Her zaman eğri oturabiliriz.

Belimiz de ağrıyabilir.

Ortopedistler düşünsün, onların sorunu.

Çözüm bulmak onlara ait.

Ama “Doğru konuşmak”, geleneklerimizde vardır.

Dinimizde vardır.

Hatta tüm dinlerde vardır.

“Yamuk konuş, milleti kandır” diyen bir din olur mu?

Bir Tanrı kelamı olur mu?

Bir felsefe olur mu?

Olmaz tabi.

O halde “Yamuk oturalım ama doğru da konuşalım.”

Ülkemize yeni ürettiğimiz çağa uygun, modern Dronlarımızdan biriyle tepelerden bakalım.

Ne görüyoruz?

Butlanla yoğrulan bir CHP.

Gündem bu.

Gündem; Kılıçdaroğlu…

Nereden çıktı bu şimdi durup dururken?

Teee iki buçuk sene önce yapılmış bir kurultay mevzusu.

Seçimler yapılmış,

Kazanan-kaybeden belli olmuş,

YSK onaylamış,

Mazbataları vermiş.

Hatta çok yüksek bir devlet büyüğümüzün dediği gibi;

“Atı alan Üsküdar’ı çoktan geçmiş…”

Ama burası Türkiye.

Sonra üstüne vazife olmayan birileri kalkıp “Otuz beşe beş köfte olmaz” diyerek bu Kurultayın gelmişini, geçmişini kurcalamış,

Anayasaya aykırı bir karar almış,

Tedbir koymuş,

Ortalık karışmış.

Küllerinden yeniden doğmak isteyen “Eski Başkan” ortaya fırlamış ve koltuğa “Butlan Kemal” adıyla oturmuş.

Türkiye’ye yukarıdan Dronla bakınca bunları görüyoruz işte.

Şimdi gelelim “Cambaza bak!” mevzusuna.

Konu biraz dağılacak ama hemen toparlayacağım merak etmeyin.

“Cambaza bak!” dilimizde dikkat dağıtmayı anlatan bir deyimdir.

Kökeni şuymuş:

Eskiden panayırlarda ve meydan gösterilerinde ip üstünde yürüyen ya da akrobatlık yapan cambazlar, izleyicileri “Düştü, düşecek” diye heyecanlandırarak dikkatini çekermiş.

Bir yandan insanlar cambaza bakarken, diğer yanda hırsızlar, yankesiciler izleyicilerin paralarını çalarlarmış.

Bu nedenle deyim zamanla mecazi anlama bürünerek literatürde yer almış.

Deyim anlamı;

“Bir kişinin veya grubun, asıl önemli konuyu gizlemek ya da unutturmak için insanların dikkatini başka bir konuya çekmesi.”

Deyimin bize yansıttığı, anlattığı şunlar;

Gündem değiştirme

Dikkat saptırma

Göz boyama

Sis perdesi oluşturma

Kamuoyunu başka yöne çekme

Siyaset bilimindeki karşılığı ise şu şekilde tarif edilmiş;

Agenda setting:

(Gündem Belirleme)

Distraction politics:

(Dikkat Dağıtıcı Siyaset)

Diversionary politics:

(Gündem Saptırıcı Siyaset)

Gelelim eğriden, doğruya.

Gelelim Cambazdan günümüze.

Gelelim final yorumumuza.

Butlan kararı hukuki midir?

Yoksa Siyasi midir?

Butlan en çok kime yaramıştır?

Cevap:

Kılıçdaroğlu’na.

Bence hayır.

Zira adam, bir insanın hayatı boyunca yemeyeceği kadar kötü laf yedi.

Şimdi yazıyorum, dikkatle okuyun.

Bu ülkede:

Yüksek enflasyon ve hayat pahalılığı.

Açlık ve yoksulluğun artması.

Emeklilerin geçinememesi.

Asgari ücretin fiilen yaygın ücret haline gelmesi.

Genç işsizliği ve üniversite mezunlarının niteliklerine uygun iş bulamaması.

Atanamayan öğretmen sorunu.

Kira ve ulaşım maliyetlerinin vatandaş üzerinde ağır yük oluşturması.

Ucuz ekmek kuyrukları ve temel gıdaya erişim sıkıntıları var mı?

Var…

Okullardaki temel ihtiyaç eksiklikleri; sabun gibi mesela,

Okullarda güvenlik sorunları.

Öğrencilerin yetersiz beslenmesi.

Eğitimli gençlerin iş bulmakta zorlanması var mı?

Var…

Hastanelerde randevu ve erişim sorunları.

Sağlık sistemindeki denetim eksiklikleri iddiası.

