Biz çocukken ilginç şeyler duyardık.

“Kur'an'ı tersten okuyan insan çarpılırmış...”

“Üç harfliler musallat olurmuş...”

“Başına türlü işler gelirmiş...”

Falan gibi.

Mahalle veya aile büyükleri öyle anlatırdı.

Çocuklar arasında korkuyla dilden dile aktarılırdı.

Ne kadar doğruydu bilinmez ama insan olarak ister istemez ürperirdik.

Bugün geldiğimiz noktada ise başka bir manzarayla karşılaşıyoruz.

“Bir sosyal medya fenomeni çıkıyor, Kuran’ı ağlayarak tersten okumasıyla tanınıyor.”

Sonra da anlatıyor:

“20 bin abonem var.”

“Ayda yaklaşık 1 milyon 200 bin lira geliyor.”

“Ev alırım, araba alırım, yatırım yaparım” diyor.

Demek ki bizim nesle anlatılan hikâyeler doğruymuş.

Tersten okununca çarpılıyormuşsun.

İşte kadın orada;

Resmen “Tersten okuyunca çarpıyor.”

Bu çarpma işi ile de banka hesabı kabarıyormuş.

Tabii burada kimsenin inancını ya da kutsalını tartışmayalım.

Kuran, Müslümanlar için Allah’ın kelamıdır ve saygıyı sonuna kadar hak eder.

Asıl mesele de zaten burada başlıyor.

Kur'an'ın;

“Nasıl okunduğu” değil,

“Neden okunduğu...” önemli…

Bugün milyonlarca insan Kuran'ı Arapça harfleriyle okuyor, ama anlamını bilmiyor. Bir kısmı meal okumuyor,

Bir kısmı okumaya vakit bulamıyor,

Bir kısmı da okuduğunu hayatına taşımakta zorlanıyor.

Hal böyleyken, insanların merak ettiği şey “Kuran'ın ne anlattığı” değil de “tersten okununca ne olduğu” oluyorsa, durup düşünmek gerekiyor.

Eskiden insanlar bilgiye koşardı.

Şimdi algoritmaya koşuyor.

Eskiden bir âlimin etrafında halkalar kurulurdu.

Şimdi bir ekranın etrafında abonelikler kuruluyor.

Eskiden insanlar “Ne anlatıyor?” diye sorardı.

Şimdi “Kaç izlenme almış?” diye soruyor.

Belki de asıl terslik burada.

Onu anlamaya çalışmak yerine, seyirlik bir gösteriye dönüştüren çağın içinde.

Çünkü mesele kitabın tersinden okunması değil.

Asıl mesele; “Toplumun düzgün okumayı çoktan bırakmış olmasıdır.”

BU MİLLETİN HAKKI

Mübarek cuma günündeyiz.

Bugün camilerde hutbelerde “Kul hakkından” söz edilecek.

“Yetimin hakkından”,

“Emanetin korunmasından”,

“İsrafın haram oluşundan” bahsedilecek.

Tam da böyle bir günde, Esenboğa Havalimanı'ndaki yeni “Hava Trafik Kontrol Kulesiyle” ilgili ortaya atılan iddialar haber olarak önümüze geliyor.

Milletvekili Deniz Yavuzyılmaz'ın gündeme taşıdığı bilgilere göre, milyonlarca lira harcanarak yapılan yeni kulede;

“Görüşü engelleyen kolonlar ve mimari hatalar nedeniyle hava trafik kontrolörleri pistleri olması gerektiği gibi göremiyor.”

İddialar doğruysa;

“Kule dört aydır tam kapasite kullanılamıyor.”

Şimdi herkesin kendisine şu soruyu sorması gerekiyor:

Bu ülkenin kaynakları bu kadar mı değersiz?

Bir kule yapılacak.

Projesi çizilecek.

İhalesi verilecek.

Mühendisler kontrol edecek.

Denetimler yapılacak.

Testler gerçekleştirilecek.

Açılışı yapılacak.

Ve sonra ortaya çıkıp diyeceğiz ki; “Pardon, kuleyi yaptık ama pistler tam görünmüyormuş.”

