Son günlerde siyasetin dili değişti.

Birileri yeniden Osmanlı'dan söz ediyor.

Kimi övgüyle, kimi özlemle, kimi de tarihî bir referans olarak...

İyi de insanın aklına şu soru geliyor:

"Madem Osmanlı'yı konuşacağız, o zaman biraz da nasıl çöktüğünü konuşsak?"

Nihayetinde tarih, sadece fetihlerden ibaret değil elbet.

Sarayların ihtişamı kadar "Hazinenin durumu" da tarihin konusudur.

Peki o zaman size bir soru:

"Osmanlı'yı batıran şey neydi?"

Elbette ki:

"Dış borçlar."

Bitmek bilmeyen "Harcamalar."

"Üretim" yokluğu.

Ve en önemlisi,

"Adalet" duygusunun aşınması...

İmparatorluklar çoğu zaman;

Savaş meydanlarında değil,

Güven kaybettiklerinde çökerler.

Bugün de ekonominin temelinde aynı şey yatıyor:

"Güven."

Bir ülkede yatırımcı parasını güvene emanet eder.

Vatandaş birikimini güvene emanet eder.

Sanayici fabrikasını güvene emanet eder.

Hukuk sistemine olan inanç zedelendiğinde ise ilk kaçan şey para olur.

Çünkü para cesur değildir.

Paranın ideolojisi yoktur.

Paranın siyasi görüşü yoktur.

Paranın sadece yön duygusu vardır.

Ve o yön genellikle çıkış kapısını gösterir.

Bugün kasadaki rezervleri, satılan altınları, eritilen dövizleri konuşuyoruz.

Rakamlar büyüyor ama soru değişmiyor:

Bu ülkenin ekonomik dayanıklılığı ne kadar?

Bir olay yaşandığında milyarlarca dolar harcanıyorsa, daha büyük bir sarsıntıda ne yapılacak?

Kasadaki son cephane de kullanıldığında geriye ne kalacak?

Asıl mesele budur.

Çünkü ekonomi, sürekli yangın söndürerek yönetilemez.

Palyatif tedbirlerle gitmez.

Ucuz söylemlerle sakinleşmez…

Bir noktadan sonra itfaiyenin suyu biter.

İşte o zaman herkes aynı soruyu sormaya başlar:

"Keşke yangın çıkmadan önce önlem alsaydık."

Tarih bazen garip bir mizah anlayışına sahiptir.

Birileri "Osmanlı" diyerek alkış beklerken, başkaları Osmanlı'nın son dönemindeki ekonomik tabloyu hatırlıyor.

Düyun-u Umumiye'yi...

Borçla dönen düzeni...

Tükenen hazineyi...

Azalan itibarı...

Ve ister istemez şu cümle kuruluyor:

Demek ki miras sadece saraylardan ibaret değilmiş.

Borçlar da mirasmış.

Yanlışlar da mirasmış.

Adaletsizlik de mirasmış.

Peki şimdi soralım;

Osmanlı'nın ihtişamlı yıllarında padişahlar ortalama kaç yıl iktidarda kalmışlar?

36 padişahın ortalama iktidarda kalma yılı; 17'ymiş.

Peki şimdilerde Osmanlı'yı ağzından düşürmeyenler kaç senedir iktidarda?

24.

Osmanlı bu ortalama ile Akdeniz'i göl yapmış.

Biz neden 24 yılda, bir gölet bile yapamadık?

Burada dikkat edilecek olan mevzuu, "Osmanlı'nın Adaleti" idi.

Ne zaman Adaletten ayrıldı, sonrasında battı.

Tarihin de güzel bir tarafı vardır.

Aynı hataları tekrar edenlere daima aynı dersi verir.

Üstelik faiziyle birlikte.

Ve tarih, "Tahsilat" konusunda son derece sabırlıdır.

HERKES AĞLIYOR

İzmir'de bir çiftçi, ihracatlık kirazına 15 lira fiyat verilince isyan etti.

Aracılara vermek yerine kirazını kendi satmaya başladı.

Çünkü ona göre emeğinin karşılığı bu değildi.

Ağlıyor…

Aynı günlerde başka bir çiftçi, domatesine toptan 5 lira verilmesini protesto etmek için 4 ton domatesi halka ücretsiz dağıttı.

Ağlıyor…

Diğer tarafta pazarda kiraza 200 lira, kayısıya 150 lira, eriğe 100 lira, elmaya 90 lira, domatese 80 lira veren tüketici...

Ağlıyor…

Ekonomi bakanı "Dış Şok" diyerek,

Ağlıyor…

İktidar "Savaş var" diyerek,

Ağlıyor…

Muhalefet "Butlan" diye,

Ağlıyor

Şimdi dönelim başa ve şu soruyu soralım:

Çiftçiden 15 liraya alınan kiraz İstanbul'da nasıl oluyor da 300-500 liraya satılabiliyor?

