Türkiye darbeleri sever mi?
Kesinlikle “Hayır” tabi.
Ama darbeler Türkiye’yi sever mi?
Ne yazık ki tarih öyle söylüyor.
1960, 1971, 1980…
Derken 1997’de bu kez farklı bir yöntem çıktı karşımıza.
Ne sabaha karşı radyodan bildiri okundu, ne Meclis kapısına kilit vuruldu.
Tanklar Sincan’da yürüdü ama yönetime doğrudan el koyulmadı.
İşte bu yüzden 28 Şubat’a “Post-modern darbe” denildi.
Peki gerçekte ne oldu?
1995 seçimlerinde Refah Partisi birinci çıktı.
1996’da kurulan Refah-Yol Hükümeti ile Türkiye, Cumhuriyet tarihinde ilk kez İslamcı kimliği açık bir başbakana kavuştu:
Bu da “Necmettin Erbakan” dı tabi.
Erbakan’ın söylemleri,
D-8 girişimi,
Tarikat liderleriyle verdiği fotoğraflar, “Laiklik elden gidiyor” alarmını çaldırdı. Özellikle askeri bürokrasi, rejimin tehdit altında olduğu kanaatine vardı.
28 Şubat 1997’de toplanan Milli Güvenlik Kurulu, hükümete bir dizi karar dayattı.
Kâğıt üzerinde “Tavsiye” idi.
Pratikte ise uygulanması zorunlu bir ültimatomdu.
Kararlar Neydi?
8 yıllık kesintisiz eğitim.
İmam-hatip ortaokullarının kapanması.
Tarikat ve cemaatlerin sıkı denetimi.
Kamuda başörtüsünün engellenmesi.
Laiklik vurgusunun sertleştirilmesi.
Bunlar teknik maddeler gibi görünüyordu. Ama sonuçları teknik değildi.
Bu sürecin en belirgin yönü silahsız olması değil; çok aktörlü olmasıydı.
Televizyonlarda her akşam “İrtica tehdidi”
Gazete manşetlerinde brifingli haberler
Üniversite kapılarında başörtülü öğrenciler
İş dünyasından hükümete mesafe mesajları
Dönemin Genelkurmay 2. Başkanı Çevik Bir, süreci “Post-modern darbe” olarak tanımladı.
Yani klasik değil; sistem içinden yapılan bir müdahale.
Asker yönetime el koymadı ama yönetime alan bırakmadı.
Haziran 1997’de Erbakan istifa etti.
1998’de Refah Partisi, Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatıldı.
Peki siyasal İslam bastırıldı mı?
Kısa vadede evet.
Ben şimdi size soruyorum o halde:
Peki uzun vadede?
Bastırılan siyaset dönüşerek geri döndü. 2001’de kurulan Adalet ve Kalkınma Partisi, 2002’de tek başına iktidara geldi.
28 Şubat’ın mağduriyet iklimi, yeni bir siyasi anlatının yakıtı oldu.
Bu süreç sadece siyasetçileri değil, sıradan insanları etkiledi.
Üniversite kapılarında gözyaşı.
Meslek liselilere uygulanan katsayı engeli.
Ordudan ihraç edilen subaylar.
Fişleme iddiaları.
Kamu görevinden uzaklaştırmalar.
Bir kuşak, “İkna odaları” ifadesini hafızasına kazıdı.
Devlet, laikliği koruma refleksi gösterdiğini düşündü.
Toplumun bir kesimi ise kendini dışlanmış hissetti.
O halde şöyle bir soru akla gelebilir:
“Olmasaydı ne olurdu?”
Bu en zor soru.
Erbakan hükümeti devam etseydi:
Türkiye daha erken bir siyasi kırılma mı yaşardı?
Yoksa muhafazakâr siyaset daha yumuşak bir evrim mi geçirirdi?
AK Parti hiç doğmaz mıydı?
Asker-siyaset dengesi farklı mı şekillenirdi?
Kesin cevap yok.
Ama şunu söylemek mümkün:
28 Şubat, bastırdığı hareketi ortadan kaldırmadı; yeniden yapılandırdı.
Asıl mesele tanklar değil.
Asıl mesele şu soruydu:
“Seçilmiş iktidar, devletin ideolojik sınırlarını aşabilir mi?”
28 Şubat, bu soruya “Hayır” dedi.
2000’ler ise “Evet” dedi.
Türkiye, devlet merkezli laiklik anlayışından, toplum merkezli siyaset anlayışına doğru sert bir salınım yaşadı.
O salınım hâlâ bitmiş değil.
Bugün 28 Şubat’a bakarken iki uç konuşuyor:
“Demokrasiye müdahale” diyenler var.
“Rejimi koruma refleksi” diyenler var.
Gerçek ise daha karmaşık.
28 Şubat, Türkiye’nin vesayet sistemiyle hesaplaşmasının ara durağıydı.
Ama o hesaplaşma yeni güç yoğunlaşmalarını da beraberinde getirdi.
Yani tarih düz bir çizgi değil.
Bazen bastırılan fikir güçlenir.
