Güney Fransa’nın bağlarında şarap değil, aşk taşınıyor.
Ama bu aşkı taşıyanlar romantik köylüler değil, “2 milimetrelik işçi karıncalar.”
Düşünün: Biz insanlar hâlâ “Evlilikte akraba evliliği sağlıksızdır” tartışmasını yaparken, karıncalar çoktan genetik danışmanlık hizmetini ücretsiz vermeye başlamış.
İşçi karınca, genç kraliçeyi sırtlıyor, 20 metre öteye götürüyor.
Yani bizim için Eceabatt’tan, Kilitbahir’e yürümek gibi bir şey.
Ama amaç basit:
Kraliçe akrabalarıyla evlenmesin diye yapılıyor bunca eziyet.
Deniyor ki kendisine:
“Kızım, sen bizim kuzenle evlenemezsin, seni yabancı bir yuvaya bırakıyoruz.”
Bu noktada karıncaların aile içi WhatsApp grubunda şöyle mesajlar döndüğünü hayal edebilirsiniz:
“Kızınızı aldık, genetik olarak uzak bir damat bulmaya götürüyoruz. Merak etmeyin.”
2006’daki araştırma zaten kanıtlamıştı:
Akrabayla evlenen kraliçelerin ömrü kısalıyor, çocukları da erken ölüyordu.
Yani karıncalar, “Akraba evliliği zararlıdır” konusunu bilimsel makale değil, bizzat hayat pratiğiyle çözmüş.
Biz hâlâ televizyon tartışmalarında “Ama kültürel bağlarımız” diye konuşurken, karıncalar çoktan genetik mesafeyi ölçüp Tinder algoritmasını doğaya uyarlamış.
Tabii işin trajikomik yanı şu:
“Kraliçe kışı yabancı yuvada geçiriyor, baharda kovuluyor.”
Çünkü her yuvada yalnızca bir kraliçe yumurtlayabiliyor.
Yani karınca dünyasında “Kayınvalide baskısı” yok, doğrudan “Tek kraliçe kuralı” var.
Kovulan kraliçe ise kendi kolonisini kuruyor.
Bizdeki “Evden kovulan gençler kendi düzenini kurar” hikâyesinin antenli versiyonu.
Ama en güzeli:
“Kraliçenin yalnızca bir çiftleşme sezonu var.”
Ama bu süre içinde sülalesini hazırlamış oluyor.
Karıncalar, genetik danışmanlık, evlilik düzenlemesi ve aile planlamasını yaparak, psikolojik danışmanlık almayarak, aile içi şiddet uygulamayarak bizden daha iyi bir şekilde organize yürütebiliyorlar.
Biz hâlâ “Akraba evliliği mi, değil mi?” diye tartışırken, karıncalar çoktan “Genetik uzaklık” kriterini bulmuş ve kural olarak ortaya koymuşlar bile.
Belki de insanlığın kurtuluşu, karınca sosyolojisini biraz daha ciddiye almaktan geçiyor.
MAAŞ YOK
Sosyal medyadan gördüm, ama doğru ama yanlış bilemem.
Erol Mütercimler demiş ki:
Erol Mütercimler'in Görüşleri:
*Milletvekilliği Meslek Değildir: Mütercimler, bu görevin ömür boyu süren bir meslek statüsünde görülmesine karşı çıkmaktadır.
*Emekli Maaşı İptal Edilsin: Milletvekillerinin emekli maaşı almalarının adil olmadığını ve bu uygulamanın kaldırılması gerektiğini ifade etmiştir.
*Siyaset Hizmet Alanıdır:
Siyasetin bir zenginleşme veya emeklilik kapısı değil, bir görev ve hizmet alanı olduğu görüşünü savunmaktadır.
Hani Erol Mütercimler diyor ya:
“Milletvekilliği meslek değildir.”
Doğru.
“O halde maaş da olmamalı” demiş bir de.
Ne güzel olurdu değil mi?
Meclis, bir tür gönüllü kulüp gibi çalışırdı.
Vatandaş sabah işe gider, akşam da “Bugün oturum var” diye uğrayıverirdi.
Tıpkı mahalle kahvesinde okey masasına oturur gibi…
Farkı şu olurdu:
“Burada taş yerine kanun oynanırdı.”
Tabii gönüllülük esasıyla yürütülecek bu işin bazı incelikleri olurdu:
*Oturuma gelen vekile bir çay parası verilir, belki yanında simit.
*Katılımı artırmak için “Meclis puanları” toplanır, sonunda bedava tatil kazanılır.
*Önerge verenlere bonus puan, uyuyanlara eksi puan.
Maaş olmayınca milletvekilliği, bir tür “Ulusal hobi”ye dönüşürdü.
Kimisi balık tutar, kimisi kanun yazar.
Kimisi sudoku çözer, kimisi anayasa değiştirir.
Üstelik gönüllülük ruhu sayesinde kimse “Maaş için yapıyor” diye suçlanmazdı.
