Geçenlerde bir haber yayıldı ajanslara.

Kısaca şöyleydi:

“ABD Başkanı Donald Trump’ın 2 Nisan’da açıkladığı yeni gümrük tarifeleri, Türk hazır giyim sektörü için önemli bir fırsat doğurdu.

Türkiye’ye %10 gibi düşük bir vergi uygulanırken, Çin, Vietnam ve Bangladeş gibi Uzak Doğu ve Güney Asya ülkelerine ortalama %37,7 oranında yüksek vergiler getirildi.”

Bu haber üzerine Türkiye Giyim Sanayicileri Derneği Başkanı Toygar Narbay yaptığa açıklamada: “Bu karar, ABD’nin tedarik zincirini yeniden şekillendirme niyetini açıkça ortaya koyuyor.

ABD’nin hazır giyim ithalatının %72’sini oluşturan bu ülkelerden alımların azalması bekleniyor.

Türkiye; güçlü üretim altyapısı, entegre sanayisi ve tasarım kapasitesi sayesinde bu kaymadan pay alabilecek ülkeler arasında öne çıkıyor.

Ancak sektör son iki yılda ciddi maliyet artışları nedeniyle rekabet gücünü kaybetmiş durumda” dedi.

Ancak öyle kolay bir iş değildi tabi.

Sektörün bazı sorunları vardı.

Narbay’a göre:

Doğru kamu destekleri sağlanırsa,

Mevcut yatırımlarla:

*5 milyar dolar ek ihracat.

*145 bin kişilik istihdam artışı mümkündü.

Küresel ticaretin dili çoğu zaman sessizdir; ama bazen bir kararname, yıllardır süregelen dengeleri tek hamlede değiştirir.

ABD’nin yeni gümrük tarifeleri tam olarak fırsat bir hamle olarak karşımıza çıkıyor..

Donald Trump yönetimi aslında sadece vergi artırmadı.

Açık bir çağrı yaptı:

“Tedarik zincirini yeniden kur.”

Bu çağrının hedefinde ise uzun yıllardır dünya üretiminin merkezi olan Uzak Doğu var.

Türkiye, bu yeni düzende avantajlı bir konumda. Coğrafi yakınlık, üretim kabiliyeti ve esneklik…

Bunlar, teoride Türkiye’yi “Doğal alternatif” yapıyor.

Ama mesele teori değil, maliyet.

Son iki yılda:

İşçilik maliyetleri katlanmış,

Finansman pahalanmış,

Kur artışı yetersiz kalmış…

Tüm bunların toplamında Türkiye, rakiplerinden %40-60 daha pahalı hale gelmiş.

Yani fırsat var, ama icraat lazım...

Bu sanayiciler devletten destek bekliyor:

Kur politikası üreticiyi desteklemezse,

Finansmana erişim kolaylaşmazsa,

İhracat teşvikleri yeniden tasarlanmazsa,

Bu fırsat kaçar…

Çünkü Uzak Doğu’nun refleksi hep aynı olmuştur:

“Fiyat kırar, teşvik verir, kaybettiği pazarını geri alır.”

Avrupa için de aynı durum söz konusu.

Çin-Tayvan gerilimi ve tedarik güvenliği kaygıları, üretimi Türkiye’ye yaklaştırmıştı zaten.

Ama burada Avrupa markaları “Maliyet ile güvenlik” arasında nasıl bir tercih yapacak?

Türkiye’nin avantajı, bu ikisinin ortasında durabilme ihtimali.

Bu gelişme sadece bir “İhracat artışı ihtimali” değil, aynı zamanda Türkiye’nin sanayi politikası için bir deneme testi olacak.

Eğer iktidar, doğru adımlar atarsa;

Türkiye küresel tedarik zincirde üst lige çıkabilir

Eğer atılmazsa:

Bu fırsat, sadece kaçırılmış bir başlık olarak kalır

Kısacası mesele şu:

Fırsat kapıya geldi.

Ama kapıyı açacak anahtar iktidarda.

Dış güçlerde değil yani…

KAN GRUBUNA GÖRE BESLENME

Sosyal medyada görünce paylaşmak istedim.

Doğru, yanlış bilemem.

Araştırma ne kadar doğru?

Siz bakın, işinize gelmezse sallayın gitsin.

