Sabah kalkıyorum, kahvaltı masasında çayımı içiyorum…

Ardından hesap makinesiyle, faturalarla ve kredi kartı extresiyle yüzleşiyorum:

“Bugün neler ödeyebilirim acaba?”

Bir şey var ki, artık hesap kitap cebimde değil, politik kulislerde dönüyor.

AKP’nin kulislerinde emekli maaşları yeniden konuşuluyormuş.

Evet, yanlış duymadınız: “Emekli maaşları konuşuluyor”

Tıpkı bir köy kahvesinde konuşulan çay fiyatı gibi, ama üstünde ne zaman karar verileceği belirsiz.

Onlar bahis masasında iki senaryoyu tartışıyor:

Baharda küçük bir artış,

Temmuz’da daha kapsamlı bir paket…

Bu “Küçük” iyileştirme dediğin şeyi de “Sınırlı ve kontrollü adım” diye adlandırıyorlar.

Sanki maaş değil de kontrollü bir tadımlık çikolata veriyorlar.

Ama gerçek dünyaya dönelim:

Benim maaşım;

Kira, market, ilaç masrafları ile bir tango yapıyor.

O tango her ay daha hızlı adımlarla dolanıyor, ben ise ay sonuna tavşan hızıyla ulaşmaya çalışıyorum.

Peynir alırken satıcı zamlı söylüyor her zaman aldığım peyniri.

“Ne oldu?” diyorum,

“Hafta sonu fiyatlara güncelleme yaptık!” diyor satıcı.

Eee!

Bizim maaşlara güncelleme yok, ne yapacağız peki?

Şimdi kulislerde söylentileri dolaşan zam geldiğinde belki bir ay “Oh be!” deriz, ama sonra yine aynı döngü.

Ve şimdi siyasetçiler diyor ki:

“Emekliden oy alabiliriz ama önce biraz zam verelim.”

Sanırsın oy da bir tür indirim kuponu:

“Bu çeki kullanırsanız aranızdaki farkı kapatalım.”

Ey iktidar kurmayları!

Maaş artışı, “Sahadaki geri bildirimlerin” sonuçlarından biri ise, merak ediyorum: asıl saha olan bizim sofralarda ne zaman hissedilecek?

Mutfak harcamaları da sandık sonuçlarına mı yansıyacak?

Sonuç olarak Sevgili Okur:

Eğer önümüzdeki ilk seçimde bana ve benim gibi siz emeklilere gerçekten nefes aldıracak bir zamla gelirlerse, belki düşünürüz.

Ama bugünkü tabloyla, sandığa giderlerse, damdan düşmüşe dönerler.

Ey iktidar sahipleri!

Demedi demeyin, bize şöyle kuvvetli bir zammı deneyin…

ADAM DİYOR Kİ

İrlanda asıllı komedyen George Carlin bir konuşmasında diyor ki:

“Zorunlu olmayan sayıları çöpe atın.”

Bizde o cümle var ya…

Oradan sonrası zaten kültürel mayın tarlası.

“Sayıları çöpe atmasına atalım da” (Ama Önce Bir Hesaplayalım)

“Yaş, kilo, boy… Doktorunuz düşünsün.”

Şimdi bunu Türkiye’de söyleyin bakalım. Daha kapıdan çıkmadan teyze sorar:

“Kaç yaşına girdin?”

“Kaç kilo oldun?”

“Boyun niye uzamadı?”

Doktorun düşüneceği şeyleri mahalle WhatsApp grubu düşünüyor zaten.

Doktor ücret alıyor ama apartman ücretsiz danışmanlık hizmeti veriyor.

Kilo meselesi ayrı bir dram.

Tartı evin ortasında bir mahkeme kürsüsü gibi durur.

Üzerine çıkarsın, karar açıklanır.

İtiraz hakkın yoktur. “Ben dün su içmiştim” mazereti kabul edilmez.

Carlin diyor ki: “Çöpe atın.”

Biz çöpe atmaya kalksak önce çöpün kilosunu hesaplarız.

“Suratsızlar sizi aşağı çeker.”

Bizim memlekette bu cümle devrim niteliğinde.

Çünkü biz negatif insanı bırakmayı değil, evlat edinmeyi severiz.