Tamamen saf, tertemiz bir hizmet…
Tabii elektrik faturasını kim öder, çocukların okul masrafı nasıl çıkar, o kısmı biraz muamma.
Ama olsun, gönüllülük bu işin ruhu değil mi?
Sonuçta, “Milletvekilliği meslek değildir” diyenler için en güzel çözüm:
Meclisi bir dernek lokali gibi işleteceksin.
Aidat yok, maaş yok, sadece gönül var.
Yeter ki kimse “Bu işten ekmek yiyor, bu işi çıkarı için yapıyor” demesin.
Çünkü ekmek yerine, oturum başına bir simit yeter.
Hem daha sağlıklı, hem daha ekonomik olurdu…
DİKKAT!
KARNE VAKTİ!
İstanbul'da üniversitede okuyan genç kız Ankara'daki babasına telefon etmiş:
“Baba, merhaba. Ben Lale...”
“Ooooo. Güzel kızım benim. N'abersin bakalım?”
“Hiç sorma babacığım. Hiç keyfim yok valla...”
“Hayırdır? Bi sorun mu var?”
Kız ağlamaya başlar; babası ise üzüntü ve meraktan kafayı yemektedir:
“N'ooldu kızım? Anlatsana...”
“Murat evi terk etti. Boşanmak istiyormuş...”
“Ne evi lan? Ne boşanması? Sen ne zaman evlendin de boşanıyorsun?”
“Hani senin hiç hoşlanmadığın bir çocuk vardı ya. Ben onunla evlendim.”
“İyi halt ettin, zilli. Neyse, artık yapacak bir şey yok. Versin mahkemeye, hemen boşanın...”
“Boşanalım ama benden 500 bin istiyor. Eğer vermezsem, iyi zamanlarımızda çektiği çıplak fotoğraflarımı İnternetten herkese yollayacakmış...”
“Püüh! Rezil... Çıplak fotoğraf çektirdin, öyle mi?”
“Ama babacığım. O benim kocamdı. Ne bileyim böyle bir şey yapacağını.”
“Peki. Olan olmuş artık. Yarın havale ederim parayı... Öğleden sonra Bankaya gidip çekersin; sonra da alıp yakarsın o kahrolası fotoğrafları...”
“Sağol baba. Eeee. Şey... Bi de kürtaj için paraya ihtiyacım var...”
Adam artık iyice fenalaşır.
Boğuk bir sesle konuşmaya başlar:
“Kürtaj mı? Bir de hamile mi kaldın o çocuktan sen?”
“Aslında ondan değil... Zenci bir çocuk vardı... Zaten o yüzden ayrılıyoruz ya...”
Adam bayılmak üzeredir.
Nabzı yükselir, tansiyonu düşer, artık inleyerek konuşmaktadır:
“Biz seni oraya okumaya yollamıştık. Sen ne haltlar çevirmişsin. Allah’ım. Nedir bu başımıza gelenler... Okulu bitirir bitirmez Ankara'ya dönüyorsun, yoksa kırarım bacaklarını...”
“İstersen hemen dönebilirim babacığım. Ben geçen yıl okuldan atıldım çünkü...”
Adam masanın üzerindeki soğuk su dolu sürahiyi başından aşağıya devirir ve ancak bu şekilde konuşmasını sürdürebilir:
“Okuldan mi atıldın? Hani birlikte avukatlık yapacaktık, zilli? Eh ulan? Sen hele bir gel buraya. Ben sana yapacağımı bilirim. Evden dışarıya adım attırmayacağım sana. İlk
isteyenle de evlendireceğim...”
“O iş zor be baba. Biliyorsun, moda oldu, artık evlenmeden önce eşler birbirlerinden sağlık raporu istiyorlar... Pekiyi bir rapor sunacağımı zannetmiyorum ben...”
“Allah’ım, çıldıracağım... Bir de cinsel hastalıklar haaa! Kesin o zencidendir...”
“Çok pis arkadaşları vardı. Bilmem artık hangisinden kapmışımdır...”
Güm diye bir ses duyulur.
Adam kısa bir süre için kendinden geçmiştir; ancak hemen kendisini toparlayıp tekrar telefonu alır.
“Hemen bu akşam dayını yolluyorum oraya. Seni alıp gelecek. Adresini ver bakaıyım...”
“Mahmutpaşa Karakolu'ndayım... Gelirken kefalet için de biraz para getirsin yanında...”
“Karakol mu? Bir de karakola mı düştün layyynnn? Ne yaptın?”
“Kokoreçciye girdim…”
“Ne alakası var karakolla?”
“Dün kafam çok bozuktu, çok içmişim. Araba kiralayıp dolaşmaya çıktım. O kafayla Arnavutköy'de kokoreççi dükkânına arabayla girdim. Ama neyse ki kimse ölmedi. Dükkân sahibiyle kiralık araba firmasına biraz para vermek gerekir sanırım...”
Adam artık iyice fenalaşmıştır.
Hatta fenalaşmak ne kelime; adeta kahrolmuştur.
