Bu ülke, başka ülke.

Yani birileri oturup televizyonlar için bir senaryo yazmaya kalksa “Bu kadar da olmaz” dedirtebilir.

Olay şu:

İptal edilen Cumhuriyet Halk Partisi 38. Olağan Kurultayı’nda rüşvet iddiaları üzerine başlatılan soruşturma kapsamında savcılık; “Oy kullanan tüm delegelerin ve birinci derece yakınlarının banka hesap kayıtlarının incelenmesini” istemiş.

Daha önce pek rastlanmayan böylesi soruşturma, “İşi yokuşa sürmek” olarak nitelendiriliyor.

İnsan kafaya bir şeyi koydu mu yapar.

Ama öyle, ama böyle.

Bunu anlatmanın en kolay yolu fıkradır.

İşte fıkra burada, siz anlayın artık…

Bir Türk, Fransız ve Yahudi Hitler’in eline esir düşer.

Hitler onlara “Eğer size soracağım soruyu bilemezseniz, kurşuna dizileceksiniz” der.

Önce Fransız’a sorar:

“Titanik ne zaman battı?”

Fransız düşünür ve cevap verir:

“15 Nisan 1912.”

Hitler, “Doğru, sen kurtuldun” der ve Fransız’ı serbest bırakır.

Sıra Türk’e gelir.

Hitler sorar:

“Titanik'te kaç kişi öldü?”

Türk biraz araştırma yapmıştır, kendinden emin bir şekilde cevap verir:

“Tam olarak 1517 kişi.”

Hitler onaylar:

“Doğru, sen de gidebilirsin, serbestsin.”

En son Yahudi'ye döner ve sorar:

“Sen de Titanik’te ölen o 1517 kişinin isimlerini söyle bakalım?”

TURP GİBİYİM?

Türk siyaset tarihi yeniden yazılıyor sanki.

Bırakın sesinizi, “Gıkınızı” bile çıkarsanız, “Hoop” içeri…

Meşhur fıkra vardır.

Bilir misiniz?

Köylünün biri eşeğini arabasının arkasına bağlamış, kasabadaki pazara doğru gidiyormuş.

Yoldaki keskin bir virajda, karşı yönden hızla gelen bir kamyonet köylünün arabasına ve arkadaki eşeğe çarpışmış.

Çarpmanın şiddetiyle eşek bir yana, yaşlı köylü diğer yana savrulmuş.

Kısa süre sonra olay yerine devriye gezen bir jandarma ekibi gelmiş.

Jandarma uzman çavuş, yol kenarında ağır yaralanmış ve acı içinde inleyen eşeğin yanına gitmiş.

Hayvanın kurtulma şansının olmadığını ve can çekiştiğini görünce, cebinden tabancasını çıkarmış ve eşeği acıdan kurtarmak için alnının ortasından vurmuş.

Silah sesini duyan yaşlı köylü, jandarmanın elinde dumanı tüten tabancayla kendisine doğru yürüdüğünü görünce dehşet içinde kalmış.

Jandarma, yerdeki köylünün tepesine dikilmiş ve elinde silah varken sormuş:

“Geçmiş olsun dayı, durumlar fena. Eşek gitti... Peki sen nasılsın, bir yerinde bir şey var mı?”

Yaşlı köylü, jandarmanın elindeki silaha ve az önce ölen eşeğe bakarak korkudan titreyen bir sesle cevap vermiş:

“Vallahi komutanım, hayatımda hiç bu kadar iyi, bu kadar turp gibi olmamıştım! Kazadan önce hafif belim ağrıyordu, o bile tamamen geçmiş!”

Bundan sonraki seçimlerde muhalefettekiler zor aday bulur gibime geliyor…

Yaşanan bunca olaylardan sonra…

OTOPARK ÜCRETİ

Bayramda Bozcaada’daydım.

Bir kalabalık, bir kalabalık sormayın.

Ülkenin dört bir yanından insan vardı.

Nereden biliyorum?

Araba plakalarından.

Te Artvin’den gelmiş araba vardı.

“Madem gelmişler, hoş gelmişler” demek lazım tabi.

Ancak Ada’ya gelenler, burada sınırsız gürültü yapacakları, sokaklarında uygunsuz tavırlar sergileyecekleri, çöpünü umarsızca yerlere atacakları, olmadık yerlere park edecekleri bir yer sanıyorlar galiba.

Şu bayram tatilinde gördüklerim ve yaşadıklarım inanılmazdı.

Ada’da gelen misafirler için Kaymakamlık ve Belediye tarafından park alanları hazırlanmış.

Şehir merkezi dışında kalanlar, akşam vaktinden başlayarak gecenin geç saatlerine kadar merkeze arabalarıyla geliyorlar.

Amaçları eğlenmek, yemek yemek.

Arabalarını otopark olarak ayrılmış yerlere rahatlıkla park ediyorlar.

Kendilerinden her hangi bir ücret alınmıyor tabi.