Adam sürekli şikâyet eder: “Ekonomi kötü, hava kötü, çay açık, hayat zor…”

Ama masada en çok onu dinleriz.

Sanki ulusal moral bozukluğu enstitüsünün fahri başkanıdır.

Bizde neşeli adamdan şüphe edilir:

“Bu niye bu kadar mutlu? Kesin bir işler çevirdi.”

Carlin burada çok tehlikeli bir cümle kuruyor.

“Küçük şeylerden zevk alın.”

Biz küçük şeylerden zevk almak yerine küçük şeyleri büyütmeyi tercih ederiz. Trafikte biri sinyal vermedi mi?

İşte o an dünya tarihinin kırılma noktası yaşanır.

Oysa adam diyor ki:

“Kahveden, güneşten, kediden, müzikten zevk al.”

Biz ise kahvenin köpüğüne bakıp:

“Bu bana saygısızlık” diye yorum yapabiliyoruz.

“Uzun uzun, var gücünüzle gülün.”

Bu ülkede yüksek sesle gülen birini görseniz iki ihtimal vardır:

Ya düğündedir.

Ya da az önce çok tehlikeli bir haber almıştır ama henüz farkında değildir.

Toplumsal refleksimiz şu:

“Çok gülenin başına bir şey gelir.”

Carlin aksine diyor ki:

“Gülün!”

Biz diyoruz ki:

“Aman neşeli olma nazar değer, biraz kontrollü gül.”

Biz sabah kalkınca üç şeye vicdan azabı duyarız:

Dün fazla yediğimize.

Spor yapmadığımıza.

Ülkenin gidişatını düzeltemediğimize.

Adam diyor ki:

“Çarşı pazarda gezin, seyahat edin ama suçluluk duymayın.”

Biz tatile giderken bile;

“Millet geçinemiyor, ben denize girdim” diye mahcup oluyoruz.

Carlin’in en zor tavsiyesi bu olabilir.

Sevdiğimizi hissettirmek yerine genelde şöyle deriz:

“Dikkat et.”

“Üşütme.”

“Arabayı yavaş kullan.”

Bizim “Seni seviyorum” cümlemiz teknik servis uyarısı gibi çıkar.

“Yaşam aldığımız soluklarla değil, soluk kesen anlarla ölçülür.”

Bu cümle çok romantik.

Ama biz soluk kesen anı genelde elektrik faturası gelince yaşıyoruz.

Yine de şunu teslim etmek lazım:

Carlin aslında çok basit bir şey söylüyor. “Hayatı Excel tablosu gibi yaşamayın” diyor ve ekliyor:

“Her hücreye rakam yazmayın. Biraz kahkaha, biraz hafiflik, biraz boşvermişlik ekleyin…”

Belki de en zor olan şu:

Sayıları çöpe atmak değil, kafamızdaki muhasebeciyi susturmak.

Eğer bir gün gerçekten yaşı, kiloyu, geçmişi, pişmanlığı bir kenara koyup soluksuz kalıncaya kadar gülebilirsek…

İşte o gün doktor değil biz kazanacağız.

NOSTALJİYE MEKTUP

Bir nesil düşünün…

Banyo taburesine oturmadan önce stratejik su dökenleriz.

Çünkü o tabure güven vermezdi.

Bir kayarsın, hayatının fragmanı gözünün önünden geçer.

Annemizin sinir katsayısı yükseldi mi, tasın aerodinamik yapısı kafamızda devreye girerdi.

“Dannk!”

Bugünün çocuklarına anlatamazsınız.

Onlar “Duş başlığını masaj modu” zannediyor.

Halbuki biz “Maşrapanın bir çok işlevini” biliyoruz…

Leğende, Ülfet sabunuyla, sobanın yanına dizilip kuruyan saçlarımızdan sobaya düşen suyun “Cısss” sesi…

O ses bizim Dolby Surround sistemimizdi.

Hayatın en büyük trajedisi neydi biliyor musunuz?

Tam maç 3-3…

Son dakika…

Top bana gelecek…

“Hasaaaan! Banyoya!”

O çağrı “VAR” sistemi gibiydi.

İtiraz yok.

Sıkıysa gitme!

Maç biter.

Kariyer biter.

Aynı simidi üç kişi ısırdık.

Aynı gazoz şişesinden içtik.