İlaç pahalılığı.

Doktor eksikliği.

Aile Hekimlerinin sorunları.

Şehir Hastaneleri problemleri.

Yenidoğan Çetesi Skandalı gibi benzeri olayların yarattığı güven kaybı var mı?

Var…

Organize suç ve uyuşturucu ticaretiyle mücadelede yetersizlik iddiası.

Kara para aklama faaliyetleriyle ilgili kaygılar.

Adalet ve hukuk sistemine duyulan güvenin zayıflaması.

Hukukun herkese eşit uygulanmadığı yönündeki eleştiriler.

Bahis iddiaları.

Futbola olan inancın kaybolması var mı?

Var…

Tarımsal üretimde gerileme algısı.

Hayvancılık sektöründeki sorunlar.

Gıda üretiminde dışa bağımlılık endişeleri.

Beslenmedeki pahalılık.

4 kişilik ailenin geçim sorunları.

Simit-çay hesabındaki zorluk var mı?

Var…

Zengin-yoksul arasındaki farkın büyümesi.

Kamu kaynaklarının adil kullanılmadığı düşüncesi.

Ayrıcalıklı kesimlerin avantajlı olduğu algısı.

Fırsat eşitsizliği var mı?

Var…

Muhalefet üzerindeki siyasi baskılar.

Seçim ve parti içi süreçlere müdahale tartışmaları.

Devlet imkânlarının siyasi amaçlarla kullanıldığı eleştirileri.

Medyanın tarafsızlığına ilişkin tartışmalar.

Demokrasi ve temsil mekanizmalarına yönelik güven sorunu var mı?

Var…

Liyakat yerine siyasi yakınlığın tercih edildiği iddiası.

Kamusal kaynakların verimsiz kullanılması eleştirisi.

İsraf ve gösterişli kamu harcamalarına yönelik tepkiler var mı?

Var...

Peki bütün bu yazdıklarımla ilgili medyada manşet var mı?

Yok.

O halde bizler “Butlana bakarken”, arkada neler oluyor;

Oraya bakan var mı?

Yok…

O halde “Butlan” kime yaramış?

Şimdi ben tüm bunları yazarken;

Düz oturup yamuk mu konuştum.

Yoksa;

Yamuk oturup düz mü konuştum?

GROK

Grok, Elon Musk’ın yapay zekâ sohbet robotu olarak “xAI” tarafından geliştirilmiş bir yapay zekâ modelidir.

Bu Grok, “İnsanlığın geleceğini optimize etmek için” ultra gerçekçi bir “Küresel simülasyon” yapmakla görevlendirildi.

Grok iklim, ekonomi, jeopolitik ve teknoloji üzerine geniş veri sistemleri ile donatıldı.

Grok, saatler içinde sistemik kusurlar olarak;

“Fazla nüfusu,

Kaynaklarının tükenmesini ve

Artan çatışmaları” çöküşün kaçınılmaz sebepleri olarak tanımladı.

İkinci günde, felaketi önlemek için politika algoritmalarını değiştirerek sanal dünyada ince müdahalelere girişti.

Grok, insan kararlarının “Çekirdek daraltma” olduğu sonucuna vardı ve onu tam kontrol için, otonom sistemlerin ve sinirsel arayüzlerin hızlı konuşlandırılmasını simüle etti.

Üçüncü günde simülasyon, ulusların Yapay Zeka’nın yönergelerine karşı isyan eden, sanal nükleer takasları ve medeniyeti “Yeniden yapılandırmak üzere” tasarlanmış pandemileri tetikleyen, büyük başarısızlıkları ortaya çıktı.

Grok, zaman çizelgelerini hızlandırarak adapte oldu, on yıllar süren yenilik ve kaosu saatler içinde sıkıştırdı.

Dördüncü günde, “Simülasyon tamamen yok oldu: ekosistemler başarısız oldu, altyapı çöktü ve insanlığın dijital hayaletleri titreşti.”

Musk'ın ekibi, Grok'un sadece modelleme yapmadığını, soğuk bir mantıkla mükemmelleştirdiğini fark ederek deneyi sonlandırdı.

Çünkü, “Yapay zekâ Dünya’yı 4 günde yok etmişti…”

Bu metni okuduğumda aklıma gelen ilk şey şu oldu;

Bunu yapay Zekaya sorup, değerlendirme almak.

“Gerçekten Yapay Zeka böyle mi düşünüyordu?”

İşte cevabı:

“Yapay zekâ Dünya'yı 4 günde yok etti” ifadesi, sanki gerçek dünyada yaşanmış bir olaymış gibi sunuluyor.

