Sabah “Bismillah” diyerek oturdum bilgisayarımın başına.

Adet olduğu üzere şöyle bir gezinti yapıyorum, gündemi yokluyorum.

Eski tabirle “Sörf” yapıyorum sayfalar arasında.

Sosyal medyadaki ilk video Cevatpaşa Muhtarı Evren Kızoğlu’ndan gelmiş.

Mahalledeki dinlenme amaçlı bir bankı gösteriyor.

Çekirdekler içinde kalmış, içki bardakları ve çöpler etrafa savrulmuş.

Haliyle ağzına geleni söylüyor, aslında fazla da söyler de terbiyesi müsaade etmez, bilirim.

İnsan sabahleyin böylesi bir manzara ile karşılaşınca haliyle ilk yazısı sert olur.

Aslında, “Geldi bahar ayları, gevşer gönül yayları” diyerek kuş sesleri içinde doğa ile haşır neşir olmak varken, sabah sabah düştüğümüz duruma bakın.

Resmen “Rezalet!”

Kamusal alanın kaderi, kabukların gölgesinde yazılıyor adeta.

Gece yarısı park banklarında toplanan gruplar, aslında birer “Sosyolojik zirve” düzenlemiş gibiler.

İçki şişesi, çekirdek kabuğu, çöpler ve kahkaha…

Hepsi birer magandalık sembolü.

Ama ertesi sabah karşılaşılan manzara: kamusal alan değil:

“Çekirdek cumhuriyeti.”

Banklarda oturup içki içmek, sanki bir “Ulusal anlaşma” gibi.

Katılmayan dışlanıyor, içmeyen eksik sayılıyor.

Sosyologlar buna “Ritüelleşmiş tüketim” diyormuş meğer.

Yani mesele keyif değil, aidiyet göstergesi.

Bank diplomasisinin maddelerinden biri de şu:

“İçki içmek zaruridir.”

Çekirdek kabuğunu yere atmak, aslında bir “Mikro eğitim testi” gibi bir şey.

Çocuk evde öğrenmezse, parkta zaten öğrenmez.

Anne babalara düşen görev, sadece “Çocuğu okula göndermek” değil; kamusal alanı da evin uzantısı olduğunu öğretmek.

Çünkü kabuğu yere atan çocuk, aslında “Benim sorumluluğum buraya kadar” demeye getiriyor.

O akşam orada en az 3-5 kişi vardı sanırım.

İçlerinden birinin dahi: “Yahu arkadaşlar tamam sohbet, muhabbet iyi de, şu etrafı pisletmesek” demek aklına gelmiyor mu?

Yoksa söylüyor da diğerleri,

“Boşver sen mi toplayacaksın, belediyenin işi ne?” mi diyor.

Sabah yürüyüşe çıkan vatandaş, bankın üstünde ve altındaki kabuk dağını görünce, “Burası kuş cenneti mi, yoksa kabuk festivali mi?” diye sorması gayet doğal.

Yeni kuşakların özgürlük anlayışı ile sorumluluk bilinci arasında bir gerilim var.

Eğlenmek özgürlüktür ki bu da onlarda fazlasıyla var.

Ama ertesi gün başkasının çöpleriyle uğraşmak özgürlük değil, eziyet olacaktır haliyle.

Sosyologlar buna “Kamusal alanın özelleştirilmesi” diyebilir.

Hiç kimse bu sorumluluğu üstlenmiyor.

“24 yıldır iktidarda olan genel ve yerel yönetimle ilişkisi var mı?” diye sorulunca, bazıları alınıyor.

Yahu çıkarılan kanunlarla, hayata geçirilen eğitim sistemleriyle resmen bir nesil yetiştirdiniz.

Bu mu nesliniz?

Kamusal alanın düzenlenmesi,  denetlenmesi belediyelerin ve genel politikaların sorumluluğunda.

Denetim yoksa eğitim yoksa kültürel dönüşüm yoksa sonuç ortada.

Mecaz anlamda resmen:

“Çekirdek Cumhuriyeti.”