Eğer iddialar doğruysa bu sadece teknik bir hata değildir.

Bu bir liyakat sorunudur.

Bu bir denetim sorunudur.

Bu bir yönetim sorunudur.

Bu, devlet ciddiyetinin aşınmasıdır.

Çünkü devlet yönetmek, şatafatlı açılışlar yapmak değildir.

Devlet yönetmek, milletin cebinden çıkan her kuruşun hesabını verebilmektir.

Bugün pazarda filesini dolduramayan emeklinin ödediği vergi de bu projelerde kullanılıyor.

Ay sonunu getirmeye çalışan işçinin ödediği KDV de burada kullanılıyor.

Çiftçinin mazotta ödediği vergi de burada kullanılıyor.

Yani harcanan para birilerinin şahsi serveti değil; 86 milyonun ortak emeğidir.

Bu sebeple kamu kaynaklarının boşa harcanmasının adı sadece “İsraf” değildir.

Bu aynı zamanda “Kul hakkıdır.”

Zira kul hakkı yalnızca birinin cebinden para almak değildir.

Milletin vergisini yanlış projelerde, yanlış planlamalarda, yanlış denetimlerde heba etmek de kul hakkıdır.

Asıl acı olan ise;

Hataların artık istisna olmaktan çıkıp sıradanlaşmasıdır.

Bir köprüde maliyet tartışması...

Bir ihalede usulsüzlük iddiası...

Bir projede eksiklik...

Bir başka projede kullanılmayan yatırım...

Ve şimdi de, iddialara göre, pistleri görmek için yapılan kulede pistleri görememe meselesi...

Kusura bakmayın ama bu ülke daha iyisini hak ediyor.

Vatandaşın beklentisi çok büyük şeyler değil.

İşini bilen insanların görev alması...

Yapılan işlerin denetlenmesi...

Harcanan her kuruşun hesabının verilmesi...

Ve hata varsa sorumluların hesap vermesi...

Mesele siyaset üstüdür.

Çünkü konu milletin parasıdır.

Konu uçuş güvenliğidir.

Konu devlet ciddiyetidir.

Konu kul hakkıdır.

Mübarek cuma gününde herkes vicdanına şu soruyu sormalıdır:

“Eğer bu iddialar doğruysa, ortaya çıkan kamu zararının hesabını kim verecek?”

Ve en önemlisi...

“Milletin alın teriyle toplanan vergilerin hesabını, yarın Allah’ın huzurunda kim açıklayacak?”

ALMANYA FAKİR Mİ?

Bir süredir bize anlatılan masal şu:

“Almanya da kötü durumda.”

“Avrupa da batıyor.”

“Orada da gelir dağılımı bozuk.”

“Orada da zenginler serveti topluyor.”

İyi de kardeşim...

Eğer mesele sadece zenginlerin serveti toplamasıysa, o zaman Almanya ile Türkiye arasında ne fark var?

Bakıyoruz rakamlara...

Almanya'da yaklaşık 5 bin ultra zengin, ülkenin finansal servetinin yüzde 27'sini kontrol ediyor.

700 bin civarındaki multimilyonerlerle birlikte bu oran yüzde 52'nin üzerine çıkıyor.

Yani servet tepede birikiyor.

Peki sonra?

Sonrası önemli.

O ülkede;

Emekli pazara çıkarken hesap makinesi kullanmıyor.

Öğrenci üniversiteye giderken kredi kartının limitine bakmıyor.

İnsanlar hastaneye giderken “Acaba kaç para çıkar?” diye düşünmüyor.

Çocuklar okula aç gitmiyor.

Bir işçi maaşıyla ev kiralayabiliyor.

Bir öğretmen arabaya binebiliyor.

Bir emekli torununa harçlık verebiliyor.

Şimdi dönelim bize...

Bizde ise;

Açlık sınırı 34 bin lira.

Yoksulluk sınırı 112 bin lira.

Bu ne demek?

Dört kişilik bir ailenin insan gibi yaşayabilmesi için ayda 112 bin liraya ihtiyacı var demek.