Telefonda kısa bir sessizlik olur.
Kız tekrar konuşmaya başlar:
“Babacığım. Sakın üzülme. Bütün bunlar bir şakaydı. Ben sadece sınıfta kaldığımı söylemek için aramıştım...”
Bunun üzerine adam sevinçle ve mutlulukla haykırır:
“Laynnn! Senin canın sağ olsun be güzelim, boş veeerrr… Okul da neymiş? Hiç mühim değil, tatlı canın sağ olsun, tatlı kızım benim...”
“Alıntıdır”
KARAKUŞİ KADI
Bugün cumartesi ya.
“Azıcık ciddi konulardan uzak durmak lazım” diye düşünürüm ama yine kendimi tutamam.
Bu sefer önüme bu fıkra gelince dayanamadım.
Efendim bu fıkra Rahmetli Süleyman Demirel’den.
Zamanında Demirel’e “Ülkenin durumu hakkında ne düşündüğü” sorulmuş…
Demirel de soruyu yönelten kişiye:
“Bak, sana bunu bir fıkrayla anlatayım da neşe olsun” demiş.
Demirel’in anlattığı fıkra şu:
Osmanlı döneminde, yolsuzluklarıyla ünlü Karakuşi Kadı varmış.
(Karakuşi Kadı: Hukuki temeli olmayan, keyfi, mantıksız ve adaletsiz kararlar veren hâkim veya yönetici demek)
Bir gün bu Karakuşi Kadı, bir fırının önünden geçerken burnuna güzel bir koku gelmiş.
Vitrinde ise, “Güveç içinde nar gibi kızarmış, sahibini bekleyen nefis bir ördek” varmış…
Karakuşi Kadı, fırıncıya:
“Ben bunu aldım” demiş.
Kadıya itiraz edilir mi?
Fırıncı hemen ördeği ücretsiz olarakpaket yapıp vermiş.
Az sonra ördeğin asıl sahibi gelmiş ve sormuş:
“Hani bizim ördek?”
Fırıncı boynunu büküp:
“Uçtu!” deyince iş kavgaya dönüşmüş.
Kavga sırasında fırıncı, araya giren bir gayrimüslim müşterinin gözünü çıkarınca korkup kaçmaya başlamış…
Gayrimüslim de peşine düşmüş.
Bir duvardan atlarken, bilmeden duvarın öteki tarafındaki hamile bir kadının üstüne düşmüş.
Kadın çocuğunu düşürünce, kadının kocası da fırıncının peşine düşmüş.
Can havliyle kaçan fırıncının çarpıp devirdiği Yahudi bir vatandaş da kızıp peşlerine takılmış…
Sonunda zaptiyeler duruma müdahale etmiş, hepsini yakalayarak Karakuşi Kadı’nın karşısına çıkarmışlar.
Kadı sırayla sormuş:
Ördeğin sahibi:
“Bu adam ördeğimi hiç etti” diye şikâyet etmiş.
Karakuşi Kadı, fırıncıya sormuş:
“Ne yaptın bu adamın ördeğini?”
Fırıncı:
“Uçtu efendim!” demiş.
Kadı, kara kaplı defterini açmış:
“Ördeğin karşısında ‘Tayyar’ yazılı. Tayyar ‘Uçar’ anlamına gelir. O hâlde ördeğin uçması suç değil,” diyerek fırıncının bu işten beraatine karar vermiş.
Gözü çıkan gayrimüslim vatandaşa sormuş.
Onun şikâyetine de defterden bir madde bulmuş:
“Her kim gayrimüslimin iki gözünü çıkara, o Müslim’in tek gözü çıkarıla…”
Davacı:
“Benim tek gözüm çıktı. Şimdi ne olacak?” diye sorunca Karakuşi Kadı:
“Şimdi” demiş, “fırıncı gayrimüslim vatandaşın öbür gözünü de çıkaracak, biz de müslim’in tek gözünü çıkaracağız.”
Tabii gayrimüslim şikâyetinden hemen vazgeçmiş.
Fırıncı bu davadan da beraat etmiş.
Çocuğunu düşüren kadının kocasının şikâyeti üzerine Karakuşi Kadı demiş ki:
“Tamam” demiş, “Karını bu adama vereceksin, bu adam yerine yeni çocuk koyacak.”
Böyle olunca adam da şikâyetini anında geri almış.
Fırıncı bu davadan da kurtulmuş.
Kadı dönmüş fırıncının çarpıp devirdiği Yahudi’ye sormuş:
“Senin şikâyetin nedir bre?”
Yahudi bir süre düşündükten sonra ellerini açmış:
“Ne diyeyim kadı efendi” demiş, “Adaletinle bin yaşa sen, emi!”
Demirel bu fıkrayı anlattıktan sonra topluluğa dönerek “Bu fıkradan çıkarılacak kıssadan hisse şudur.” demiş.
Ama onu buradan yazmayacağım, onu da siz araştırıp bulun…