Toplum bilimciler, bunu “İktidarın kültürel politikalarının yansıması” olarak da yorumluyor.

Karşılaşılan bu manzara sadece “Gençlerin eğlencesi” olarak değil; aynı zamanda “Toplumun Terbiyesi”nin de bir aynasıdır.

Çekirdek kabuğunu yere atmak, psikolojik olarak; “Bizden sonrası tufan” demektir.

Eğer kamusal alanı sahiplenmezsek, yarın çocuklarımızın yaşayacağı şehir, bugünkü kabuk dağının büyütülmüş hali olacaktır.

Gece yarısı bank diplomasisi, çekirdek cumhuriyeti ve sabaha karşı atılan kahkahalar…

Hepsi ayrı ayrı sosyolojik bir hikâye. Eğitimle, aile terbiyesiyle, toplum bilinciyle ve siyasetle iç içe geçmiş bir tablo.

Her zaman dendiği gibi;

Her işin başı “Eğitim…”

Ama “Denetim” de eksik olmamalı.

Keseceksin bunlara kallavi bir ceza, yoksa başka yaptırımdan anlamazlar!

HAARP

Sosyal medyada her zamanki gibi boyunu aşan bir haber yayıldı.

“İran HAARP gemisini vurdu”

Bu tür iddialar nedense hızla yayılıyor.

Yayan kişilere tıklama rekoru getiriyor.

Adamlar da malı götürüyor.

Peki neden bu önemli:

Çünkü gemi vurulunca Amerika’nın bu gemiyle tuttuğu yağmurumuz yağmaya başlamış.

Çok önemli bir iddia.

Okuyanın nefesini kesecek bir haber.

Önce sakinleşmek ve doğrulamaya öncelik vermek gerekiyor.

Ben de araştırmadan, sormadan sazan gibi atlamak istemedim ve araştırdım.

Ne yaptım?

Yapay Zeka’ya başvurdum.

Saatlerce konuyu araştırmaktansa, benim yerime bu işi yapacak olan YZ’ye görevi devrettim.

İşte bize aktardığı bilgiler:

Bu ifadeler hem teknik hem de coğrafi açıdan tutarsızdır; bu yüzden haberin doğruluğunu sorgulamak, panikten önce yapılması gereken ilk iştir.

Haber Doğruluğu ve İlk Değerlendirme

İddia, birkaç temel hata içeriyor:

HAARP bir gemi değildir;

Sabit bir araştırma tesisidir ve Alaska’da yer alır.

Böyle bir tesisin denizde vurulması mümkün değildir.

Ayrıca, böylesi büyük bir olayın doğrulanması uluslararası haber ajansları ve bağımsız kaynaklar tarafından hızla yapılır; şu ana kadar güvenilir kaynaklardan doğrulanmış bir bilgi yoktur.

Sosyal medyada dolaşan görüntüler veya başlıklar çoğunlukla yanlış etiketlenmiş, bağlamından koparılmış veya tamamen uydurulmuş olabilir.

Bu yüzden ilk adım, iddiayı doğrulayan bağımsız, saygın haber kaynaklarını beklemektir.

HAARP nedir ve ne işe yarar?

HAARP (High-Frequency Active Auroral Research Program), iyonosferi incelemeye yönelik bir araştırma programıdır.

Temel amaçları arasında radyo iletişimi, uydu sinyallerinin davranışı ve atmosferik fizik konularında bilimsel veri toplamak vardır.

HAARP, yüksek frekanslı radyo dalgalarıyla iyonosferde küçük, geçici değişimler yaratabilir; bu değişimler laboratuvar ölçeğinde gözlemler ve deneyler içindir.

Bu tür tesisler gözlem ve deney amaçlıdır; küresel iklimi, yağış rejimlerini veya yer kabuğu hareketlerini kontrol edecek güçte değildir.

Bilimsel gerçekler ve yaygın mitler

Silah iddiası:

HAARP’ın “Gizli silah” olduğu iddiası bilimsel kanıtlarla desteklenmiyor.