Böylesi bir rahatlığı dünyanın hiçbir yerinde bulamazlar da zaten.

Ancak o kadar çok araba geliyor ki, otoparklar yetmiyor.

İnsanlar trafiği tıkayacak kadar ve cesurca olur olmaz yerlere de park ediyor.

“Nasılsa 2-3 saatlik bir park” denilerek ses çıkarılmıyor.

Çünkü gece sonunda otoparklarda yoğun araba kalmıyor.

Geceleyin barlardan çıkan veya eğlenmek amaçlı deniz kenarını tercih eden vatandaşlar tüm çöplerini oldukları yere bırakıp gidiyorlar.

Bozcaada Belediyesi ise temizlik konusunda oldukça hassas olmasına rağmen yetişemiyor bunlara.

Sonra?

Başlıyor dönüş yolculuğu…

Arabasıyla feribot sırasına geçen vatandaşlardan Bozcaada Belediyesi 200 lira otopark parası istiyor…

“Vay sen misin bunu isteyen?”

Belediye yetkilisi ile her dakika bir kavga, bir itiraz…

“Neden alırmış da”

“Yasal değilmiş de”

“Bu parayı ne yapacakmış da”

İtiraz edenlerin altındaki arabanın fiyatı ile ev alınır.

O derece yani.

Yahu merkeze indin.

5 kuruş otopark parası vermedin.

Çöpünü ama deniz kenarına, ama yol kenarına attın.

Suyunu kullandın.

200 lira mı battı?

Hatta ne 200’ü, 500 ver, 1000 ver.

Üstü kalsın de.

Hani sırf hava için, yemek yediğin yerdeki garsona bahşiş veriyorsun ya.

Öyle düşün.

Hizmet karşılığı…

İnsanımız böyle.

Diyecek bir şey yok.

Hele o gece barlardan çıkıp gece yarısı bağırtılarıyla ortalığı ayağa kaldıranlara ne demeli?

Evladım orası turizm merkezi, tamam.

Ama orada da insanlar yaşıyor.

Hastası var, çocuğu var…

Gece yarısı böğürmenin anlamı ne?

Hele bir grubun bardan çıktıktan sonra sokağın ortasında grup halinde, “İyi ki doğdun Tuğçeeee…!” diye bağırmasını anlamadım.

Yahu şimdi çıktınız bardan!

Kutlasanıza orada.

Sokakta bağırınca yeni yaşına daha mı düzgün giriyor Tuğçe?

Yaşadığım bir olayı yazayım.

Hani her zaman derim ya: “Taşıdığın elbisenin, giydiğin ayakkabının, oturduğun evin, kullandığın arabanın hakkını vereceksin” diye.

İşte öyle bir olay oldu.

Altında bembeyaz lüks arabası ile bir delikanlı merkeze geldi, yanında da manitası var.

Hiç olmayacak bir yere park etti arabasını.

İndi havalı, havalı…

Manitasının elinden tutup yürüyüp giderken, bastı elindeki anahtarın düğmesine kapattı kapılarını.

Oradaki işletme çalışanı seslendi arkasından;

“Beyefendi, burada ceza yazıyorlar haberin olsun…”

Delikanlı döndü baktı ve “Yazarlarsa yazsınlar” dedi, yürüdü gitti…

İşte bu!

Altında o araba varsa, cezayı umursamayacaksın.

Çünkü cebindeki paranın hesabını bilmezsin.

Ama bazıları sırf “Sınıf atlamak için” aldığı altındaki böylesi lüks arabalara, benzin bile koyamıyor.

Kapının önünde durup duruyor.

Derdim onlarla.

Adamın ayağında don yok, lüks arabaya biniyor, ondan sonra da bedava otopark kolluyor…

Hâlbuki paralı otoparka gidecek, “Birader benim arabayı üç arabalık park yerine koy, etrafı boş kalsın. Aman çizilmesin, dokunulmasın” diyerek cebinden tomarla çıkardığı paradan on tane verecek.

Neyse sonuç olarak;

Ada’ya gelerek tatil yapıp, istediği gibi eğlendikten sonra tanıdıklarına, akrabalarına “Bozcaada’da tatildeydim şekerim!” şeklinde hava atmak için memleketine dönerken, gemi kuyruğunda 200 lira vermeye çekinenler;

“Gelmeyin kardeşim siz buraya…”

Eh bir fıkra da bu ister şimdi:

“Kendini asilzade ve çok kültürlü göstermeye çalışan görgüsüz bir kadın”, şehrin en üst düzey bürokratlarının ve sanatçılarının katıldığı lüks bir akşam yemeğine davet edilmiş.

Kadın, masadaki herkesin dikkatini çekmek ve ne kadar elit olduğunu kanıtlamak için sürekli yüksek sesle konuşuyor, bildiği bilmediği her konuya atlıyormuş.

Ana yemek olarak çok özel bir sosla hazırlanmış somon balığı servis edilmiş.

