Dünya tuhaf bir yer.
Bir sabah uyanıyorsun, kahveni alıyorsun, haberleri açıyorsun…
Haydaaa!
Bir bakmışsın, kendisine dünya lideri diyen biri, başka bir ülkeyi “Haritadan silmekle” tehdit ediyor.
Öyle mahalle kavgası gibi de değil; bildiğin, nükleer imalı, küresel çaplı bir “Silme” eylemi.
Adam bu silmeyi, “Delete tuşu” zannetti galiba.
Öyle hemen basıverince, oluverecek gibi.
İşin ironisi şu:
Aynı dünya düzeni, yıllarca “O ülkede nükleer çalışma var” diyerek, başka ülkelere demokrasi götürme turları düzenlemişti.
Bavulda demokrasi, elde özgürlük, cebinde yaptırım…
Liderlerini yok etmiş, halkı kahretmiş, yaşamlarını ise cehenneme çevirmiş halde bırakarak…
Üstüne üstlük, ellerindeki petrolü de alarak…
Ama şimdi gelinen noktada, “Haritadan silmek” cümlesi öyle bir havada uçuşuyor ki, insan ister istemez soruyor:
“Bu mu uluslararası hukuk?”
Tabii burada asıl mesele şu:
Büyük konuşanın büyük olduğu bir sistemde yaşıyoruz.
Küçük konuşursan kimse duymuyor, büyük konuşursan kimse hesap soramıyor.
Arada kalan bizler de haber bültenlerinde, “Gerilim tırmandı ama sonra ateşkes sağlandı” cümlesine sarılıp derin bir “Oh!” çekiyoruz.
Çünkü artık çıta o kadar düştü ki, “Savaş çıkmaması” başarı sayılıyor.
Bir de NATO meselesi var.
Hani şu; “Birimize yapılan hepimize yapılmış sayılır” kulübü.
Ama kulüp eş başkanı arada “Ben giderim ha!” diye kapıyı çarpınca, içeridekiler bir anda birbirine bakıyor:
“Aidatları boşuna mı ödedik?”
NATO’nun hali biraz eski yazlık sitelere döndü.
Herkes hâlâ birlikte ama kimse kimseye güvenmiyor, yönetici zaten sürekli istifa tehdidinde.
Ve dünya…
Dünya da aslında sessiz değil.
Ama sesi biraz kısık.
Çünkü herkesin birilerine ekonomik, askeri ya da politik bir borcu var.
Kimse kimseye tam bağıramıyor.
Herkesin sesi, kendi çıkarına göre açılıp kapanıyor.
Yani mesele “Kim konuşuyor” değil, “Kim bağımsız!”
Peki protestolar?
Özellikle 28 Mart’ta Amerika’da rekor kıran ve 1 Mayıs’ta olağanüstü büyüklükte yapılacak olan protestolar?
Evet, sokaklar doluyor, pankartlar açılıyor, sloganlar yükseliyor.
Ama küresel siyaset öyle bir yer ki, meydandaki ses ile masadaki karar arasında bazen ışık yılı mesafe oluyor.
Yine de küçümsememek lazım.
Çünkü tarih bazen tam da o sloganların arasından yön değiştiriyor.
Ama hemen değil.
Sabır istiyor.
Hem de bolca sabır.
Neredeyse uzaya yerleşeceğimiz çu çağda, en büyük trajedi belki de şu: “Haritadan silmek” gibi bir cümlenin kullanılıyor olması.
Bu tip söylemlere alıştırılma isteniyor gibi.
Bu söylemler bizi sadece birkaç saniyeliğine şaşırtacak, ta ki sıra bize gelene kadar kulak arkası edeceğiz.
Sonra hayatımıza normal olarak devam edeceğiz.
Oysa normal olan, o cümlenin dünyayı ayağa kaldırmasıydı.
Ama hâlâ içimizdeki, “Bu kadar da olmaz” diyen umudun sesini duyabiliyoruz sanki.
Belki de insanlığı kurtaracak olan, tam olarak o sestir, ne dersiniz?
ANUNNAKİLER
Son zamanlarda sosyal medyada o kadar çok karşıma çıkıyorlar ki, anlatamam.
Neymiş?
Gökten madenlerimizi almak için gelen Anunnakiler, çalıştıracak akıllı işçi bulamayınca buldukları ilk insanlarla ilişkiye girerek, yeni bir ırk (şimdiki biz yani) yaratmışlar.
Anlatılan bu.
Bu uzaydan gelen yaratıklar 5 metre uzunluğunda ve acayip zeki varlıklarmış.
Nereden biliyorlar?
Bunlar Sümer Tabletlerinde yazıyormuş.
Dedim ki şunu bizim yapay zekaya bir sorayım. Bilirse o bilir en azından.