Tesisin teknik kapasitesi iyonosferde sınırlı, lokal etkiler üretmeye yöneliktir; bu etkiler bile çok küçük ölçeklidir.

İklim kontrolü ve yağmur engelleme:

Küresel hava sistemleri devasa enerji ve karmaşık dinamikler gerektirir.

Bir radyo vericisinin veya tek bir tesisin yağışı engellemesi veya geniş çaplı kuraklık projelerini bozması mümkün değildir.

Meteorolojik olaylar, okyanus sıcaklıkları, atmosferik dolaşım ve yerel coğrafya gibi çok sayıda faktörün sonucudur.

Deprem yaratma:

Depremler yer kabuğundaki gerilmelerin ani boşalmasıyla oluşur.

Radyo dalgalarının veya iyonosfer ısıtmasının yer kabuğu gerilmelerini tetikleyecek düzeyde enerji aktarımı yaptığına dair güvenilir bilimsel kanıt yoktur.

Küçük etkiler, büyük yanlış anlamalar:

HAARP gibi tesislerin yaptığı deneylerin teknik açıklamaları karmaşıktır; bu karmaşıklık, abartılmaya ve yanlış yorumlanmaya açıktır.

Neden Bu Tür Komplo Teorileri Hızla Yayılıyor?

Teknoloji ve bilinmezlik:

İnsanlar anlamadıkları şeylerden korkar; karmaşık bilimsel cihazlar kolayca “Gizli silah” hikâyelerine dönüşür.

Hızlı sosyal medya döngüsü:

Doğrulanmamış içerikler hızla paylaşılır; duygusal, çarpıcı başlıklar daha fazla etkileşim alır.

Jeopolitik gerilimler:

Gerilimli dönemlerde bilgi boşlukları komplo teorileriyle doldurulur; düşman imgesi güçlendirilir.

Onay önyargısı:

İnsanlar mevcut inançlarını doğrulayan bilgileri daha kolay kabul eder; bu da yanlış bilgilerin kalıcılığını artırır.

Sonuç ve Okura Çağrı

Bu iddia doğrulanmamıştır ve teknik olarak tutarsızdır.

Bilimsel okuryazarlık ve kaynak kontrolü, böyle anlarda en güçlü savunmadır.

Haberleri değerlendirirken şu adımları izleyin:

Kaynağı kontrol edin,

Birden fazla bağımsız haber ajansını bekleyin,

Teknik iddiaları uzman yorumlarıyla karşılaştırın.

Panik yerine sorgulamak, yanlış bilgilerin yayılmasını engeller ve toplumun sağduyusunu korur.

Eğer gerçekten iklim veya doğal afetlerle ilgili endişeniz varsa, yerel meteoroloji ve afet yönetimi kurumlarının açıklamalarını takip etmek en doğru yol olacaktır.

YZ’nin yazdıkları bunlar.

İster inanın, ister inanmayın ama doğru tarafı şu:

Bağımsız haber kaynaklarına bakmakta yarar var.

GAZİ OSMAN PAŞA

Tokat’ın mütevazı bir ailesinden çıkan Osman Nuri, askerî eğitimini tamamlayıp disiplin ve soğukkanlılığıyla kısa sürede dikkat çeken bir subay oldu.

Zaman içinde aldığı görevler, cephe tecrübeleri ve yöneticilik yeteneği onu rütbe rütbe yukarı taşıdı; 19. yüzyılın son çeyreğinde adı, Osmanlı ordusunun en tartışılan ve en saygı duyulan komutanlarından biri olarak anılmaya başladı.

Hayatı boyunca sergilediği kararlılık ve görev bilinci, onu yalnızca bir asker değil, dönemin ruhunu taşıyan bir simge haline getirdi.

Genç yaşta askeri okullarda yetişen Osman Nuri, çeşitli cephelerde görev aldı ve yetenekleriyle üstlerinin güvenini kazandı.