Çiftçiden 5 liraya alınan domates hangi mucizeyle 80 liraya çıkıyor?

Çünkü ortada garip bir tablo var.

Çiftçi kazanamadığını söylüyor.

Tüketici alamadığını söylüyor.

Ama fiyatlar sürekli yükseliyor.

O zaman bu parayı kim kazanıyor?

Normal şartlarda bir ülkede üretici memnunsa tüketici şikâyet edebilir.

Ya da tüketici memnunsa üretici daha az kazanabilir.

Fakat hem üreticinin hem tüketicinin aynı anda mutsuz olduğu bir sistemin sağlıklı olduğu söylenemez.

Bugün Türkiye'de tarımın en büyük sorunu tam da budur.

Tarlada ürün para etmiyor.

Tezgahta ürün ateş pahası.

Aradaki zincir ise her geçen gün daha da büyüyor.

İnsanlar artık "Çiftçi neden üretemiyor?" sorusundan önce "Bu ürün sofraya gelene kadar kaç kişinin cebinden geçiyor?" sorusunu sormaya başladı.

Sonra ekranlara çıkıp kişi başına düşen gelir masalları anlatılıyor.

50 bin dolar...

60 bin dolar...

Türkiye'nin dünyanın en büyük ekonomileri arasında olduğu söyleniyor.

İyi de vatandaşın cebindeki para nerede?

Eğer kişi başına gelir bu kadar yüksekse neden emekliler pazar artıklarını topluyor?

Neden gençler ev kuramıyor?

Neden çiftçi traktörünü satmayı düşünüyor?

Neden insanlar meyveyi gramla almaya başladı?

Ekonomik büyüklük ile vatandaşın refahı aynı şey değildir.

Kâğıt üzerinde rakamlar büyüyebilir.

Rezervler artabilir.

Milli gelir yükselebilir.

Ama vatandaş pazara çıktığında filesi boş dönüyorsa o rakamlar onun hayatında bir anlam ifade etmez.

Ekonomi, ekranlarda anlatılan istatistiklerden ibaret değildir.

Ekonomi; emeklinin aldığı ilaçtır.

Çiftçinin sattığı üründür.

Annenin mutfağa koyduğu tenceredir.

Çocuğun beslenme çantasıdır.

Ve bugün bu ülkede milyonlarca insanın ortak sorusu şudur:

"Madem ekonomi bu kadar iyi, biz neden bunu hayatımızda hissedemiyoruz?"

Asıl cevap verilmesi gereken soru da budur.

ŞIMARMAYIN

Şu iktidarı hep eleştirip duruyorum.

Kusura bakmasın kimse ama "Haklı Olarak" eleştiriyorum.

Çünkü 24 yıldır bu ülkeyi tek başına yönetiyorsunuz.

İmkanlar sizde, bakanlık sizde, bütçe sizde, devletin bütün kaynakları elinizde.

24 sene sonunda Türkiye'nin uçması gerekiyordu.

Siz ne yaptınız?

Dış borç bizde.

İç borç bizde.

Emekli, dul, yetim, işçi, memur çakılmış durumda.

Bir kısım mutlu azınlık.

Ülkece uçmayı bırakın, birçok alanda çakıldık.

Şimdi bazı iktidar partili arkadaşlar çıkıp soruyor:

"Hiç mi iyi bir şey yok?"

Var.

Olmaz olur mu?

Mesela bizim, "Assos ve Troya Tünelleri."

Allah razı olsun.

Yıllardır kanayan bir yarayı kapattılar.

O yolu kullananlar ne demek istediğimi çok iyi bilir.

Nusratlı rampaları diye bir gerçek vardı.

"Git git bitmez, çık çık bitmez."

Hele önüne bir TIR ya da kamyon düştü mü, geçmiş olsun.

Birinci viteste sabır çekerek dağ aşardın. Yazın ayrı çile, kışın ayrı çile.

Şimdi ise tünele giriyorsun, birkaç dakika sonra çıkıyorsun.

Eskiden özellikle yaz aylarında 40-50 dakikaya uzayan geçiş, bugün birkaç dakikada tamamlanıyor.

İşte ben buna hizmet derim.

Bu Devlet eliyle yapılan yatırımın bölgeye faydası vardır.

Turizme katkısı vardır.

Ulaşıma katkısı vardır.

Emeği geçenlere de teşekkür ederim.

Bakın, siyasetçinin en sevmediği şey budur.

Hem eleştirirsin hem de doğru yaptığı işi teslim edersin.

Ben teslim ediyorum.

Ama...

Hemen de şımarmayın.

Çünkü 24 yılın hesabı birkaç tünelle kapanmaz.

Ama biz köprü de yaptık demeyin.

Anlatayım;

Tünel yaptınız, tek bir kişi eski yoldan, virajlı yokuşlu yoldan gitmiyor.

