BAĞIMSIZ ÜLKE OLMAK

Haber şu:

“Son yıllarda Türkiye’yi ve AKP’yi her fırsatta öven Donald Trump, adeta ülkedeki cevherler için de karar verici pozisyona oturdu. Türkiye, nadir elementler için Çin ile masaya otururken, Trump’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan’la yaptığı konuşma sonrası Çin ile yapılan görüşmelerin askıya alındığı iddia edildi.”

Haberde adı geçen ve stratejik öneme sahip olduğu belirtilen madenler ve kullanıldığı yerler şöyle:

Florit (Fluorite):

Kimya, metalurji ve optik sanayisinde kullanılır.

Barit (Barite):

Petrol ve doğal gaz sondajlarında kritik öneme sahiptir.

Seryum (Ce):

Cam, katalizör ve elektronik sanayisinde kullanılır.

Lantan (La):

Batarya teknolojileri ve optik sistemlerde kullanılır.

Neodimyum (Nd):

Elektrikli araç motorları, rüzgâr türbinleri ve savunma sanayi için hayati önemdedir.

Praseodimyum (Pr):

Yüksek performanslı mıknatıs üretiminde kullanılır.

Samaryum (Sm):

Savunma sanayi ve özel mıknatıslarda kullanılır.

Uranyum (U):

Nükleer enerji ve stratejik savunma teknolojilerinin temel hammaddelerindendir.

Toryum (Th):

Geleceğin nükleer enerji teknolojileri açısından dünyanın en değerli stratejik rezervlerinden biri olarak görülmektedir.

Son günlerde Eskişehir Beylikova'daki nadir toprak elementleri yeniden gündemde.

Kimi haberlerde Amerika'nın, kimi haberlerde Çin'in gözünü Türkiye'nin stratejik madenlerine diktiği yazılıyor.

Aslında şaşırmamak gerekir.

Çünkü dünya artık petrol savaşlarından çok, maden savaşlarının yaşandığı bir döneme giriyor.

Bugün bir cep telefonundan savaş uçağına, elektrikli otomobilden yapay zekâ sunucularına kadar her teknolojinin temelinde nadir toprak elementleri bulunuyor.

Neodimyum, praseodimyum, seryum, lantan, samaryum... Çoğumuzun adını bile ilk kez duyduğu bu elementler, 21. yüzyılın petrolü haline gelmiş durumda.

Aslında mesele madeni çıkarmak değil; onu işleyebilmek, teknolojiye dönüştürebilmektir.

Topraktan çıkan cevherin gerçek değeri fabrikada ortaya çıkar.

Eğer siz madeni çıkarıp ham olarak satarsanız, kazancınız sınırlı olur.

Ama onu ayrıştırır, işler, mıknatısa, bataryaya, elektronik bileşene dönüştürürseniz katma değer yüzlerce kat artar.

Türkiye yıllardır bu hatayı birçok alanda yaptı.

Kromu çıkardı sattı, başkaları paslanmaz çelik üretti.

Boru çıkardı sattı, başkaları yüksek teknolojili ürünlere dönüştürdü.

Şimdi önümüzde tarihi bir fırsat bulunuyor.

Eskişehir'deki rezervler yalnızca birkaç maden yatağı değildir.

Bunlar geleceğin sanayisini şekillendirecek stratejik güç kaynaklarıdır.

Florit, barit, neodimyum, praseodimyum, seryum, lantan, samaryum, uranyum ve toryum gibi kaynaklar, yalnızca ekonomik değil aynı zamanda jeopolitik bir güç anlamına gelir.

Bir ülkenin bağımsızlığı sadece bayrağıyla, ordusuyla veya sınırlarıyla ölçülmez.

Bir ülkenin bağımsızlığı aynı zamanda kaynakları üzerindeki hakimiyetiyle ölçülür.

Kendi madenini çıkaramayan, işleyemeyen ve teknolojisini üretemeyen ülkeler, eninde sonunda başkalarının sanayisine hammadde sağlayan taşeron ekonomilere dönüşür.

Bugün Amerika bu madenleri istiyorsa kendi geleceği için istiyor.

Çin yıllardır bu elementler üzerinde hakimiyet kurduysa kendi kalkınması için kurdu.

Hiçbir büyük devlet başkasının çıkarı için stratejik yatırım yapmaz.

O halde Türkiye'nin yapması gereken bellidir:

Madenlerini satmak değil, işletmek.

Cevheri ihraç etmek değil, teknolojiyi üretmek.

Yabancı şirketlere yeni imtiyazlar vermek değil, yerli mühendisliği ve sanayiyi güçlendirmek.