“Birader, şu Anunnaki olayı nedir hele bir anlat!”
Hiç üşenmeden anlattı, ben de size aktarıyorum.
Bir zamanlar tanrılar vardı.
Şimşek çaktırır, tufan gönderir, insan yaratır…
Şimdi ise YouTube kanalları var.
Onlar da aynı şeyi yapıyor; sadece reklam arası veriyorlar.
Son günlerde yeniden hortlayan bir konu: “Anunnaki.”
Eskiden Sümer tabletlerinde yaşarlardı, şimdi Instagram videolarında.
Eskiden rahipler anlatırdı, şimdi algoritma anlatıyor.
Hikâye tanıdık: “Gökten geldiler, insanı yarattılar, altın için dünyaya indiler…”
Bir tek eksik var:
“Fatura.”
Madem altın için geldiniz, bari bir irsaliye bırakaydınız.
İşin aslı şu:
Mezopotamya’nın kadim halkı Sümerler, doğayı anlamaya çalışırken tanrılar uydurdu.
Yağmur yağarsa bir tanrı, kuraklık olursa başka bir tanrı…
Bugün meteoroloji neyse, o gün Anunnaki oydu.
Yani mesele uzaylı değil, insanın “Anlama ihtiyacı.”
Ama modern insan bu sade gerçeği beğenmiyor.
Çünkü “Mitoloji” biraz sıkıcı, “Uzaylılar bizi genetik olarak yarattı” kısmı ise Netflix’lik.
İşte bu noktada sahneye “Zecharia Sitchin” çıkıyor.
(Zecharia Sitchin: (1920-2010), Sümer metinlerini yeniden yorumlayarak insanlığın kökeninin “Anunnaki” adlı uzaylı bir ırka dayandığını öne süren, Azerbaycan doğumlu Yahudi asıllı gazeteci, yazar ve araştırmacıdır.
En bilinen tezi, “Nibiru” adlı gezegenden gelen bu varlıkların, dünyada altın madenciliği yapmak için insanı genetik müdahaleyle yarattığıdır.)
Tabletleri öyle bir çeviriyor ki, Sümerce bile şaşırıyor.
Adamlar “Arpa hasadı iyi geçti” yazmış, Zecharia Sitchin, “Nibiru’dan gelen ileri uygarlık” diye okumuş.
Tabii insanın hoşuna gidiyor.
Düşünsene: Hayatın sıradan değil, bir galaktik projenin parçasısın.
Sabah işe geç kalmamışsın, aslında kadim bir uzaylı deneyinin sonucu olarak sistemle çatışıyorsun.
Trafik cezası bile anlam kazanıyor.
Ama gel gör ki gerçekler biraz daha “Dünyevi.”
Arkeoloji dediğin şey, hayal gücüyle değil kazmayla ilerliyor.
Ve o kazma her vurduğunda çıkan şey:
“Kil tablet, çivi yazısı ve bolca insan hikâyesi.”
Ne uzay gemisi var ne de galaktik madencilik şirketi.
Yine de bu hikâyelerin tamamen değersiz olduğunu söylemek haksızlık olur.
Çünkü Anunnaki aslında bize şunu anlatıyor:
“İnsan, kendini anlamak için göğe bakar.
Önce tanrılar yaratır, sonra o tanrıları uzaylıya çevirir.
Değişen tek şey kostüm.”
Belki de mesele şu:
“Biz hâlâ aynıyız. Sadece mitolojimizi güncelledik.”
Eskiden “Tanrılar kızdı” denirdi, şimdi “Algoritma düşürdü” diyoruz.
İkisi de görünmez, ikisi de güçlü, ikisi de suçlanmaya hazır.
Ve belki de en önemlisi:
“İkisi de bizim eserimiz.”
İşte size bir YZ’nin “Anunnaki yorumu…”
Ya Adem’den gelme insansınız,
Ya da Anunnakilerin yarattığı bir altın madeni işçisi.
Siz karar verin, ben karışmam…
İDA DAĞI
Bilinen adıyla, “Kazdağları…”
Önce merak ettiğim konu şuydu:
Bu dağın ismi neden Kaz?
Araştırdım ve tam olarak bilinmediği konusunda birçok açıklama okudum.
En basit ve halk arasında en yaygın açıklama şuydu:
Bölge eski dönemlerde yaban kazlarının göç yolu üzerindeydi.
Dağın eteklerinde bol su ve sulak alanlar vardı.
Bu yüzden halk arasında “Kazların dağı” manasıyla, “Kazdağı” denmiş olabilir.
Bir başka açıklama şöyle:
Antik adı: İDA Dağı
Zamanla “İDA” ismi farklı dillerde telaffuz değişimine uğramış olabilir.
