Adalet insanoğlunun hep aradığı şey.

Dinler, öğretiler, felsefeler insanlara hep adaleti tavsiye eder.

Adaletten ayrılmama konusunda öğütler verir.

Adaletin gecikmesi, geç tecelli etmesi insanlar için pek geçerli değildir.

“Geciken Adalet, adalet değildir” zaten.

Günümüzde adaletin bırakın geç gelmesi, kendisi bile ortalıklarda yok.

Bu adaletsizlik içinde yaşayıp gidiyoruz.

Adaletsizlik yapanlar elbette cezalandırılacaktır.

Kesinlikle bu onların yanına kalmayacaktır.

Nereden mi biliyorum;

Kur'an-ı Kerim'de adaletsizlik ve haksızlık yapanlar “Zalim” olarak nitelendirilir.

Buna göre İbrahim Suresi 42. ayette Allah şöyle diyor;

“Sakın, Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Allah onları cezalandırmayı, korkudan gözlerin dışarı fırlayacağı bir güne erteliyor.”

Adaletsizlikte ısrar eden topluluklar ilahi sevgiden ve hidayetten mahrum kalırlar: Âl-i İmrân Suresi 57. Ayet:

“...Allah, zalim olanları sevmez.”

Tevbe Suresi 109. Ayet:

“...Allah böyle zalimler topluluğunu doğru yola erdirmez.”

Haksızlık yaparak güç kazandığını sananların sonunun hüsran olacağı açıkça belirtilmiştir:

En'âm Suresi 21. Ayet:

“...Şüphe yok ki zalimler kurtuluşa eremezler.”

Kur'an, sadece adaletsizlik yapanları değil, onlara destek olanları ve sessiz kalanları da uyarır:

Hûd Suresi 113. Ayet:

“Zalimlerin yanında olmayın; sonra ateş sizi de yakar. Allah’tan başka dostlarınız olmadığına göre bir yerden yardım da göremezsiniz!”

Başkalarının haklarını gasp eden, insanlara haksız yere saldıran ve zorbalık yapanların mutlaka cezalandırılacağı vurgulanır:

Şûrâ Suresi 42. Ayet:

“Kınama ve cezalandırma ancak insanlara zulmeden ve yeryüzünde haksız yere saldırıda bulunanlara yöneliktir. Onlar için elem verici bir azap da vardır.”

İnancımızda adaletsizliğe karşı bu kadar uyarı varken hala neden uyulmuyor?

İşte size adaletin vahşi ırkçılık karşısında ne kadar aciz kaldığını anlatan bir olay.

Allah bize o günleri göstermesin.

George Stinney Jr., ABD'de 20. yüzyılda ölüme mahkum edilen en genç insanmış.

Elektrikli sandalye tarafından idam edildiğinde sadece “14 yaşındaydı.”

Duruşması sırasında, infaz gününe kadar, masum olduğunu söylemiş.

11 yaşındaki Betty ve 7 yaşındaki Mary olmak üzere iki beyaz kızı öldürmekle suçlanmış.

O sırada tüm jüri üyeleri beyazdı.

Duruşma sadece 2 saat sürdü ve ceza 10 dakika sonra verilmiş.

İnfazdan önce George, ebeveynlerini görmeden 81 gün geçirmiş.

Şehrinden 80 km uzakta, yalnız bir hücreye hapsolmuş.

Ebeveynlerinin veya bir avukatın varlığı olmadan yalnızmış.

İnfaz günü çocuk olduğu için kafasına geçirilen kask büyük gelmiş, iki defa elektrik verilmiş, ancak üçüncü denemede 5380 volt elektrikle idam edilmiş.

70 yıl sonra, masumiyetinin nihayet Güney Carolina'da bir yargıç tarafından kanıtlanmış.

İki kızın öldürüldüğü alet 19.07 kilogramdan daha ağırmış.

Bu nedenle, Stinney'in onu kaldırabilmesi imkânsızdı ve iki kızı öldürecek kadar sert vurabilecek kadar gücü olmadığı ispatlanmış..

Çocuk masummuş…

Birileri onu anlamadan, dinemeden, “Sırf siyah olduğu için” suçlamış…

Stephen King, bu davadan 1996 yılında “Green Mile (Yeşil Yol)” adlı kitabı yazarken bu hikâyeden ilham aldı.

Daha sonra filmi çekilen hikâye tüm dünyada bilinir oldu.

Adalet böyle bir şey.

Anlaşılmadığında, geç geldiğinde hiçbir işe yaramıyor…

Adalet için karar verirken vicdanın da olması gerekiyor.

Yoksa Allah uyarıyor:

“Onlar için elem verici bir azap da vardır."

ÖMER HAYYAM

Ömer Hayyam’ı bilir misiniz?

Muhakkak duymuşsunuzdur.

Bazı çevreler onu dinsizlikle suçlamış, bazıları ise derin bir tasavvuf düşünürü olarak değerlendirmiş.

