Şöyle bir yorum okudum ve sizlerle paylaşmak istedim.

Neden?

İleride iktidardan bağımsız bazı pahalılıklar yaşadığımızda, sebebini bilelim diye.

Bizim iktidarın ekonomik beceriksizliği artık biliniyor.

Bu konuda da bir şeyler yapacağını kimse inanmıyor.

Kendi yandaşları bile “Böyle yaşayacağız belli” yorumunu yapıyor.

Bizler de alıştık zaten. Ama tam bu zorluklar içinde yaşarken bir de dış kaynaklı zorluklar eklenince “Ne yapacağız?” demekten kendimizi alamıyoruz.

İşte size o yorum, okuyun, değerlendirin ve bence önleminizi alın.

Zira bizim iktidarın böyle bir kaygısı olmayacak anlaşılan…

Yorumu yapanın ismi yazmıyordu, o sebeple ismini yazamadım.

Hakkını helal etsin artık kimse.

İşte o yazı:

İranlı bir yetkili dün bir şey söyledi.

Ve kimse anlamadı.

“İran’ı yeniden inşa etmenin maliyetini İran halkı değil, bölgesel ve bölge dışı ekonomiler karşılayacak.”

Çoğu kişi bunu propaganda sandı.

Ben matematiğini yaptım.

Adam haklı.

Anlatıyorum.

Şöyle düşünün.

Komşunuzun evini yıktınız.

Ama komşunuz mahalledeki tek su vanasını kontrol ediyor.

Ertesi gün su faturanızı iki katına çıkardı.

O parayla evini yeniden inşa edecek.

Yıkımın faturasını siz ödüyorsunuz.

Bu tam olarak şu an dünyada olan şey.

Zinciri tek tek göstereyim.

İran Hürmüz Boğazı'nda geçiş ücreti almaya başladı.

Gemi başına 2 milyon dolar.

İran Meclisi bunu yasayla onayladı.

Ödeme Yuan veya Kripto ile yapılıyor.

Sadece petrol tankerlerinden aylık gelir yaklaşık 600 milyon dolar.

Şimdi bu 2 milyon doların yolculuğunu takip edin.

Gemi şirketi 2 milyon dolar ödüyor.

Bu parayı kendi cebinden karşılamıyor.

Navlun fiyatına ekliyor.

Navlun pahalanınca petrolü taşıttıran şirket daha fazla ödüyor.

Bu maliyeti ham petrol fiyatına yansıtıyor.

Petrol pahalanınca rafineri daha fazla ödüyor.

Benzin ve dizel fiyatına yansıtıyor.

Dizel pahalanınca kamyoncu daha fazla ödüyor.

Nakliye fiyatına yansıtıyor.

Nakliye pahalanınca fabrika daha fazla ödüyor.

Ürün fiyatına yansıtıyor.

Ürün pahalanınca market daha fazla ödüyor.

Raf fiyatına yansıtıyor.

Raf fiyatı pahalanınca tüketici daha fazla ödüyor.

Yani o 2 milyon dolar Hürmüz'de başlıyor.

Ve sizin mutfak masanızda bitiyor.

Rakamlarla göstereyim.

Savaş başladığında petrol 90 dolar civarındaydı.

Şu an 141 dolar.

Yüzde 50 artış.

ABD'de benzin iki haftada galondan 3 dolardan 4 dolara çıktı.

Dizel yüzde 45 arttı.

Dizel neden bu kadar önemli?

Çünkü dünyada taşınan her şey dizelle taşınıyor.

Kamyon dizel yakıyor.

Tır dizel yakıyor.

Gemi dizel yakıyor.

Jeneratör dizel yakıyor.

Soğuk hava deposu dizel yakıyor.

Dizel pahalanınca taşınan her şey pahalanıyor.

Limon yüzde 63 zamlandı.

Domates yüzde 51.

Yaban mersini yüzde 44.

Ve bir adım daha var.

Gübre.

Gübre doğalgazdan üretiliyor.

Doğalgaz da pahalandı.

Gübre pahalanınca bu sezonun hasadı daha pahalıya mal olacak.

Yani bugünkü fiyatlar son değil.

Gelecek aylar daha da pahalı olabilir.

Şimdi geri çekilin ve büyük resme bakın.

ABD ve İsrail İran'ın altyapısını bombalıyor.