“İDA” zamanla halk ağzında “Kaz” gibi duyulan bir forma dönüşmüş olabilir.
Bu, Anadolu’daki birçok yer adında görülen bir durumdur.
Bir başka seçenek şu:
Mitolojide “Kaz/Kuğu” tamamen sıradan hayvanlar değildir:
Zeus sık sık “Kuğu kılığına” girer.
(Leda mitinde olduğu gibi).
Kuğu ve kaz, antik dünyada kutsallık ve ilahi bağlantı sembolüdür.
Bu yüzden bazı araştırmacılar, “Kazdağı” isminin tanrılarla ilişkilendirilmiş sembolik bir kökeni olabileceğini söylüyor.
Bir başka güçlü ihtimal ise şu:
Bölgeye yerleşen Türkmenler ve Yörükler
Hayvancılık yapan topluluklar
Doğayı isimlendirme eğilimleri
Dağda görülen hayvanlara göre isim verme çok yaygındır.
(Koyun Dağı, Kartal Tepesi gibi)
Bu durumda “Kazdağı” tamamen yerel halkın verdiği pratik bir isim de olabilir.
Tek bir kesin cevap bulamadım ama en güçlü kombinasyon şu:
Doğal gözlem (kazlar) + halk dili + zamanla değişim
Yani:
Önce İDA Dağı vardı.
Bölge halkı kendi diliyle yeniden adlandırdı.
Doğadaki kazlar veya ses benzerliği etkili oldu.
Sonuçta İDA Dağı, “Kazdağı” oldu.
Öyle veya böyle İDA sonuçta Kazdağı oldu.
Peki onu Antikçağlardan beri böylesine önemli kılan şey neydi?
İşt sonuçları:
İDA Dağı (yani Kazdağı), sadece coğrafi bir yükselti değil; binlerce yıl boyunca mitoloji, doğa ve strateji açısından “Özel” kabul edilmiş bir yer.
Bu kadar önemsenmesinin tek bir sebebi yok ama üst üste gelen birkaç güçlü neden var.
Doğal ve Coğrafi Gücü
Olağanüstü oksijen oranı:
Dünyada Alpler’den sonra en yüksek oksijen seviyesine sahip bölgelerden biri olduğu söylenir.
Zengin su kaynakları:
Antik çağda bile bol pınarlarıyla bilinir. Hatta “Binpınarlı Kazdağı” diye anılır.
Biyoçeşitlilik:
Endemik bitkiler, yoğun ormanlar ve vahşi yaşam.
Konum: Troya’ya çok yakın. Antik dünyanın en önemli sahnelerinden birinin hemen arkasında yükseliyor.
Mitolojide İDA Dağı: “Tanrıların Sahnesi” olarak geçiyor.
İda Dağı, özellikle Zeus başta olmak üzere tanrıların sık sık “Uğradığı” yer olarak efsanelerde anlatılır.
En önemli mitler olarak:
Paris’in Seçimi (Altın Elma):
Paris burada Hera, Athena ve Aphrodite arasında seçim yapar.
Bu olay doğrudan Troya Savaşı’nın başlamasına yol açar.
Zeus’un gözlem noktası:
Zeus’un savaşı buradan izlediğine inanılır.
Yani İda, bir nevi, “Tanrıların balkonudur.”
Hera’nın Zeus’u kandırması:
Hera, Zeus’u burada baştan çıkararak dikkatini dağıtır ve savaşın gidişatını değiştirir.
Ganymede efsanesi:
Zeus’un aşık olduğu Ganymede de bu dağla ilişkilendirilir.
Neden “Tanrı Dağı” Gibi Görülmüş?
Bunun arkasında çok net bir mantık var:
Yükseklik = İlahi yakınlık
Antik dünyada yüksek dağlar hep kutsaldı (bkz. Olimpos Dağı).
İda da bölgenin en heybetli noktalarından biriydi.
Doğa olayları = Tanrısal güç
Sis, rüzgâr, yıldırım…
Bunlar o dönem için “Tanrıların varlığına kanıt” sayılıyordu.
İzole ve gizemli yapı
Dağın iç bölgelerine ulaşılması zordu.
Bu sebeple; “Tanrılar burada yaşıyor” algısı vardı.
Troya’ya yakınlık
Dünyanın en büyük efsanevi savaşlarından biri, bu dağın hemen eteğinde geçiyor.
Bu da İDA Dağını, “Efsanenin Merkezi” yapıyor.
Nihayetinde İda Dağı’nın bu kadar “Önemli” ve “Tanrısal” görülmesinin arkasında:
*İnsanların doğaya duyduğu hayranlık
*Açıklayamadıkları olaylara anlam yükleme ihtiyacı
*Stratejik ve coğrafi önemin abartılarak kutsallaştırılması vardır.