Siyasette bazen öyle sahneler yaşanıyor ki insan ister istemez düşünmeden edemiyor.

Özellikle son zamanlarda bazı belediye başkanlarının partilerinden istifa edip başka partilere geçmesi, hatta bir kısmının iktidar partisine yönelmesi, “Bu işin içinde nasıl bir matematik var?” sorusunu akla getiriyor.

Şimdi rakamlarla başlayalım ki mesele  daha net görülsün.

31 Mart 2024 yerel seçimlerinde Türkiye genelinde AK Parti

12 büyükşehir,

12 il,

356 ilçe,

169 belde belediyesi kazanmıştı.

Toplamda 549 belediye yapıyor.

Oysa bir önceki yerel seçim olan 2019’da AK Parti’nin belediye sayısı yaklaşık 777 civarındaydı.

Yani seçimde ciddi bir düşüş yaşandı.

Ama gel gör ki siyaset ilginç bir spor dalı.

Seçimde kaybedilen bazı belediyeler, zaman içinde transfer sezonu açılmış gibi tekrar farklı yollarla geri dönebiliyor.

Bu noktada insanın aklına şu meşhur mahalle sorusu geliyor:

“Arkadaş… Bu belediyeler seçimde kaybedildi ama sonra nasıl oluyor da geri geliyor?”

Futbolda transfer sezonu vardır.

Ama bizde bazen siyaset de aynı mantıkla işliyor.

Bir bakıyorsunuz bir belediye başkanı seçimi bir partiden kazanmış.

Aradan biraz zaman geçiyor.

Basın açıklaması yapıyor:

“Partimden istifa ettim.”

Bir süre sonra ikinci açıklama:

“Milletime daha iyi hizmet edebilmek için…”

Hopp…

Başka parti.

Vatandaş da doğal olarak soruyor:

“Yahu kardeşim, madem öyleydi baştan niye öyle aday oldun?”

İşte burada işin kritik noktası geliyor:

Ön seçim.

Bir aday eğer parti üyeleri tarafından seçilerek gelmişse, yani tabanın oyuyla aday olmuşsa, o koltuk aslında sadece onun değil partinin ve seçmenin ortak koltuğu olur.

Öyle kolay kolay kalkıp gidemez.

Ama aday yukarıdan belirlenmişse…

Parti üyeleri değil de birkaç kişinin kararıyla aday olmuşsa…

O zaman koltuğun sahibi biraz “Kiracı” gibi oluyor.

Ev sahibi kim?

Bazen kendisi.

Bazen başka bir siyasi fırsat.

Siyasette çok ilginç bir psikoloji vardır.

Seçimden önce koltuk:

“Partimin onurudur.”

Seçimden sonra:

“Ben bağımsız bir siyasetçiyim.”

Bir süre sonra:

“Milletime daha iyi hizmet için…”

Haydi başka parti.

Sandalyenin de aklı karışıyor tabii.

Sandalye düşünüyor:

“Ben kimin koltuğuyum?”

Vatandaşın mantığı aslında çok basit:

Ben oy verdim

Parti kazandı

Vekil (veya başkan) seçildi.

Ama siyasette bazen denklem şöyle oluyor:

Ben oy verdim

Parti kazandı

Vekil (veya başkan) seçildi

Ama sonra Başkan (veya vekil) başka partiye geçti.

Vatandaş da haliyle kafasını kaşıyor.

“Biz kime oy vermiştik?”

Demokrasi seçimle işler.

Ama seçimden sonra yaşanan bu “Siyasi transferler” bazen seçmenin iradesi konusunda tartışma yaratır.

Çünkü seçmen çoğu zaman sadece kişiye değil partiye de oy veriyor.

Bu yüzden ön seçim mekanizması önemli.

Taban adayını seçerse, o adayın arkasında binlerce parti üyesi olur.

Ve o adayın parti değiştirmesi, öyle bir kalem oynatmak kadar kolay olmaz.

Türk siyaseti bazen futbol ligine benziyor.

Seçimler maç günü.

Sonrası transfer sezonu.

Ama vatandaşın beklentisi çok basit:

Sandıkta verilen oy, sandıkta kaldığı gibi kalsın.

Yoksa vatandaş bir gün şöyle demeye başlayabilir: “Biz belediye başkanı seçmiyormuşuz, meğer serbest oyuncu seçiyormuşuz.”

13. CUMA

Takvimde bazı günler vardır, insanı sabah sabah düşündürür.

Mesela ayın 1’i:

“Kiralar ödenecek.”

Ayın 15’i:

“Maaş nereye gitti?”

Bir de 13’ü Cuma var…

İnsan hiçbir şey yapmamışken bile kendini suçlu hisseder.

Diyelim ki sabah uyandınız.

Takvime baktınız:

13’ü Cuma.

O anda kahve dökülse bile insanın aklına şu gelir:

“Demek ki bugün başlıyor…”

Aslında bu günün kötü şöhreti yeni değil. Rivayete göre 13 sayısının uğursuzluğu Orta Çağ’a kadar gidiyor.

Hatta 1307 yılında “Fransa Kralı Philip IV of France”, 13 Ekim Cuma günü “Knights Templar Şövalyelerini” bir gecede tutuklatmış.

Bu olay da tarihe “Arrest of the Knights Templar” olarak geçmiş.

Yani adamların başına gerçekten iş gelmiş.

Fakat insanlık o günden sonra işi biraz abartmış.

Bugün dünyada milyonlarca insan Cumanın 13’ünde:

Uçağa binmek istemiyor

Büyük karar almıyor

Ev almıyor

Hatta bazı otellerde 13. kat bile yok

Asansörde 12’den sonra hop diye 14’e geçiliyor.