Bazen korunduğu düşünülen değer başka bir biçimde aşınır.
ERBAKAN NE YAPMIŞTI?
Necmettin Erbakan başbakanlığı döneminde (1996-1997) hiçbir zaman açık biçimde “Laiklik kaldırılsın” demedi.
Ancak geçmişten gelen söylemleri ve bazı ifadeleri, laiklik anlayışına mesafeli ya da farklı bir yorum getiren çizgideydi. Tartışma da zaten burada düğümlendi: “Laiklik karşıtlığı mı, yoksa laikliğin farklı yorumu mu?”
Erbakan; “Laiklik dinsizlik değildir” vurgusunu yapmış bir lider olarak şunu da ekliyordu söylemlerine:
“Laiklik, din ve vicdan özgürlüğünün teminatıdır.”
Bu ifade ilk bakışta sistem içi bir yorum gibi görünse de devamında laikliğin Türkiye’de “Yanlış uygulandığını” savunuyor, devletin dini baskılamaması gerektiğini söylüyordu.
Erbakan’ın “Adil Düzen” projesi, İslami referansları olan bir ekonomik ve toplumsal modeldi.
Laik çevreler bunu “Şeriat temelli bir düzen arayışı, Cumhuriyet’in seküler yapısına alternatif sistem” olarak algıladı ve ona göre yorumladı.
Erbakan ise “Bunun sadece adalet temelli bir ekonomik model olduğunu” savundu.
Erbakan’ın başbakanlığı döneminde tarikat şeyhlerini Başbakanlık’ta ağırlaması sembolik açıdan çok ses getirdi.
Laik kesimde şu algı oluştu:
“Devletin zirvesi, dini yapılarla organik ilişki kuruyor.”
Bu olay 28 Şubat sürecinde sıkça referans gösterildi.
Erbakan’ın 1994’te Refah Partisi il başkanlarına yaptığı bir konuşmada geçen ve kamuoyuna yansıyan şu ifade en çok tartışılan örneklerden biridir:
“Bu düzen değişecek. Kanlı mı olacak, kansız mı olacak?”
Erbakan bunun bir uyarı cümlesi olduğunu söyledi.
Ancak laik kesimde bu söz, sistem değişikliği tehdidi olarak algılandı.
Refah Partili belediyelerde:
Alkollü mekân ruhsatlarının zorlaştırılması
Kadın-erkek sosyal alan ayrımı tartışmaları gibi uygulamalar da “Yaşam tarzına müdahale” olarak görüldü.
Ama şu açıkça söylenebilir:
Erbakan başbakanlığı sırasında:
Anayasayı değiştirmeye dönük bir girişim başlatmadı.
Laiklik maddesini kaldırmaya yönelik açık bir adım atmadı.
AK PARTİ OLUR MUYDU?
Madem bugün konumuz 28 Şubat.
O halde aklımıza gazetecilik refleksi ile hemen şu sorunun gelmesi gayet normal:
“28 Şubat olmasaydı AK Parti olur muydu?”
Ben bu soruyu ekranımda duran Yapay Zekaya sordum.
Bakalım dış gözle nasıl görünüyordu bu sorunun cevabı.
İşte verdiği cevap:
“Bu sorunun kesin cevabı yok.
Ama siyaset bilimi açısından senaryoları konuşabiliriz.
Çünkü burada mesele tek bir parti değil; bir hareketin dönüşümü.” Diyerek başladı anlatmaya.
Önce çerçeveyi koyalım.
28 Şubat süreci;
Refah çizgisini tasfiye etmeye çalıştı.
1998’de Refah kapatıldı.
Ardından Fazilet Partisi kuruldu.
O da 2001’de kapatıldı.
Ve o kırılma anında hareket ikiye bölündü:
“Gelenekçiler”
“Yenilikçiler”
Yenilikçi kanadın içinden 2001’de Adalet ve Kalkınma Partisi çıktı.
Lideri ise Recep Tayyip Erdoğan idi.
.Şimdi soruya dönelim.
Senaryo 1:
28 Şubat olmasaydı AK Parti yine kurulurdu.
Bu görüşe göre:
Refah çizgisi zaten dönüşmek zorundaydı.
1990’ların dünyasında katı ideolojik söylemle iktidarda kalmak zordu. Küreselleşme, AB süreci, piyasa ekonomisi, genç seçmen profili…
Hepsi daha pragmatik bir siyaseti zorunlu kılıyordu.
Yani 28 Şubat olmasa bile:
Refah hareketi içindeki reformist kadro güçlenecekti.
Daha merkez sağa yakın, daha liberal ekonomi vurgulu bir parti doğacaktı.
AK Parti benzeri bir yapı ortaya çıkacaktı.
Bu senaryoda 28 Şubat sadece süreci hızlandıran bir katalizördür.
Senaryo 2:
28 Şubat AK Parti’yi doğurdu
Bu daha güçlü görülen tez.
Çünkü 28 Şubat üç şeyi aynı anda yaptı:
Mağduriyet üretti.
Eski kadroları tasfiye etti.
Yeni bir dil ihtiyacını ortaya çıkardı.