Şimdi biri pipetini başkasına değdirmesin diye “Sterilizasyon ünitesi kuruluyor.”

Arkadaşın bisküvisinden alınca içi yanan değil, “Demek beni seviyor” diye mutlu olan nesildik.

Bugün biri tabağa uzansa, “Diplomatik kriz çıkıyor.”

Sokak bizim için sanki bir açık hava üniversitesitdi.

Gazoz kapaklarıyla ekonomi öğrendik.

Çelik çomakla fizik.

Çember çevirerek mühendislik.

Salça ekmekle gastronomi.

Kardan adam yapar, “Erimesin!” diye dua ederdik.

Bugün çocuk karları Google’dan görüyor.

Biz yaprağa kum koyup sarma yapıyorduk.

Şimdi çocuk “Organik mi?” diye soruyor.

Tuvaletim geldi demek riskliydi.

“Eve gel!” denirdi.

Eve gelirsen oyun biterdi.

Bu yüzden çözüm üretirdik.

Biz problem çözen bir kuşağız.

Sokağın bir köşesine çişimizi yapar geçerdik.

Yere düşen ekmeği öperdik.

Şimdi Wi-Fi çekmeyince kriz çıkıyor.

Ekmeğin arkasındaki kağıdı sökmeye çalışırdık.

Hep biraz kâğıt kalırdı.

O kâğıt bizim sabır eğitimimizdi.

Sobayla ısındık.

Birbirimize güvenerek büyüdük.

Bir arkadaşta kalmak lükstü, mucizeydi, Nobel ödülü gibiydi.

Şimdi çocukların oyuncak odası var.

Bizim oyuncak odamız sokaktı.

Ve giriş ücretsizdi.

Oyuncağımız bile yoktu aslında.

Kendimiz yapardık.

Gerçekten hiçbir şeyimiz yoktu.

Ama zamanımız vardı.

Kahkahamız vardı.

Birbirimize tahammülümüz vardı.

Belki de mesele buydu.

Şimdi her şey var.

Ama “Cısss” sesi yok.

Hamam tasının psikolojik disiplini yok.

Mahalle maçının final heyecanı yok.

Biz var ya biz!

Çocuk gibi çocuktuk.

Dizimiz kanardı, ağlar geçerdik.

(Eve gitsen içeri alırlardı, sokağa çıkamazdın çünkü)

Kalbimiz kırılırdı, ertesi gün yine kapı önünde oynardık.

Bugünlere bakınca insan ister istemez şunu diyor:

Teknoloji ilerledi.

Konforumuz arttı.

Ama sobaya düşen suyun o “Cısss” sesi kadar sıcak bir şey pek kalmadı.

Ve evet…

O günleri yeniden yaşamak için neler vermezdik?

Ama galiba en güzeli şu:

“Biz hâlâ o çocukluğu içimizde taşıyoruz.”

Yeter ki bir gün yine kollarımızı açıp dünyayı kucaklamayı hatırlayalım.

KISSA VE HİSSE

Çölde ilerleyen bir adam, kızgın kumların üzerinde hareketsiz yatan birini görür.

Güneş tepede, ölüm sessizliği çölü sarmış.

“Bir can kurtarmak gerekir” diye düşünür.

Devesinden iner, su tulumuna uzanır.

Tam eğildiği anda yerde yatan adam birden fırlar.

Bir yumruk!

Bir hamle!

Ve deve artık yerde yatan adamındır….

Toz bulutu içinde deve üstünde uzaklaşan hırsızın ardından devenin asıl sahibi bağırır:

“Dur! Tamam al deve senin olsun. Ancak senden bir isteğim var: Bu olayı sakın kimseye anlatma!”

Hırsız önce umursamaz.

Sonra merak eder.

Deveyi çevirip yaklaşır ve seslenir:

“Neden?”

Devenin eski sahibinin sesi çölde yankılanır:

“Çünkü bunu anlatırsan, yarın insanlar, gerçekten susuzluktan ölen birine yardım etmekten korkar. O zaman çölde bir insan değil, İyilik ölür.”

Kıssadan Hisse:

Bir kötülük, bir insanı kandırır.

Ama anlatılış biçimi, bütün insanlığı iyilikten vazgeçirebilir.

İyiliği öldüren kötülük değil; kötülüğün yaydığı korkudur.