Türkçede sıkça duyduğumuz, günlük hayatta da bazen kullandığımız “Kulağı kesik” deyimi;
Çoğu zaman mahallede her b.ktan haberi olan tecrübeli amcayı,
İşin inceliklerini bilen esnafı ya da
Her dedikodudan haberdar komşuyu tarif etmek için kullanılır.
Ama bu deyimin kökeni, sandığımızdan çok daha derin ve tarihiymiş meğer…
Osmanlı döneminde Bektaşi tarikatlarında “Mücerret” yani “Bekâr kalma yemini” eden dervişlerin kulağına “Mengüş” adı verilen bir küpe takılırmış.
Bu yemini bozup evlenenler ise “Mürşit” tarafından cezalandırılırmış.
Ceza şuymuş:
“Küpe hızla kulaktan çekilerek yırtılırmış…”
Böylece kulakları yırtık olanlar, hem yemini bozmuş hem de hayatın sert yüzünü görmüş kişiler olarak anılırmış.
İşte bu yüzden “Kulağı kesik” ifadesi, zamanla görmüş geçirmiş, tecrübeli, uyanık anlamına evrilmiş.
Yeniçeriler, Bektaşi ocağına bağlı olduklarından bu gelenek onların arasında da yaygınmış.
“Sözünü tutmayan veya ceza alan Yeniçerilerin kulağı kesilirmiş.”
Bu durum, zamanla İstanbul’un bitirim jargonuna geçmiş.
“Eski kulağı kesikler” denildiğinde, hem kurnaz hem de hayatta çok şey görmüş kişiler akla gelirmiş.
Kulak kesme cezası yalnız Osmanlı’ya özgü değilmiş elbet.
Moğollar gibi başka kültürlerde de suçluların kulakları kesilerek işaretlenirmiş.
Böylece hem cezalandırılır hem de toplum içinde (toplumu uyarmak için) kolayca tanınır hale getirilirmiş.
Bu tarihi uygulamalar, deyimin sert ama güçlü bir arka planını oluşturmuş.
Bugün ise “Kulağı kesik” dediğimizde, artık kimsenin kulağı gerçekten kesilmiyor. Ama deyim hâlâ yaşıyor:
- İşin inceliklerini bilen esnaf,
- Mahallede her şeyden haberdar komşu,
- Politikada her kulisi duyan gazeteci…
Hepsi için “Kulağı kesik” denebilir.
Bir yandan saygı uyandırır, bir yandan hafif alaycı bir ton taşır.
DOĞA İNSANI
TEDAVİ EDER Mİ?
Bu iddiaların bazıları bilimsel araştırmalarla destekleniyor, bazıları ise henüz sınırlı kanıtlarla gündemde. Özellikle tuz mağaraları ve orman terapisi üzerine klinik çalışmalar mevcut; diğerleri daha çok deneysel veya gözlemsel bulgulara dayanıyor.
1. Eski manastırlar ve sessiz avlular
- Akustik yükün azalması: Kalın taş duvarlar ve kapalı geometri, yankıyı ve dış sesleri ciddi biçimde azaltır.
- Beyin dinlenme modu: Sessiz ortamların stres hormonlarını düşürdüğü ve uyku kalitesini artırdığına dair veriler var. Ancak MR ile glimfatik temizlenmenin doğrudan ölçümü henüz sınırlı.
- Sonuç: Sessizlik ve düşük uyarı yoğunluğu, sinir sistemi için kanıtlanmış bir dinlenme faktörü.
2. Tuz mağaraları (Haloterapi)
- Kanıtlı kullanım: Çankırı’daki Hitit tuz mağarasında KOAH ve astım hastalarında %50’ye varan iyileşme rapor edildi.
- Mekanizma: Mikro-iyonize NaCl (Sodyum klorür) parçacıkları hava yollarını açıyor, mukusu azaltıyor. Kortizol düşüşü üzerine bazı klinik pilotlar var.
- Sonuç: Haloterapi, solunum hastalıklarında destekleyici yöntem olarak kabul ediliyor.
3. Arı evleri ve mikro-titreşim
- 110-140 Hz rezonans: Bu frekans aralığı fizyoterapide kas gevşetmek için kullanılıyor.
- Kanıt durumu: Romanya’daki uygulamalar daha çok gözlemsel raporlara dayanıyor; geniş ölçekli klinik çalışma eksik.
- Sonuç: İlginç bir hipotez, fakat bilimsel kanıt sınırlı.
4. Soğuk kaynak havuzları
- 12°C altı etkiler: Soğuk suya maruz kalma nitrik oksit salınımını, mitokondriyal aktiviteyi ve bağışıklık hücre dağılımını tetikleyebilir.