Başörtüsü yasakları,
Katsayı uygulaması,
Parti kapatmalar…
Bunlar geniş bir muhafazakâr kitlede “Sistem bizi istemiyor” duygusunu pekiştirdi.
AK Parti bu duyguyu alıp şuna dönüştürdü:
“Biz çatışmayacağız, sistemi dönüştüreceğiz.”
Yani Refah’ın sert ideolojik dili yerine:
AB üyeliği
Reform
Piyasa ekonomisi
Demokratikleşme vurgusu geldi.
Bu açıdan bakıldığında 28 Şubat, AK Parti’nin sosyolojik zeminini güçlendirdi.
Senaryo 3:
28 Şubat olmasaydı Refah dönüşmeden devam ederdi
Bu ihtimalde:
Erbakan liderliğinde Refah çizgisi evrilmeden sürerdi.
Yenilikçi kadro kopmak için yeterli meşruiyet bulamayabilirdi.
Erdoğan ve arkadaşları ayrı bir parti kurmakta zorlanabilirdi.
Yani AK Parti doğmayabilir; Refah çizgisi içinde daha yavaş bir dönüşüm yaşanabilirdi.
Kritik Nokta:
Travma ve Siyaset
Siyaset tarihinde travmalar yeni hareketler üretir.
28 Şubat bir travmaydı.
Ama aynı zamanda bir yeniden yapılanma fırsatıydı.
Şunu net söyleyebiliriz:
28 Şubat olmasaydı AK Parti bugünkü formuyla ortaya çıkmayabilirdi.
Ama Refah hareketinin dönüşüm ihtiyacı zaten vardı.
Dolayısıyla “Hiç doğmazdı” demek de fazla kesin olur.
Asıl İlginç Soru:
28 Şubat, muhafazakâr siyaseti bastırmak için mi yapıldı?
Yoksa onu daha güçlü ve daha geniş tabanlı hale mi getirdi?
Tarih bazen ironiktir.
Bastırılan hareket, sistemin merkezine yerleşebilir.
Dışlanan kadrolar, devletin ana aktörü haline gelebilir.
2002’den sonra yaşananlar, bu ironinin güçlü bir örneği…
İşte size bir yapay zekânın 3 senaryolu yorumu.
Hangisi doğru siz karar verin.
D-8
Yazıda geçen D-8 Girişimi neydi peki?
D-8, açılımıyla “Developing Eight Organization for Economic Cooperation”
Türkçesi: “Gelişen Sekiz Ülke.”
1997 yılında Türkiye’nin öncülüğünde kurulan bir ekonomik iş birliği örgütüydü.
Kurucu lideri: Necmettin Erbakan’dı
Kuruluş tarihi: 15 Haziran 1997
Kuruluş yeri: İstanbul
D-8’in üyeleri şunlardı;
Türkiye
İran
Pakistan
Bangladeş
Malezya
Endonezya
Mısır
Nijerya
Bu ülkelerin ortak özellikleri vardı;
Nüfusları yüksekti,
Gelişmekte olan ekonomileri vardı,
Çoğunluğu Müslüman nüfusa sahip ülkelerdi.
Burada amaç neydi?
Resmi hedefler vardı:
Üye ülkeler arasında ticareti artırmak,
Sanayi ve teknoloji alanında iş birliği,
Küresel sistemde gelişmekte olan ülkelerin söz hakkını artırmak,
Batı merkezli ekonomik düzene alternatif bir denge oluşturmak,
Erbakan’ın söyleminde D-8, “İslam dünyasının ekonomik uyanışı” olarak sunuluyordu.
Hatta zaman zaman G-7’ye karşı bir blok olarak ifade edildi.
1990’ların Türkiye’sini düşünün:
Avrupa Birliği süreci tartışmalı,
NATO üyeliği devam ediyor,
Batı ile güçlü ekonomik bağlar var.
Bu ortamda D-8, “Batı eksenli dış politikaya alternatif bir yönelim” gibi algılandı.
Askeri ve laik bürokrasi açısından mesele sadece ekonomi değildi;
“Türkiye’nin jeopolitik ekseni değişiyor mu?” sorusu gündeme gelmişti ve peşinden;
“Acaba Türkiye elimizden kaçıyor mu?” sorusunu sormaya başladı.
Bu nedenle D-8, 28 Şubat sürecinde Erbakan’a yöneltilen eleştirilerin başlıklarından biri oldu.
Peki D-8 gerçekten alternatif bir blok haline geldi mi?
Hayır, güçlü bir ekonomik blok haline gelemedi.
Üyeler arasında siyasi istikrarsızlıklar vardı.
Ticaret hacmi sınırlı kaldı.
Ortak sanayi projeleri sınırlı ilerledi.
D-8 bugün hâlâ varlığını sürdürüyor, ancak G-7 veya BRICS benzeri küresel ağırlık oluşturmuş değil.
D-8’in asıl önemi ekonomik sonuçlarından çok sembolik anlamı vardı.
Dünyaya şu anlatılmak istenmişti:
Türkiye’nin “Batı dışında da seçenekleri var” mesajıydı bu.