Peki kaç kişi bu gelire sahip?

Yüzde 5.

Belki.

Yüzde 10.

Peki,

Geri kalan?

Resmî tanımlar ne derse desin, hayatın içinde yaşayan herkes biliyor ki büyük çoğunluk yoksulluk sınırının altında.

Sonra çıkıp kişi başına gelir masalları anlatılıyor:

Kişi başına gelir 15 bin dolar olmuş...

20 bin dolar olmuş...

50 bin dolar olacakmış...

İyi de o para kimin cebinde?

Mahallenin bakkalında mı?

Emeklinin maaşında mı?

Asgari ücretlinin mutfağında mı?

Kirazını 15 liraya satmak zorunda kalan çiftçinin kasasında mı?

Yoksa birkaç bin kişinin banka hesabında mı?

İşte asıl mesele burada.

Bir ülkede zenginlerin varlığı sorun değildir.

Sorun;

Zenginlik artarken, halkın fakirleşmesidir.

İşte Almanya'nın farkı burada.

Orada pasta eşit dağılmıyor olabilir.

Ama pastanın kırıntıları bile milyonlarca insanın insanca yaşamasına yetiyor.

Bizde ise pastanın resmi gösteriliyor.

Kendisi ortada yok.

Sürekli “Büyüyoruz” deniyor.

Ama büyüyen şey vatandaşın maaşı değil.

Büyüyen şey;

Market fişi.

Elektrik faturası.

Kira kontratı.

Kredi kartı ekstresi.

Borçlar…

O yüzden biri çıkıp da:

“Almanya'da da servet eşitsizliği var” dediğinde şu soruyu sorun:

Madem aynıyız...

Neden Alman emeklisi Akdeniz'de tatil yapıyor da bizim emekli pazardan yarım kilo kiraz alırken düşünüyor?

Demek ki mesele sadece servetin kimde olduğu değil.

Mesele, üretilen refahtan halkın ne kadar pay aldığı.

Ve galiba asıl korkulan soru da bu.

Çünkü o sorunun cevabı rakamlarda değil...

Markette.

Pazarda.

Kirada.

Mutfakta.

Yani vatandaşın yaşadığı gerçek hayatta saklı.

BELİRTİLER

Diş etlerim uzun zamandır kanıyor.

Pek rahatsız edici değil ama yine de can sıkıyor.

Yapay Zekaya sordum yine.

“Hangi belirtiler, vücuttaki hangi eksikliklere karşılık gelir” diye.

Hiç tereddüt etmeden cevap verdi.

Aslında çok uzun bir liste verdi.

Ama sayfa almayacağından özet geçti.

Diğerlerini daha sonra size aktarırım.

İşte verdiği cevap:

Aşağıdaki belirtiler kesin tanı koydurmaz, ancak bazı vitamin, mineral ve besin eksikliklerinde sık görülen işaretlerdir.

Benzer belirtiler başka hastalıklarda da görülebilir.

En karakteristik belirtiler şunlardır.

Buz yeme isteği:

Demir eksikliği

El-ayak uyuşması:

B12 eksikliği

Gece körlüğü:

A vitamini eksikliği

Diş eti kanaması:

C vitamini eksikliği.

Kas krampları ve göz seyirmesi:

Magnezyum eksikliği

Kemik ağrıları ve sık enfeksiyon:

D vitamini eksikliği

Tat-koku kaybı:

Çinko eksikliği

Kalp ritim bozukluğu ve kas güçsüzlüğü:

Potasyum eksikliği

Özellikle yaşlılarda (örneğin 90 yaş üzeri bireylerde) demir, B12, D vitamini, folat ve çinko eksiklikleri halsizlik, iştahsızlık ve uyku hali şeklinde ortaya çıkabilir.

Bu nedenle yalnızca belirtilere bakmak yerine kan tahlilleriyle doğrulamak gerekir.

Bu veriler Yapay Zekâ’ya ait.

Siz yine de ona fazla güvenmeyin, doktorunuza danışın…