0 (Sıfır) Kan Grubu

Sana iyi gelenler

 • Kırmızı et (özellikle dana, kuzu)

 • Balık

 • Yumurta

 • Yeşil yapraklı sebzeler

 • Zeytinyağı

 • Karaturp, brokoli, ıspanak

Arada tüketebileceklerin

 • Tavuk

 • Pirinç

 • Karabuğday

 • Baklagiller (çok abartmadan)

 • Yoğurt (çok sık değil)

Uzak durman önerilenler

 • Süt ve yoğun süt ürünleri

 • Buğday ve beyaz un

 • Yer fıstığı

 • Mısır

 • Fazla bakliyat

Mantık şu: Sen “Proteinle daha iyi çalışan” tipsin deniyor.

A Kan Grubu

Sana iyi gelenler

 • Sebze, sebze, sebze

 • Baklagiller

 • Tam tahıllar

 • Zeytinyağı

 • Meyve

Arada tüketebileceklerin

 • Balık

 • Yumurta

 • Az miktar süt ürünü

Uzak durman önerilenler

 • Kırmızı et

 • İşlenmiş et ürünleri

 • Ağır süt ürünleri

 • Fazla yağlı beslenme

Mantık şu: Senin sistemin “Bitkisel ağırlıklı beslenmeye daha uyumlu” deniyor.

B Kan Grubu

Sana iyi gelenler

 • Kuzu eti

 • Yoğurt ve kefir

 • Sebzeler

 • Pirinç

 • Yumurta

Arada tüketebileceklerin

 • Kırmızı et (çok sık değil)

 • Meyveler

 • Yulaf

Uzak durman önerilenler

 • Tavuk

 • Mısır

 • Mercimek

 • Yer fıstığı

Mantık şu: Sen daha “Dengeli ve esnek bir metabolizmaya sahipsin” deniyor.

AB Kan Grubu

Sana iyi gelenler

 • Balık

 • Kefir

 • Yoğurt

 • Sebzeler

 • Zeytinyağı

 • Karabuğday

Arada tüketebileceklerin

 • Hindi

 • Yumurta

 • Hafif tahıllar

Uzak durman önerilenler

 • Kırmızı et fazlası

 • İşlenmiş gıdalar

 • Mısır

 • Beyaz un

Mantık şu: A ile B’nin karışımı gibi düşünülüyor, daha “Hafif beslenme öneriliyor.”

NE HALE GELDİK?

Vay anam vay!

Ne hallere geldik?

Artık adalet sağlamak yerine, “Kimlik göstermek” modası başlamıştı, hala devam ediyor.

Bir yerlerden imtiyazlı olmak, adaletin önüne geçer oldu.

Memlekette bazı insanlar(!) var, resmen Marvel evrenine yanlışlıkla düşmüş gibiler.

Süper güçleri “Ne uçmak, ne görünmez olmak…”

“Cüzdandan kimlik çıkarmak.”

Geçtiğimiz günlerde İstanbul trafiğinde yaşanan olay tam da bu türden bir “Kahramanlık hikâyesi.”

“Ters yöne giriyorsun” diyerek kendisini uyaran vatandaşa; “Sen kimliğe bak! Vatan Emniyet’ten alınacaksın.” Şeklinde cevap veren bir toplum ürettik.

İşin daha da tuhaf tarafı:

Kimlik sahte…

Bizde güç dediğin şey bazen çok basit bir objeye indirgeniyor:

“Kartvizit, rozet, kart, bıyık, el işareti…”

Hatta bu olayda olduğu gibi sahte milletvekili kimliği.

Normal bir ülkede trafik tartışması şöyle ilerler:

“Tabelayı fark etmedim, hatalıyım. Çok özür dilerim...”

Bizde ise:

“Konuşma lan! Ben seni aldırırım.”

Çünkü bizde kurallar tabelalarda yazmaz, kurallar kimi tanıdığınla, hangi partili olduğunla ilgilidir.

Olayın bize öğrettiği şu:

Ters yönden gidiliyor.

Uyarıyı yapan suçlu ilan ediliyor.

Üstüne bir de “Devlet” rolü oynanıyor.

Ama Devlet öyle çalışmıyor tabi.

Olay sonunda gerçekten Vatan Emniyet’e alınan ise, kimliği gösteren kişi oluyor.

Çünkü kimlik sahte!

İnsan düşünmeden edemiyor

“Bu insanların eline gerçekten bir güç geçse ne yapar?”

Tahminim sokakta kimse kalmaz.

Hepsini aldırırlar.