Çünkü toprağın altındaki servet, ancak toprağın üstündeki akıl ve teknolojiyle birleştiğinde gerçek zenginliğe dönüşür.

Bugün Beylikova'da konuşulan mesele birkaç ton maden değil; Türkiye'nin gelecek elli yılının ekonomik bağımsızlığıdır.

Ve tarih bize şunu gösteriyor:

Kaynaklarını yöneten milletler güçlü olur.

Kaynaklarını yönettiren milletler ise başkalarının gücüne güç katar.

KARADA UÇACAĞIZ

Haber şu:

ABD'nin Kaliforniya eyaletinde, saatte 225 kilometre hıza ulaşabilen yüksek hızlı otobüslerden oluşan yeni bir ulaşım sistemi üzerinde çalışılıyormuş.

Neymiş?

Saatte 225 kilometre hız yapacak otobüsler geliyormuş.

Haberi okuyunca önce sevindim.

Sonra düşündüm.

Sonra biraz daha düşündüm.

En sonunda aklıma şu soru geldi:

Biz gerçekten nereye gidiyoruz?

Daha doğrusu neden hâlâ yoldan gidiyoruz?

Bugün bir kuş olsanız, Çanakkale'den İzmir'e giderken otoban mı ararsınız?

Hayır.

Kanat çırpar geçersiniz.

Bir martıya “Kardeşim, seni saatte 225 kilometre hız yapan otobüse bindirelim” deseniz, muhtemelen gagasıyla kafanıza vurur.

Gülmekten yere düşüp, sırtüstü çırpınarak ölür.…

Çünkü kuş biliyor.

Yol diye bir dert yok.

Kavşak yok.

Kırmızı ışık yok.

Radar yok.

Asfalt ihalesi yok.

Ama biz insanlık olarak gökyüzünü bırakıp yere yapışmaya kararlıyız.

Yetmiyor...

Yolun üstüne yol yapıyoruz.

Onun üstüne köprü.

Onun üstüne viyadük.

Onun üstüne çevre yolu.

Çevre yolunun çevresine de çevre yolu.

Sonra trafik sıkışınca yeni bir yol daha.

Bu gidişle yakında yolun kendisinden çok yolun alternatifi olacak.

Oysa teknoloji başka bir yere gidiyor.

Dronlar artık paket taşıyor.

Yapay zekâ araba kullanıyor.

Robotlar ameliyat yapıyor.

Ama biz hâlâ “Otobüsü biraz daha hızlandıralım” derdindeyiz.

Neymiş?

225 kilometre hız yapacakmış...

Yapmasın kardeşim.

Ben zaten şehir içinde yürürken korkuyorum.

Yaya geçidinde duran araba bulunca dönüp plakasını not alıyorum.

Tarihe geçsin diye.

Bir de bunun 225 kilometre hız yapanı çıkarsa vay halimize.

Sabah evden çıkacağız.

Önce elektrikli scooter üzerimizden geçecek.

Arkasından motosiklet.

Sonra kurye.

Sonra 225'lik otobüs.

En son da ambulans.

Neden?

Çünkü bir yere yetişmeye çalışıyoruz.

Peki nereye?

Onu bilen yok.

Belki de asıl soru bu.

İnsanlık hızlandıkça zaman kazanacağını zannediyor.

Ama kazandığı zamanı yine trafikte harcıyor.

Benim önerim çok basit.

Madem dron teknolojisi bu kadar ilerledi...

Herkese bir kişilik uçan kapsül verelim.

Sabah işe gideceksin.

Bin yapay zekalı akıllı drona.

Kalksın havaya.

Dümdüz gitsin.

Gideceğin yere gelince de indirsin seni.

Ne asfalt lazım.

Ne yol çizgisi.

Ne refüj.

Ne kaldırım.

Ne alt geçit.

Ne üst geçit.

Ne köprülü kavşak.

Ne de her seçim döneminde aynı yolun yeniden açılış töreni.

Düşünsenize...

“Çanakkale-Bursa istikametindeki 300 metrelik irtifa, hava trafiği yoğunluğu nedeniyle sıkışıktır. Lütfen 500 metre yükseklikten ilerleyiniz.”

En azından trafik polisleri de rahat eder.

Yukarıda radar kurarlar.

Hata mı yaptın?

Bulutun arkasından çıkarlar.

“Buyurun beyefendi, martı şeridini ihlal etmişsiniz.”

Gerçi sonra gökyüzüne de kavşak yaparlar mı bilemem.