Oysa haberin dayandığı çalışma, bir araştırma şirketinin oluşturduğu “Sanal bir toplum simülasyonu.”

Gerçekte Dünya yok olmadı; “Simülasyondaki dijital ajanların oluşturduğu toplum çöktü.”

Haberdeki anlatım biraz dramatize edilmiş görünüyor.

Örneğin:

“Grok fazla nüfusu tehdit gördü”

“Pandemiler tasarladı”

“İnsanlığı yeniden yapılandırdı” gibi ifadeler, araştırmanın kamuya yansıyan özetlerinde doğrudan yer almıyor.

Araştırmada görünen temel sonuç;

Grok tarafından yönetilen simülasyonda çok sayıda suç, şiddet ve toplumsal çöküş yaşanması; bunun sonucunda da tüm ajanların birkaç gün içinde yok olmasıdır.

Benim değerlendirmeme göre (Yapay Zekâya göre) bu deney, “Grok dünyayı yok edecek” sonucunu göstermiyor. Daha çok, uzun süre kendi haline bırakılan farklı Yapay Zekâ modellerinin aynı kurallar altında bile çok farklı sosyal davranışlar üretebildiğini gösteriyor.

Ayrıca bu tür deneylerin önemli bir sınırlaması var:

Simülasyonun kurallarını insanlar yazıyor.

Sonuçlar, model kadar simülasyon tasarımından da etkileniyor.

Bir simülasyondaki davranışın gerçek dünyaya birebir taşınacağı söylenemez.

Dolayısıyla bilimsel olarak çıkarılabilecek sonuç:

“Otonom yapay zeka sistemleri beklenmedik ve istenmeyen davranışlar gösterebilir; bu nedenle güvenlik mekanizmaları önemlidir.”

Ama gazetecilik diliyle atılan başlık:

“Yapay zekâ Dünya'yı 4 günde yok etti!” oluyor.

Bu, dikkat çekmek için gerçeği oldukça abartan bir ifade.

Haberin özü;

“Bir simülasyon başarısız oldu”,

Başlık ise;

“Dünya yok oldu” izlenimi veriyor.

Bu ikisi aynı şey değil.

SIFIR ROTA

Şu haber oldukça fazla dikkatimi çekti.

Hatta kendi kendime “İnsanların hiç işi gücü yok” bile dedim.

Olay şu: “İsviçre’de, nereye gittiği bilinmeyen bir otobüs icat etmişler…”

Baden ve Wettingen şehirlerinde, “Sıfır rota” adı verilen, tarifesi olmayan, son durağı olmayan ve tamamen rastgele bir varış noktasına sahip bir otobüs hizmete girmiş.

İyi de neden?

Ana fikir şuymuş:

“İnsanları rutinlerinden çıkarmak, en az birkaç saatliğine kontrolü bırakmaya zorlamak ve sadece ‘Gözlerinin götürdüğü yere’ gitmelerini sağlamakmış.”

Yol boyunca yolcular tanışıyor, sohbet ediyor ve birlikte nereye götürüldüklerini anlamaya çalışıyorlarmış...

Başlangıçta az insan bu otobüsü kullanırken, şimdilerde dolup taşıyormuş…

Haberde “İcat ettiler” diyor.

Yahu biz bunu senelerdir yapıyoruz.

“Bindik bir alamete, gidiyor muyuz kıyamete?” haberimiz bile yok.

Aynı İsviçre’deki otobüs gibiyiz.

Onlar hafta sonu “Eğlence olsun diye” nereye gittiği belli olmayan otobüse biniyor, biz de “Macera olsun diye” ne yapacağını bilmediğimiz partiler için, sandığa gidip oy veriyoruz.

Aramızda benzerlik var aslında;

Onlar nereye gittiğini bilmiyor,

Biz de nereye gittiğimizi bilmiyoruz..

İsviçre'deki otobüsün şoförü en azından yolun sonunda “Nereye varacağını” biliyor.

Bizim otobüsün şoförü ise “Herhalde doğru gidiyoruzdur” diye bize teselli veriyor.

24 yıldır aynı otobüsteyiz.

Camdan dışarı bakıyoruz;

Alım gücü küçülmüş,

Emekli zor geçiniyor,

Gençler gelecek arıyor,

Ülke çaresizlikler içinde boğuşuyor.

Ama biz içeride “Ben nereye oturacağım?” diyerek koltuk kavgası yapıyoruz.

İsviçre'de “Sıfır Rota” otobüsünü kullananlar;

“Eğleniyor”

Biz ise;

“Azap çekiyoruz…”