Asıl mesele:

“Kimlik değil, karakter taşımak…”

YAĞMUR HIRSIZLARI

Yıllardır süregelen o meşhur tartışma: “Yağmurlarımızı mı çalıyorlar?”

Evet yeni yeni, teknolojilerle bizim yağmurlarımızı çaldıklarını söyleyip durdular.

Çok insan da buna inandı.

Ama şu jetlerin arkalarında bıraktıkları izler için, “Bu spreyleme falan değildir. Kimse bizi bu yolla zehirlemeye çalışmıyor. Bu akıllara zarar bir iddia, yapmayın lütfen!” yorumları yapılıyor.

“Bu izlerin sebebini açıklayayım” demiş birisi:

“Jet motorları çalışırken, genellikle su buharından oluşan sıcak ve nemli bir gaz üretirler. Bu gaz, uçuş sırasında motorların egzozundan dışarı atılır. Ticari jetlerin seyir irtifası genellikle 8-10 kilometredir. Bu yükseklikte hava çok soğuktur, -40 derece dolayında. Motorlardan çıkan sıcak ve nemli hava bu ortamla temas ettiğinde kristalleşir. Bu da uçağın arkasında bir iz oluşmasına neden olur.”

“Bu kadar basittir... Hepsi budur!

İzlerin yoğunluğu ve uzunluğu o anki atmosfer koşullarına, uçağın irtifasına ve kullanılan yakıtın türüne göre değişebilir. İzlerin oluştuğu irtifada hava durağansa kristaller uzun süre dağılmadan kalabilirler.

Eğer hava akımları varsa, izler kısa sürede dağılırlar veya bulutsu bir görünüm alabilirler.

Bu fizik, kışın verdiğiniz nefesin buharlaşmasıyla temelde aynıdır. Soğuk havalarda otomobilinizin egzozundan çıkan gazın buharlaşmasıyla temelde aynı mekaniktir.

Tıpkı uçakların ardında bıraktığı izler gibi, bu iki örnekte de soğuk hava belirleyicidir.”

Bazıları, bu izlerin birbirini kesmesi veya desenler oluşturmasına laf söylüyor ya.

Ona da cevap şöyle gelmiş:

“… ticari uçuşlar belli noktalardan (havacılıkta waypoint) oluşan rotaları izlerler... Sıra dışı bir durum olmadığı sürece bir uçak bu noktalardan oluşan rotadan ayrılmaz. Aynı rotayı aynı yöne giden başka uçaklar da güvenli bir mesafeden izleyebilirler.

Her ülkenin hava sahası boyunca farklı yönlerde bu noktalardan oluşan, önceden kesinleştirilmiş rotalar ve koridorlar bulunur (havacılıkta traffic pattern).

Uçaklar bu rotaları hem zaman ve yakıt tasarrufu, hem havacılık prosedürleri ve hem de hukuki zorunluluklardan dolayı izlerler.

Bu durumda izlerin zaman zaman ‘Çakışması’ gayet normaldir.

Yani, bu çakışmalar bölgenizdeki sivil hava trafiğinin yoğun olduğunu gösterir sadece, hepsi bu.”

Sprey konusuna gelince cevap şöyle:

“Yapmayın yalvarırım!

Bakınız bu gülünç komplo teorilerine inanmak yerine, bizler için gerçekten tehlikeli olan durumlara odaklanın rica ediyorum.

Mesela tarım ilaçlarına odaklanın, bunları konuşun.

Hava kirliliğini konuşun, çevre katliamlarını konuşun.

Sürdürülebilir enerjinin yaygınlaşması için uğraşın.

Fosil yakıt kullanımına karşı çıkın.

Temiz enerji teknolojilerinin gelişimini ısrarla yavaşlatan petrol kartellerini konuşun.

Yapmanız gerekenler işte bunlar! ... Gerçek riskleri konuşun! 

Saçma sapan, akla zarar, gülünç komplo teorilerini değil!

Spreyleme nedir ayol!

Bu çılgınlık da neyin nesi yahu!”

“2026 yılında, hele ki aklı, mantığı ve bilimi öne çıkaran bir liderin kurduğu ülkede, bu saçmalığı bu kadar çok sayıda kişinin desteklemesi çok acı!

Lütfen arkadaşlar... Lütfen!

Yazımı Ulu Önderimizin şu sözleriyle tamamlıyorum:

‘Hayatta en hakiki mürşit ilimdir fendir, ilim ve fenden başka yol gösterici aramak gaflettir, dalalettir, cehalettir.”