Kadın, gurme olduğunu kanıtlamak için çatalıyla balıktan bir parça almış…

Gözlerini süzerek çiğnemiş ve garsonu çağırıp herkesin duyacağı bir sesle

“Evladım, bu ne biçim somon? Bu balık hiç taze değil! Ben deniz ürünlerinden çok iyi anlarım, her ay Norveç’e giderim. Bu somonun Atlantik Okyanusu’nun derin sularından değil, basbayağı çiftlikten geldiği tadından belli! Derhal bunu mutfağa geri götür, bana layık bir yemek getirin!” diyerek garsonu azarlamış:

Masadaki herkes kadının bu “Üstün gurmelik bilgisine” hayran kalmışlar ve sessizce onu izlemeye başlamışlar.

Şef aşçı durumun büyümemesi için bizzat masaya gelmiş, kadının çatalındaki parçaya dikkatlice bakmış, sonra kadına eğilerek fısıldamış:

“Çok özür dilerim hanımefendi, haklı olabilirsiniz... Yalnız o tattığınız şey somon balığı değil, tabağın kenarındaki haşlanmış havuç püresi!”

Aynı mantıkla hareket ederek şu habere bir bakalım:

“9 günlük bayram tatilinin bitimine 3 gün kala Çanakkale merkezinde trafik felç oldu. Çanakkale 1915 Köprüsü yerine feribotu tercih eden tatilciler, şehir merkezinde Atatürk, Troya ve İnönü caddelerini kilitledi. İskele meydanında yoğunluk üst seviyede.”

Yahu bir Çanakkale1915 Köprüsünü bayramlarda, seyranlarda trafik yükünü hafifletsin diye yapmadık mı?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 1915 Çanakkale Köprüsü'nün 18 Mart 2022 tarihindeki açılış töreninde feribot kuyruklarına atıfta bulunarak, “Çanakkale Boğazı’nı feribotla geçmek için saatlerce sıra bekleyen vatandaşlarımız için artık bu çilenin sona erdi. Boğazı geçmek sadece 6 dakikaya indi…” demedi mi?

Niye feribotla geçip çile çekiyorsunuz?

1915 Çanakkale Köprüsü’nden otomobil geçiş ücreti 995 lira,

Çanakkale-Eceabat feribotu ile otomobil geçiş ücreti ise 690 lira.

Arada 300 lira fark var.

Gazetenin haberde kullandığı feribot kuyruğu fotoğrafına bakıyorum;

Bir tane eski araba yok…

Hepsi son model arabalar.

Yani güncel fiyatları; 800 bin ile 2 milyon arasında.

Ama 300 lira vermemek için çoluk-çocuk feribot kuyruğunda.

Neden?

Alışkanlık.

Altınızda son model araba da olsa, cepte para olmayınca 300 lira size hazine gibi gelir de ondan.

Ancak anlamadığım bir konu var.

Bu köprüye, günde 45 bin araç geçişi garantisi verilmedi mi?

Evet.

Peki bu sayıya ulaşılmazsa ne olacak?

Devlet üzerini ödeyecek.

Peki bayramlarda köprüden geçiş ücreti alınmasa?

Hepsini devlet öder.

2025 yılında en fazla (rekor olarak) 22 bin aracın boğazdan geçtiği Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı’nca Kurban Bayramında tespit edilmiş. Öyleyse açsınlar köprüyü vatandaş bedava geçsin.

O kadar parayı ödemek zor olur, bu para çok…

Neresi çok. 22 bin araç, yaklaşık 22 milyon eder.

Az mı?

Sen Türkiye’nin günlük ortalama olarak 7,5 milyar lira sırf faiz ödediğini biliyor musun?

Bunu iktidara sorduklarında; “Biz büyük bir ülkeyiz, bu para nedir ki?” derler.

İşte ben de diyorum ki;

“Günlük 22 milyon nedir ki? Ödeyin gitsin… Yeter ki vatandaş mağdur olmasın…”

LAZIM OLUR

Bu aralar iktidar muhalefete yüklenip, onu yok etmeye çalışıyor ya.

Yapmayın lazım olur…

Bunu en iyisi bir fıkrayla anlatayım:

Bir kadın psikiyatriste gider ve şöyle der:

“Evlenmek istemiyorum.

Eğitimli, bağımsız ve kendime yeterli biri olarak yetiştim.

Bir kocaya ihtiyacım yok.

Ama ailem evlenmemi istiyor.

Ne yapayım?”

Psikiyatrist cevap verir:

“Sen şüphesiz hayatta harika şeyler elde edeceksin.

Ama kaçınılmaz şekilde bir şeyler istediğin gibi olmayacak.

Bir şeyler ters gidecek.

Bazen başarısız olacaksın.

Bazen planların işe yaramayacak.

Bazen dileklerin yerine gelmeyecek.

O zaman kimi suçlayacaksın? Kendini mi?”

Kadın: “Hayııır!” diye bağırır…

Psikiyatrist:

“Tamam... İşte bu yüzden bir kocaya ihtiyacın var!”