Sanki 13. katta oturursan sabah kapıyı açınca şeytan “Günaydın komşu” diyecek.

Amerika’da bazı insanlar bu günün korkusuna bilimsel bir isim bile vermiş:

“Paraskevidekatriafobi.”

Bunu söylemeye çalışırken diliniz düğümlenirse zaten gününüz kötü geçer; 13’e gerek kalmaz.

Bu korkunun büyümesinde Hollywood’un da payı var.

Mesela meşhur korku filmi “Friday the 13th” ve onun maskeli kahramanı “Jason Voorhees.”

Adam göl kenarında maskeyle dolaşıyor diye dünya çapında takvim korkusu başladı.

Bizim mahallede maskeyle dolaşan biri olsa korkudan değil, mahalle grubunda hemen mesaj gider:

“Arkadaşlar parkta biri cosplay yapıyor galiba.”

Ama bizde durum biraz farklı.

Bizim insanımız için asıl uğursuz günler şunlardır:

Elektrik faturasının geldiği gün

Pazara çıkıp fiyat etiketlerini gördüğün gün

Arabayı park ettiğin yere çekici geldiği gün

Bunlar yanında 13’ü Cuma gayet masum kalıyor.

Takvimdeki bir sayıdan korkmak aslında insanın hayal gücünün başarısıdır.

Çünkü aynı gün içinde:

Biri aşık olur

Biri iş bulur

Biri çocuğunu kucağına alır

Biri de sadece çayını döker

Ama bütün bunların sorumlusu yine 13 ilan edilir.

O yüzden bugün 13’ü Cuma diye panik yapmayın.

En fazla başınıza şu gelebilir:

Sabah çay dökülür, öğlen trafik olur, akşam da televizyon kumandası kaybolur.

Ama siz hiç merak etmeyin…

Bunların hiçbiri takvimle ilgili değil, tamamen hayatın standart hizmet paketi.

İSRAF

Dünya tuhaf bir yer.

Gürültü çok, ama hakikat sanki sesini kısmış gibi.

Televizyonu açıyorsunuz: binlerce kanal.

Radyoyu açıyorsunuz: binlerce istasyon.

İnternete giriyorsunuz: milyonlarca site.

Gazeteler, dergiler, yayınevleri…

İki yüz üniversite, on binlerce okul, on binlerce cami…

Herkes konuşuyor.

Ama nedense bazı gerçekler konuşulmuyor.

Mesela şu gerçek:

Dünyanın en zengin 64 insanının sahip olduğu servet, dünyadaki 3,5 milyar insanın sahip olduğu servete eşit.

Bir başka gerçekle devam edelim.

Dünyada her 6 saniyede bir çocuk açlıktan ölüyor.

Ama aynı dünyada her yıl 1,4 milyar ton gıda çöpe atılıyor.

Yani bir yerde çocuklar açlıktan ölürken, başka bir yerde insanlar tabağındaki yemeği çöpe atıyor.

Bu tabloyu görünce insan ister istemez soruyor:

Sorun gerçekten kıtlık mı?

Yoksa akıl kıtlığı mı?

Ülkemize bir bakalım.

Nüfusun %1’i paranın yaklaşık %60’ına sahip.

Yani 100 kişilik bir sofrada bir kişi, sofradaki ekmeğin yarısından fazlasını alıyor.

Sonra da diğer 99 kişiye dönüp şöyle diyor:

“Niye açsınız?”

Dünyanın başka bir çelişkisi daha var.

Bir milyar insan açlık çekiyor.

Bir milyar insan ise zayıflamak için trilyonlarca dolar harcıyor.

Biri ekmek arıyor, diğeri ekmeği nasıl yememesi gerektiğini anlatan diyetisyen.

Amerika’ya bakalım.

Yaklaşık 36 milyon insan parasızlıktan sokakta yaşıyor.

Ama aynı ülkede 36 milyon kişilik boş ev var.

Yani insanlar evsiz, ama evler insanlardan daha rahat.

Dünyanın başka bir köşesinde ise şöyle bir tablo var:

Golf sahaları için harcanan parayla, susuzluk çeken 1 milyar insana su sağlanabilir.

Top küçük bir çukurdan içeri girsin diye tonlarca para harcanıyor.

Ama insanlar bir damla su bulamıyor.

En ironik olanı ise şu:

İnsanlar her yıl trilyonlarca doları silahlanmaya harcıyor.

Oysa aynı para ile dünyadaki herkesin sağlık ve eğitim hizmeti ömür boyu ücretsiz sağlanabilir.

Ama insanlık ilginç bir karar vermiş gibi görünüyor:

“İnsanları iyileştirmekten çok insanları öldürmeye yatırım yapıyoruz.”

Bir iç giyim firması, kıymetli taşlarla süslenmiş 4 milyon dolarlık bir sutyen için siparişlere yetişemediğini açıklıyor.

Aynı anda dünyanın başka bir köşesinde yüz milyonlarca kadın açlıktan bebeğini emziremiyor.

Bir yerde taşlı sutyen kuyruğu,

Bir yerde süt bulamayan anneler.

İşte buna modern dünyanın:

“İsraf medeniyeti” deniyor.Garip olan şu:

Bu gerçekleri herkes biliyor.

Ama kimse konuşmuyor.

Televizyonlarda tartışma programları var.

Saatlerce konuşuyorlar.

Ama kimse şu soruyu sormuyor:

“Bu dünyada gerçekten kaynak mı az, yoksa vicdan mı?”

Belki de sorun budur.

Dünya aslında fakir değil.

Dünya israf yüzünden fakirleşmiş bir zengin.

Yani problem ekmek değil.

Problem ekmeği paylaşmayı unutan insan.

Ve galiba insanlığın en büyük açlığı da tam burada başlıyor:

Vicdan açlığı.