi bak ha!”
Herkes başını önüne eğmiş için için ağlayan çarıkçıya bakmaya başlamıştı.
“Ve sonra başkalarının yanında şunu da derdi”, yine kışkırtıcı bir sesle kambur çarıkçıya dönerek “Hey kambur! Sen bu boyla çarıkçı olacağına baca temizleyici olmalıymışsın. Hiç olmazsa çirkin yüzünü isten görmezdik. Ha ama unuttum bu kamburla bacaya sığmazsın sen değil mi? Ve daha neler neler söylerdi tekrarlamaya dilim varmıyor.”
Meydanda çıt çıkmıyordu artık.
Avukat devam etti;
“İşte böyle aşağılayıcı sözcüklerle her gün selamlanmak ne demektir bilir misiniz?”
Bir an sessizlikten sonra seyircilere doğru yürüdü ve sürdürdü; “Kaderinize küsmüş yalnız ve yoksul olduğunuzu düşünün… Kimsenin bakmak istemediği kadar çirkin ve ümitsizsiniz… Sizinle her gün tek konuşan, tek selam veren kişi, bu zavallılığınızı sürekli yüzünüze vuruyor ve alay ediyor. Bir düşünün ne hissederdiniz?”
Avukat yarattığı tesirden artık emindi. Meydanda tek duyulan ses çarıkçının gizlemeye çalıştığı hıçkırıklarının sesi idi.
Küskün bir sesle; “Ben ise sizleri sadece güzel sözlerle selamlamak istemiştim. Buna bile dayanamayıp sıkıldınız ve hiddetlendiniz...”
Durdu, arkasını döndü ve yargıca dönüp;
“Her neyse, savunmam bu kadar sayın yargıç” dedi.