Gerçekte Hayyam’ın düşünceleri, kalıplara sığmayacak kadar karmaşık ve sorgulayıcı olarak karşımıza çıkmış.

Tam adıyla “Gıyaseddin Ebu’l Feth Ömer bin İbrahim el-Hayyam”

18 Mayıs 1048'de bugünkü Nişabur kentinde doğmuş ve 4 Aralık 1131'de yine Nişabur'da ölmüş.

“Hayyam” sözcüğü Farsçada “Çadırcı” anlamına gelirmiş.

Bu nedenle babasının ya da ailesinin çadırcılıkla uğraştığı düşünülmekteymiş.

Hayyam, yaşadığı dönemin en önemli matematikçilerinden biriymiş.

Özellikle üçüncü dereceden denklemler üzerine yaptığı çalışmalar, çağının çok ilerisindeymiş.

Ayrıca geometri alanında da önemli eserler vermiş.

Sultan Melikşah tarafından kurulan gözlemevinde çalışan bilim insanları arasında yer almış.

Burada yapılan çalışmalar sonucunda hazırlanan Celâlî Takvimi, dönemin en hassas takvimlerinden biri kabul edilmiş.

Bazı hesaplamalara göre, hata payı uzun vadede Gregorian Calendar Reform ile ortaya çıkan Gregoryen takviminden bile daha düşükmüş.

Hayyam denilince akla daha çok rubaileri gelir. Ancak kendi döneminde şairliğinden çok bilim insanlığıyla tanınıyormuş.

Rubailerinde:

Kader anlayışını sorgulamış.

Din adına yapılan ikiyüzlülüğü eleştirmiş.

İnsan aklını yüceltmiş.

Hayatın geçiciliğini vurgulamış.

Özgür düşünceyi savunmuş.

Ömer Hayyam'ın en dikkat çekici yönü, aynı kişide;

Hem büyük bir matematikçi,

Hem astronom,

Hem filozof,

Hem de şair kimliğinin birleşmiş olması.

Bu nedenle Doğu ve Batı kültür tarihinde ayrıcalıklı bir yere sahip.

Dinciler pek sevmez kendisini.

“Dindar” demiyorum, dikkat!

“Dinci” diyorum.

“Din tüccarı” yani.

Dinin arkasına saklanıp, dindar geçinenlere söylemiş zaten Ömer Hayyam da…

“Kendi içmez,

içeni kınamaya bayılır,

Yüzünden aldatmaca,

sahtekârlık yayılır.

Şarap içmiyor diye,

kasılıp gezer ama

Yedikleri yanında

Şarap meze sayılır!”

Hayyam kesinlikle dini tamamen reddeden bir düşünür değilmiş zaten.

Ancak din adına yapılan ikiyüzlülüğü, çıkarcılığı ve bağnazlığı sert biçimde eleştirmiş.

İnsanların cennet-cehennem vaatleriyle korkutulmasına,

Dünyadaki adaletsizliklerin kader diye açıklanmasına karşı çıkmış hep.

Bu nedenle rubailerinde sık sık kadılara, softalara ve yobazlara göndermeler yapmış zaten.

Şu düşünceleri ile bilinir;

Akıl, kör taklitten üstündür.

İnsan, sorgulamadan yaşarsa gerçeğe ulaşamaz.

Dünyadaki adaletsizlikler karşısında susmamak gerekir.

Din, çıkar aracı haline getirildiğinde yozlaşır.

Hayat geçicidir; bu nedenle insan özgür ve bilinçli yaşamalıdır.

Yobazlık ve ikiyüzlülük üzerine atfedilen en meşhur rubaisi şudur:

Bir elde kadeh,

Bir elde Kur'an;

Bir helâldir işimiz,

Bir haram.

Şu yarım yamalak dünyada,

Ne tam kâfiriz

Ne tam Müslüman.

Günümüzde Hayyam’ın anlattığı kişilere rastlamak mümkün değil tabi (!).

Hepimiz dini bütün Müslümanız elhamdülillah.

Hele şu söylediği artık çook gerilerde kaldı.

Çağımızda yok böyleleri:

Dünyada akıllılar azınlıkta kaldı,

Meydan cahillerin oldu sonunda.

Gerçeği söyleyen suçlu sayıldı,

Yalanlar baş tacı oldu dünyada.

Ömer Hayyam’ın merkez düşüncesi şöyleydi:

"İnsan, korkuların ve dogmaların değil; aklın, vicdanın ve sorgulamanın peşinden gitmelidir."

Ömer Hayyam böyle diyor.

Ama siz nereye isterseniz oraya gidin.

Bu özgür dünyada;

Karışan yok, görüşen yok…

REVA MIDIR?

Açlık sınırı 34.587 lira.

Yoksulluk sınırı 112.661 lira.

Bu rakamlar yalnızca istatistik değildir; bir toplumun aynasıdır.

Bir ülkede insanların büyük çoğunluğu açlık sınırının biraz üzerinde ya da çok altında yaşam mücadelesi veriyorsa, orada sadece ekonomik değil, ahlaki bir mesele de vardır.