Bizim bu yol yapma sevdamızla yakında bulutların üzerine de asfalt dökeriz.

Çünkü bazı milletler geleceği tasarlar.

Bazıları geleceğe uçar.

Biz ise önce yolunu yaparız.

Sonra bir daha yaparız.

Sonra genişletiriz.

Sonra tekrar yaparız.

Gelecek gökyüzünde bizi beklerken, biz hâlâ yeryüzünde yeni şerit açmanın heyecanını yaşıyoruz.

Belki de sorun teknolojide değil...

Sorun, uçmayı öğrenmiş olmamıza rağmen yürümekte ısrar etmemizdedir.

BUZAĞI ALTINDA KURULTAY ARIYORUZ

Bir haber:

Kılıçdaroğlu: “11 Haziran'da kurultay sürecini başlatıyoruz” demiş.

Ne oldu da geri adım atıldı?

Birden bire tarih filan verilmeye başlandı?

Hani en uygun zamanda yapılacaktı kurultay?

Siyaset öyle bir hale geldi ki artık bir siyasetçi “Günaydın” dese, vatandaş dönüp güneşe bakıyor.

Acaba ne demek istedi?

Bir mesaj mı verdi?

Birilerine gönderme mi yaptı?

Yoksa yarın, sabahın iptal edileceğini mi ima etti?

Çünkü yıllardır söylenenlerle yapılanlar arasında öyle mesafeler oluştu ki, vatandaşın kafasında doğal bir refleks gelişti:

Her cümlenin altında buzağı aramak.

Son örnek yine siyasetin en sevdiği konulardan biri olan kurultay meselesi.

Daha düne kadar “En uygun zamanda yapılacak” deniliyordu.

Şimdi bir baktık ki tarih verilmiş.

11 Haziran.

Hem de öyle takvim yaprağını çevirir gibi değil: “Pat” diye.

Vatandaş da haklı olarak soruyor:

“Ne oldu?”

Dün uygun olmayan zaman bugün nasıl uygun oluverdi?

Gökyüzünde yeni bir yıldız mı belirdi?

Partiye bahar mı geldi?

Parti içinde aniden kardeşlik türküleri mi söylenmeye başlandı?

Yoksa başka hesaplar mı var?

İnsan düşünmeden edemiyor.

Acaba anketlerde işler mi değişti?

Acaba yeni siyasi oluşumların gölgesi mi hissedildi?

Acaba parti içindeki tansiyon beklenenden fazla mı yükseldi?

Acaba kurultay kararı gerçekten bir çözüm mü, yoksa çözüm arıyormuş gibi görünmenin yeni bir yöntemi mi?

Bilmiyoruz.

Çünkü artık siyasette hiçbir açıklama tek başına açıklama gibi durmuyor.

Her açıklamanın arkasında bir açıklama daha aranıyor.

Onun arkasında da başka bir açıklama.

Matruşka bebek gibi.

Açtıkça içinden yeni hesap çıkıyor.

Eskiden siyasetçi konuşur, vatandaş dinlerdi, şimdi ise siyasetçi konuşuyor, vatandaş dedektiflik yapıyor.

“Burada ne demek istedi?”

“Bu cümlenin gizli anlamı ne?”

“Bu açıklama kime mesaj?”

“Bu tarihin özel bir anlamı mı var?”

Siyaset yorumculuğu yetmedi.

Hepimiz yarı zamanlı kriptolog olduk.

Bir açıklamayı çözmek için neredeyse istihbarat raporu hazırlıyoruz.

İşin en komik yanı da şu:

Belki gerçekten ortada hiçbir şey yoktur.

Belki sadece kurultay kararı alınmıştır.

Ama artık buna inanacak vatandaş kalmadı. Çünkü güven dediğiniz şey bir kere aşınınca, insanlar saatin kaç olduğunu sorana bile takvim göstermeye başlıyor.

Bugün geldiğimiz noktada vatandaş siyasetçilerin söylediklerine değil, söylemediklerine kulak veriyor.

Çünkü asıl hikâyenin orada saklı olduğuna inanıyor.

Bu yüzden siyasetçileri tebrik etmek lazım.

Öyle bir iklim oluşturdular ki artık ülkede kimse söyleneni olduğu gibi kabul etmiyor.

Herkes cümlelerin altında anlam arıyor, satır aralarında mesaj arıyor, açıklamaların altında buzağı arıyor.

İşin kötüsü...

Buzağıyı bulamasak bile aramaya devam ediyoruz.

Çünkü artık alıştık.

Kim bilir?

Belki bir gün gerçekten çıkar.