Köprü yaptınız,

Herkes yine feribotla geçiyor karşıya.

(Misal: Bayramda feribot kuyruğu)

Demek amacına ulaşmadı.

Neden?

Pahalı da ondan.

Neden?

Devlet olarak yapamadık, başkasına yaptırdık.

Köprü bizim değil, ama tünel bizim…

Ayrıca biz köprüye değil, mali açıdan yapılış şekline karşıydık ve hala karşıyız…

Bugün çiftçi ürününü maliyetinin altında satıyor.

Emekli pazara çıkmaya korkuyor.

Gençler bavul hazırlayıp yurt dışına gitmenin hesabını yapıyor.

Kirazı üretenden 15 liraya alıp şehirde 300 liraya satan düzen hâlâ devam ediyor.

İnsanlar ev sahibi olmayı hayal bile edemiyor.

Siz şimdi çıkıp bana birkaç kilometre tünel gösterirseniz de olmaz tabi.

Ben de size boşalan köyleri, kapanan fabrikaları, eriyen maaşları, satılan rezervleri ve büyüyen adaletsizliği gösteriyorum.

Evet...

Assos ve Troya Tünelleri güzel olmuş.

Kendi adıma teşekkür ederim.

Ama yapmadıklarınızı buraya dökmeye kalksak, vallahi ağzınız açık kalır.

Millet artık sadece yapılanı değil, yapılmayanı da görüyor.

Ve bir ülkenin kaderi, birkaç tünelle değil; vatandaşının nasıl yaşadığıyla ölçülüyor.

Ve:

Enflasyonun sebebi de tünel değil, "Geçiş Garantili Köprü" maalesef…

DAİRE KÜÇÜK

DEMOKRASİ BÜYÜK

Geçenlerde sosyal medyada İsveç'teki milletvekillerinin yaşam koşullarını anlatan bir yazıya rastladım.

Adamlar milletvekili seçiliyor.

16-20 metrekarelik küçük bir daire tahsis var ama sonra:

Makam aracı mı?

Yok.

Şoför mü?

Yok.

Korumalar ordusu mu?

Yok.

Ev hizmetlisi, aşçı, özel kalemler, danışmanlar sürüsü mü?

Yok.

Bu vekiller şehir otobüsüne biniyorlar, metroyu kullanıyorlar, çamaşırlarını kendileri yıkıyorlar, yemeklerini kendi paralarıyla yiyorlar.

Aaa ne kadar ayıp.

Hiç yakışıyor mu?

Meğerse İsveç'te siyasetçi, halkın efendisi değil, "Halkın geçici olarak görev verdiği bir temsilciymiş" sadece.

Bizde ise siyasetçi böyle yapsa "Aforoz" ederler.

Vatandaş trafikte kırmızı ışıkta bekler.

O çakarlarla geçer.

Vatandaş hastanede sıra bekler.

O başhekim kapısından girer.

Vatandaş ay sonunu düşünür.

O makam odasının perdelerinin rengini düşünür.

Eskilerin bir fıkrası vardır.

Bir köye yeni kaymakam gelmiş.

Köylülerden biri bakmış ki kaymakamın önünde araba, arkasında araba, yanında korumalar...

Dayanamamış sormuş:

"Kaymakam Bey, sizi bunlar neden koruyor?"

Kaymakam şaşırmış:

"Niye sordun?"

Köylü cevap vermiş:

"Bu kadar korumaya göre siz herhalde köye çok büyük kötülük yaptınız."

Demokrasinin kalitesi biraz da seçilmişlerle seçenler arasındaki mesafeyle ölçülür.

Mesafe büyüdükçe temsil zayıflar.

Temsil zayıfladıkça ayrıcalık büyür.

Ayrıcalık büyüdükçe halkın sırtındaki yük ağırlaşır.

İsveç'in zenginliği sadece sanayisinden, teknolojisinden ya da refah devletinden gelmiyor.

Asıl zenginlik, "Yönetenlerin kendilerini halktan üstün görmemesinde yatıyor."

Bizde ise makam büyüdükçe koltuk yükseliyor, koltuk yükseldikçe vatandaş küçülüyor.

Sonra da çıkıp "Milletin hizmetkârıyız" deniyor.

Belki sorun İsveç'te milletvekillerinin küçük evlerde yaşaması değildir.

Belki sorun, bizimkilerin kendilerini saraylara layık görmesidir.

Çünkü bir ülkede siyasetçi ne kadar yükselirse yükselsin, halktan kopmuyorsa demokrasi güçlenir.

Ama siyasetçi kendini halkın üstünde görmeye başladığı gün, sandık kalır, demokrasi gider.

İsveç'in 20 metrekarelik milletvekili daireleri belki küçücük olabilir.

Ama o küçücük dairelerin içine sığan demokrasi, bizim devasa makam binalarımıza hâlâ sığmıyor.