Düşünelim...

Bir insanın başını sokabileceği mütevazı bir evi olsun.

İşe gidip gelebileceği bir aracı olsun.

Ailesinin bir yıllık temel gıda ve giyim ihtiyacını karşılayabilsin.

Çocuklarını okutabilsin.

Hastalandığında tedavi olabilsin.

Ay sonunu değil, yarınını düşünebilsin.

Bunlar lüks müdür?

Hayır.

Bunlar insan olmanın, insanca yaşamanın asgari şartlarıdır.

O halde yoksulluk sınırının üzerinde bir gelire sahip olmak gayet normaldir.

Bunun altında kalanlar ise hayatın temel ihtiyaçlarına erişmekte zorlanan insanlardır.

Bugün milyonlarca emekli, işçi, memur ve genç, bırakın birikim yapmayı, ay sonunu getirebilmenin hesabını yapıyor.

Çalışanların önemli bir kısmı ürettiği değerden hak ettiği payı alamıyor.

Bir tarafta birkaç maaşla geçinemeyen insanlar, diğer tarafta servetini saymakta zorlananlar var.

Bu tabloya baktığımızda karşımıza çıkan şey yalnızca ekonomik bir dengesizlik değildir; gelir dağılımındaki derin adaletsizliktir.

Çünkü adalet yalnızca mahkeme salonlarında aranmaz.

Adalet, ekmeğin paylaşımında da aranır.

Adalet, emeğin karşılığında da aranır.

Adalet, fırsatların dağıtımında da aranır.

Bir avuç insanın serveti katlanırken milyonların yoksullaşması, rakamların diliyle açıklanabilir belki ama vicdanın diliyle açıklanamaz.

Daha da önemlisi, bu durum Müslüman bir topluma yakışır mı?

Komşusu açken tok yatanın bizden olmadığını öğütleyen bir inancın mensupları değil miyiz?

Yetimin hakkını korumayı, kul hakkından sakınmayı, zekâtı, infakı ve paylaşmayı emreden bir dinin mensupları değil miyiz?

O halde neden milyonlarca insan temel ihtiyaçlarını karşılayamazken, birileri servetine servet katmaktadır?

Neden alın teri ucuz, rant pahalıdır?

Neden emek değersizleşirken ayrıcalıklar büyümektedir?

Bu soruların cevabı yalnızca ekonomide değil; vicdanda aranmalıdır.

Bir toplumun gerçek zenginliği gökdelenleri, makam araçları ya da banka hesapları değildir.

Gerçek zenginlik; insanlarının huzur içinde yaşayabilmesi, geleceğe güvenle bakabilmesi ve emeğinin karşılığını alabilmesidir.

Bugün sormamız gereken soru şudur:

Bir ülkede milyonlarca insan geçim derdiyle boğuşurken, çocuklar yoksulluğun içine doğarken, gençler gelecek umudunu yitirirken, emekliler yaşam mücadelesi verirken:

Tüm bunlar topluma reva mıdır?

Cevabı rakamlar değil, vicdanlar verecektir.

BANA ÖĞRET

Derviş'in biri bir ırmak kenarında abdest alırken suyun içinde çok değerli bir taş görür...

Taşı alıp çantasına koyar, yoluna devam eder.

Bir yerde dinlenmek için oturur, bohçasını açar ve ekmek peynirinden yemeye başlar...

Yanına yaklaşan bir dilenciyi sofrasına davet eder...

Birlikte yemek yerler.

Dilencinin gözü çantadaki taşa takılır...

Dervişe:

“Bu taşı bana verir misin Allah rızası için?” diye sorar.

Derviş hemen çıkarır, verir değerli taşı...

Dilenci gider...

Ertesi gün dilenci geri gelir ve dervişe sorar:

“Bu taşın ne kadar değerli olduğunu biliyor muydun?”

“Evet.” der derviş.

“Yani bunu satınca bir ömür zengin bir hayat süreceğinin farkında mıydın?”

“Evet.” der.

“Peki bu paha biçilmez taşı nasıl kolay bir şekilde bana verdin?”

“Allah rızası için istemiştin.”

Dilenci der ki:

“Bu taşı sana bugün geri getirdim. Bunu al... Bunun yerine bana daha değerli bir şey ver...”

Derviş hayretle sorar:

“Bunun yerine ne istiyorsun?”

Dilenci der ki:

“Bu hâle nasıl geldin, bana onu öğret...”

Bu ülkede derviş olmak öyle kolay değil.

Mal, mülk peşinde koşan dervişlerle, Allah rızası için iş yapan dervişler arasında fark var.

Bakıldığında aynı gözüken dervişleri ayırmak, ona göre davranmak lazımdır.

Her takkeli derviş değildir.

Zaten takkesine, cübbesine değil, gönlüne ve ameline bakmak lazımdır.

Böyle bakınca etrafınızda kaç tane derviş görüyorsunuz?