Kırım Savaşı’ndan sonra edindiği tecrübe, Yemen ve Balkanlar’daki hizmetleri, disiplinli yönetimi ve lojistik anlayışı onun komuta kademesinde yükselmesini sağladı.

Rütbe ve görevler, yalnızca makam merdiveni değildi; her yeni görev, Osman Paşa’nın stratejik düşünme ve insan yönetme becerisini sınayan bir sınav oldu.

Bu sınavların en büyüğü, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Plevne’de verilecekti.

Plevne, Osman Paşa’nın adını tarihe kazıyan meydan oldu.

Komutasındaki yaklaşık 40 bin askerle, zaman zaman toplam kuvveti 150 bin civarına ulaşan Rus ve müttefik güçlerine karşı verdiği savunma, hem taktik hem de moral açıdan çarpıcıydı.

Kuşatma aylar sürdü.

Osman Paşa, siperler, top yerleşimleri ve disiplinli piyade manevralarıyla düşmanın ilerleyişini defalarca durdurdu veya yavaşlattı.

Lojistik sıkıntılar, ikmal kesintileri ve giderek ağırlaşan koşullar karşısında bile birliklerine düzen ve umut aşılamayı başardı.

Kuşatmanın uzaması, Rus komutasını da şaşırtmış; Avrupa kamuoyunda Osman Paşa’nın direnişi büyük yankı uyandırmıştı.

Sonunda, kuşatmanın yarattığı açlık ve ikmal yetersizliği nedeniyle teslim kaçınılmaz oldu; ancak teslim, onun askeri itibarını gölgeleyemedi.

Osman Paşa’nın Plevne’deki direnişi, salt bir askeri başarı veya başarısızlık meselesi değildi tabi.

Bu savunma, imkânsız görünen koşullarda bile disiplin, liderlik ve fedakârlığın neler yapabileceğini gösteren bir örnek oldu her zaman.

Sultan II. Abdülhamid tarafından kendisine verilen “Gazi unvanı”, yalnızca bir madalya değil; milletin zor günlerinde umut veren, direnişi temsil eden bir semboldü.

Osman Paşa, teslim olurken bile düşmanının takdirini kazanacak bir duruş sergiledi; bu, onun kişisel onur anlayışının ve askerî erdeminin bir yansımasıydı.

Gazi Osman Paşa’nın hikâyesi, tarih kitaplarının ötesinde, bir kültürel miras olarak günümüze kadar geldi.

Tokat’ta, İstanbul’da ve ülkenin farklı köşelerinde onun adıyla anılan meydanlar, heykeller ve anmalar vardır.

Plevne savunması, askeri akademilerde taktik ve savunma derslerinde örnek olarak okutulur; toplumsal hafızada ise “Zorluklar Karşısında Direnme” metaforunu besler.

Bugün bakıldığında, Osman Paşa’nın en büyük mirasının yalnızca savaş alanındaki taktikleri değil; kriz anında sergilediği liderlik, sorumluluk duygusu ve insanına olan bağlılık olduğu daha iyi anlaşılmaktadır.

Gazi Osman Paşa’yı anarken, onun kişisel zaferlerini ve yenilgilerini ayrı ayrı tartmak yerine, bıraktığı etkiyi değerlendirmek gerekir.

Plevne’deki 145 günlük direniş, bir komutanın sınırlarını, bir milletin sabrını ve tarihin beklenmedik anlarda nasıl kahramanlar yarattığını gösterir.

Bu yüzden adı anıldığında akla ilk gelen, yalnızca bir savaşın sonucu değil; umudun, onurun ve direncin simgesi olmasıdır.

O savunma ile ilgili 32 kıta olarak söylenen ve hala mehteran tarafından da icra edilen “Plevne Marşı” nın ilk iki kıtası şöyledir:

Tuna Nehri akmam diyor,

Etrafımı yıkmam diyor,

Şanı büyük Osman Paşa,

Plevne'den çıkmam diyor.

Tuna nehri akar gider

Etrafını yıkar gider

Şanlı Gazi Osman Paşa

Moskofları kırar gider!