9 ülkede 40'tan fazla enerji tesisi hasar gördü.

Tamir yıllar sürecek.

Ama İran Hürmüz'ü kontrol ediyor.

Geçiş ücretinden aylık 600-800 milyon dolar doğrudan gelir.

Yüksek petrol fiyatından kendi ihracatıyla dolaylı gelir.

Ve tüm bu yüksek fiyatların bedelini dünyanın her yerindeki tüketici ödüyor.

Pompada.

Markette.

Faturada.

Kargoda.

Uçak biletinde.

Irak savaşında yeniden inşayı Amerikan vergi mükellefleri ödedi.

2 trilyon doların üzerinde.

Bu sefer farklı.

İran yeniden inşa maliyetini vergi olarak değil fiyat olarak tüm dünyaya ödetiyor.

Kimse size "İran yeniden inşa vergisi" demiyor.

Ama her fiyat artışının içinde o maliyet var.

O yetkilinin sözünü tekrar okuyun:

“İran'ı yeniden inşa etmenin maliyetini İran halkı değil, bölgesel ve bölge dışı ekonomiler karşılayacak.”

KOPYALAMA

20 yıllık kopyalama deneyi duvara tosladı: Genetik bozulma kaçınılmaz

Japonya'da 20 yıldır sürdürülen çalışma, kopyalamanın belli bir noktada sınırlarına ulaştığını ortaya koydu.

2005'te başlayan çalışmada, tek bir dişi fareden başlayarak ardışık kopyalama yöntemiyle yeni nesiller üretildi.

Elde edilen kopyanın DNA’sı çekirdeği çıkarılmış bir yumurtaya aktarılarak yeniden kopyalandı ve bu süreç onlarca kez tekrarlandı.

Toplamda 1.200’den fazla fare üretilirken, deney 58. nesle kadar devam etti.

Ancak araştırmanın en çarpıcı bulgusu tam da bu noktada ortaya çıktı:

“58. nesilde doğan kopya fareler, bir gün bile yaşayamadan öldü.”

Araştırmaya göre bu durumun temel nedeni:

Nesiller boyunca biriken genetik mutasyonlar.

İlk 20-25 nesil boyunca kopya fareler, genetik donörlerinden neredeyse ayırt edilemez durumdaydı.

Hatta kopyalama başarı oranı zamanla artış gösterdiği için, araştırmacılar başlangıçta bu sürecin teorik olarak sonsuza kadar devam edebileceğini düşündü.

Ancak ilerleyen nesillerde tablo değişmeye başladı.

Kopyalama başarı oranı giderek düştü ve genetik hatalar daha belirgin hâle geldi.

Özellikle 25. nesilden sonra X kromozomunun kaybı gibi ciddi genetik problemler ortaya çıkarken, zararlı mutasyonların sıklığı da hızla arttı.

57. nesle gelindiğinde bu mutasyonların oranı neredeyse iki katına çıkmıştı.

58. nesilde ise sistem çöktü.

Araştırmacılar bu süreci, evrimsel biyolojide önemli bir yer tutan “Muller’s ratchet” (Muller’ın mandalı) teorisiyle açıklıyor.

Bu teoriye göre:

“Eşeysiz üreme yoluyla çoğalan canlılarda zararlı mutasyonlar zamanla birikir ve bu birikim sonunda türün çöküşüne yol açar.”

TURKCELL’E ÇAĞRIMDIR

Buradan Turkcell yetkililerine seslenmek istiyorum.

Çanakkale Belediyesi Kültür Merkezi’ndeki salonda, rakipleriniz Türk Telekom ve Vodafon’a bağlı cihazla mükemmel bir şekilde hizmet alırken, biz Turkcell’e bağlı müşteriler olarak bu hizmetten yararlanamıyoruz.

Neden?

Bu konuya bir el atarsanız seviniriz…

BELEDİYEYE ÇAĞRIMDIR

Yıllarca deniz kenarında bulunan Balıkhaneden alışveriş yapmış Çanakkaleliler olarak, hala balıkhanenin yeni yerine alışamadık.

Ulaşımı, konumu ve şehrimize yakışırlığı hala vatandaşlar arasında tartışılıyor.

Şehrimiz yönetimine iddialı olarak talip olarak seçilen Muharrem Başkan başta olmak üzere, diğer müdürlerimize de seslenmek istiyorum.