- Japon klinikleri: Otoimmün bozukluklarda soğuk su terapisi protokolleri deneniyor.
- Sonuç: Soğuk su terapisi üzerine artan sayıda çalışma var, özellikle bağışıklık ve metabolizma alanında.
5. Antik taş mağaralar
- CO² (Karbondioksit) ve nem dengesi: Speleoterapi (mağara terapisi) bazı ülkelerde solunum rehabilitasyonu için kullanılıyor.
- Enerji tasarrufu: Solunum yükünün azalmasıyla vücudun onarıma daha fazla enerji ayırdığı hipotezi mevcut.
- Sonuç: Klinik destek sınırlı ama speleoterapi (mağara tedavisi) uygulamaları var.
6. Sessiz çöller
- Neredeyse sıfır ses dalgası: Çöl gecelerindeki sessizlik, amigdala aktivitesini azaltabilir.
- Askeri rehabilitasyon raporları: Gözlemsel veriler mevcut, ancak sistematik klinik çalışma yok.
- Sonuç: Sessizlik ve doğa terapisi stres azaltımında güçlü bir faktör.
7. Yosun yoğunluklu yaşlı ormanlar
- Beta-pinen ve NK hücreleri: Orman havasındaki uçucu organik bileşiklerin bağışıklık sistemini aktive ettiği gösterildi.
- Güney Kore çalışmaları: Ameliyat sonrası iyileşmede %35 hızlanma rapor edildi.
- Sonuç: “Forest bathing” (Orman banyosu), (Shinrin-yoku) üzerine güçlü kanıtlar var.
- Bilimsel olarak en güçlü kanıtlar:
Tuz mağaraları ve orman terapisi.
- Deneysel/erken aşama bulgular:
Arı evleri, sessiz çöller, antik mağaralar.
- Güvenli uygulamalar:
Sessizlik, doğa ortamları, soğuk su terapisi (kontrollü şekilde).
TIP BAYRAMI
Tıp Bayramı, Osmanlı’dan günümüze uzanan bir gelenektir.
14 Mart 1827’de II. Mahmud’un emriyle açılan “Tıbhane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire” modern tıp eğitiminin başlangıcı kabul edilir.
İlk kutlama ise 1919’da İstanbul’un işgali sırasında tıp öğrencilerinin direnişiyle sembolleşmiştir.
Bugün 14 Mart, sağlık çalışanlarının emeğini ve fedakârlığını hatırlatan bir bayramdır.
Tarihçesi:
- 14 Mart 1827: II. Mahmud’un reformları kapsamında İstanbul’da Şehzadebaşı’nda “Tıbhane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire” açıldı.
- Bu tarih, Türkiye’de modern tıp eğitiminin başlangıcı olarak kabul edilir.
- Osmanlı’da hekimlik daha önce medrese ve lonca geleneğiyle yürütülürken, bu okul Batı tarzı tıp eğitiminin ilk kurumsal adımı oldu.
Milli Mücadele ve İlk Kutlama
- 14 Mart 1919: İstanbul işgal altındayken, tıp öğrencileri işgal kuvvetlerine karşı bir protesto düzenledi.
- Bu direniş, ilk Tıp Bayramı kutlaması olarak tarihe geçti.
- O günden sonra 14 Mart, yalnızca tıp eğitiminin başlangıcı değil, aynı zamanda hekimlerin özgürlük ve bağımsızlık mücadelesinin sembolü oldu.
Cumhuriyet Dönemi
- Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte tıp eğitimi hızla modernleşti; fakülteler ve hastaneler kuruldu.
- 14 Mart kutlamaları giderek yaygınlaştı, sağlık çalışanlarının mesleki dayanışma günü haline geldi.
- 1976’dan itibaren kutlamalar “Sağlık Haftası” olarak genişletildi.
Günümüzde Tıp Bayramı
- Her yıl 14 Mart’ta doktorlar, hemşireler ve tüm sağlık çalışanları için etkinlikler düzenleniyor.
- Amaç yalnızca kutlama değil; sağlık çalışanlarının sorunlarını, taleplerini ve fedakârlıklarını görünür kılmak.
Biz de buradan tüm sağlık çalışanlarımızın “14 Mart Tıp Bayramını” kutluyoruz.
MERNUŞ
Neyzen Tevfik Abdülhamid dönemi Mısır’a kaçınca Kahire’de beş parasız sokakta kalmış ve bir Bektaşi tekkesine sığınmış.
Neyzen’in “Niyetsiz oruç tutuyordum” şeklinde tarif ettiği bu günlerde, ağzında ekmek olan bir köpek gelir yanına.
Ve Neyzen açlığın tesiriyle köpeğin ağzından ekmeği kapıverir.
Fakat sonra dayanamaz ve ekmeğin yarısını köpeğe iade eder.
“Köpek” diyor Neyzen, “Herhalde aramızda bir fark olmadığını düşünmüş olacak ki korkuyu atlattı ve ekmeği yemeye başladı.”
İşte yarı kavga yarı lokma paylaşmak suretinde başlayan bu ilişki çok sadık ve sağlam bir dostluğun temeli olmuş.
Neyzen köpeğin adını Ashab-ı Kehf’ten “Yedi uyuyanlardan birinin adı olan” “Mernuş” koymuş ve yanından hiç ayırmamış.
Neyzen Mısır’da iken paraya sıkıştığında Mernuş adını verdiği bu köpeği satar, köpek kısa bir süre sonra kaçarak Neyzen’e geri döner.
Neyzen tekrar satar, köpek tekrar kaçar gelirmiş.
Böylelikle hem yiyecek hem de içki parasını temin edermiş Neyzen.
Neyzen Mernuş’u son olarak Mısır’dan İstanbul’a dönerken, vapur bileti alabilmek için satmış.
Ama vapurda köpeği beklemiş…
Köpek gecikmiş.
Tam ümidini kesmek ve vapur da kalkmak üzereyken bir havlama sesi duyulmuş…
“Biliyordum geleceğini” demiş Neyzen...
İşte bu okuyacağınız şiiri, köpeği Mernuş’un ölümü üzerine yazmış Neyzen…
Bu engin ayrılık canıma yetti,
Başımdan aşıyor kederim Mernuş,
Bu yolda yazılmış fermanı kaza,
Bunu da gösterdi kaderim Mernuş.
Bağlanmıştım bütün kalbimle sana,
Şu fani cihanı okuttun bana.
Sen göçtükten sonra ben yana yana
Hicranla gözyaşı dökerim Mernuş.
Bu yolda cahilim, bildiğim kısa,
Sen girdin toprağa ben düştüm yasa.
Haklı haksız hatırını kırdımsa
Affet günahımı beşerim Mernuş.
Neyzen Tevfik
HANS
1900’lerin başında, Almanya’da “Akıllı Hans” adında bir at vardır.
Matematik öğretmeni olan sahibi “Wilhelm von Osten” ile gittiği her yerde, hayret verici yeteneğini, daha da ilginci “Matematik zekasını” sergilemektedir.
“Üç kere dört kaçtır?” diye sorulduğunda, Akıllı Hans toynağını “12 defa yere vurur.”
Yazılı bir mesajla, “Yirmiden on bir çıkarsa kaç kalır?” diye sorulduğunda, bu defa Hans, toynağını “Tam dokuz defa tıklatır.”
1904 yılında durumu incelemek isteyen Alman eğitim kurulu, bir psikoloğun başkanlığında, on üç kişilik bir komisyon kurar.
Komisyon dalavereyi açığa çıkarmak üzere kolları sıvar.
Ancak hiç bir hile tespit edemez, hatta Hans sahibinin olmadığı ortamda da sorulara büyük oranda doğru cevap vererek, komisyonun güvenini kazanır.
Hans’ın sırrını, 1907 yılında psikolog “Oskar Pfungst” keşfeder.
Hans adlı at, muhataplarının yüz ifadelerini ve beden dillerini okuyarak, doğru cevapları buluyordur.
Kendisine bir soru sorulduğunda, geçmişteki deneyimlerinden yola çıkarak, insanların onun toynağını belli bir sayıda vurmasını beklediğini öğrenmiştir.
Toynağını vururken, dikkatle insanları incelemeye devam eder.
Doğru sayıya yaklaştıkça insanlar gerilir, doğru cevabı verdiğindeyse, gerilim zirveye ulaşır.
Hans, gerilimin zirve noktasını tespit etmekte ustalaşmıştır.
Tıklamaya son verir.
Gerilimin yerini hayranlık dolu bakışların, kahkahaların ve alkışların almasını keyifle seyreder.
Böylece doğru cevabı verdiğinden emin olur.
Hans’ın bir matematik dehası olmadığı Oskar Pfungst’un çalışmaları ile kanıtlanırken, onun beden dilinden duygu ve niyetleri okuyabilmekte olağanüstü bir yetenek olduğu ortaya çıkmış olur.
Atlar beden dili ile anlaştığı için, Hans bu yeteneğe aslında doğal olarak sahiptir.
Onu farklı kılansa, bu yeteneğini, insanların da beden dillerini okumak yönünde geliştirmesidir.
Yuval Noah Harari, son kitabı Homodeus’ta, Akıllı Hans’ın hikayesine yer verdikten, sonra sorar: “İnsanın hayvanlar âlemine hükmeder konuma gelmesinin esas sebebi nedir?”