“Şu Balıkhaneyi lütfen daha ferah, açık hale getirip genişletin, otopark ekleyin ya da iyi bir yer bulup taşıyın…”

(Mecliste tadilat yapılacağı söylendi merak ediyoruz “Ne yapılacak?” diye)

Çay kenarında yapılaşmaya izin verilmiyor biliyorum ancak ya deniz kenarı ya da uygun çay kenarında bir yer bulun.

İnsanların arabalarıyla da gelip, alışveriş yapacakları modern, kabul edilebilir, temiz ve hijyenik, sağlıklı bir tesis yapın.

Bu gidişler şehrimiz insanının ağzına pelesenk olan kronik “Trafik, Çöp, Ulaşım, Otopark” sorunlarının yanına, yakında “Balıkhane” de eklenecektir.

Bilginize…

NAYLON ÇORAP

Kadınların gardırobunda “İnce ama etkisi büyük” bir parça varsa, o da kesinlikle naylon çoraptır.

Hem zarif hem pratik hem de zaman zaman “Kaçtı! Kaçmadı!” paniği yaratan bu efsane parçanın hikâyesi, düşündüğünüzden çok daha dramatik hatta yer yer komik.

1920’lere kadar kadın çorapları genelde ipekten yapılıyordu.

Yumuşak, parlak ve pahalı.

O kadar pahalı ki, bir çorabın kaçması küçük bir ekonomik kriz sayılabiliyordu.

Çoraplar genelde jartiyerle tutuluyordu.

İpek olduğu için hassastı; bir yere takıldığında “Hop!” diye kaçıyordu.

O dönem kadınları için Çorap; değerli bir statü göstergesiydi…

Yani bugünkü “Çorabım kaçtı” serzenişi, o zamanlar “Maaşım kaçtı” seviyesindeydi.

1935’te kimya devi “DuPont”, dünyanın ilk sentetik elyafı olan “Naylonu” geliştirdi.

Ve birileri de dedi ki:

“Bundan çorap yapalım.”

Sonuç: “Devrimdi.”

Daha dayanıklı,

Daha ucuz,

Daha erişilebilirdi.

1939’da piyasaya çıkan ilk naylon çoraplar o kadar popüler oldu ki, mağazalarda kuyruklar oluştu.

İnsanlar adeta “Çorap avına” çıktı.

II. Dünya Savaşı başlayınca işler değişti. Naylon, paraşüt ve askeri ekipman üretiminde kullanılmaya başlandı.

Peki kadınlar ne yaptı?

“Çorap efekti” vermek için bacaklarını “Boyadılar…”

Hatta bacaklarının arkasına çorap varmış havası vermek için kalemle “Dikiş çizgisi” bile çektiler

Resmen, “Çorap çizdiler.”

Savaş sonrası üretim normale dönünce naylon çoraplar bu sefer daha güçlü olarak geri geldi.

1960’lı yıllarda külotlu çorap icat edildi ve jartiyerin devri bitti.

Kadınlar için “Tek parça rahatlık” devri başladı.

Bugün naylon çoraplar:

Ultra ince (yok gibi ama var)

Desenli, renkli, fileli

Termal ya da medikal destekli

Yani sadece estetik değil, fonksiyon da devrede.

Ama değişmeyen tek şey var:

“Kaçma ihtimali…”

Bir kadın çorap giydiğinde şu senaryolardan biri gerçekleşir:

Gün boyu mükemmel gider.

(Nadirdir ama efsane olur)

Giydikten 10 dakika sonra kaçık başlar. (Klasik son)

En beklenmedik anda kaçar.

(Murphy Kanunu’nun moda versiyonu)

Murphy Kanunu: “Eğer bir işin ters gitme olasılığı varsa, o iş mutlaka ters gidecektir…”

Nihayetinde Naylon çorap tarih boyunca;

Sadece bir giyim ürünü değil, bilimin, savaşın, ekonominin ve modanın kesiştiği bir kültürel ikon haline gelmiştir...

İpekten başlayan yolculuk, laboratuvarda şekillendi, savaşta sınandı ve bugün hâlâ stilin vazgeçilmezlerinden biri olarak devam ediyor.

Teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, o ince çizgi kaçtığında herkesin kalbi bir anda duruyor.