Eğitim meselesi bu ülkede neredeyse milli spor ama sürekli sistemi değiştirdiğimizden olacak ki, eğitim sistemiyle ünlü Finlandiya bile bizim hızımıza yetişemiyor.
Bir zamanlar ilkokullarda “Cümle yöntemi” vardı.
Çocuk “Ali topu at” cümlesini bir bütün olarak görür, anlamı kavrar, sonra kelimelere ve hecelere inerdi.
Buna eğitim literatüründe “Bütünden parçaya yaklaşım” denirdi.
Daha sonra “Ses temelli” modele geçildi; yani “Harf-ses eşleştirmesi” üzerinden heceleyerek okumaydı.
“E-l-a… Ela.”
Bu yaklaşım, Anglo-Sakson literatürde “Phonics” olarak bilinirdi.
Bizde ise mesele, pedagojiden çok ideolojiye dönüştüğü için tartışma genellikle şu seviyede yürüdü:
“Eskisi çok iyiydi!”
“Hayır yenisi çağdaş!”
Oysa mesele o kadar basit değildi.
Dünyaya baktığımızda durum şöyle:
Örneğin Finlandiya, eğitim performansıyla sık sık referans gösteriliyor.
Orada okuma öğretimi genellikle “Sistematik ses temelli” başlar; ancak çok erken aşamada “Anlam kurma, metinle ilişki ve eleştirel düşünme” devreye sokulur.
Yani çocuk sadece “Okur” değil, aynı zamanda “Anlar.”
Amerika Birleşik Devletleri ise yıllarca “Whole language” (bütün dil yaklaşımı) ile “Phonics” arasında gidip gelmiş. 2000’lerden sonra bilimsel çalışmaların (özellikle bilişsel psikoloji ve nörolinguistik alanında) sistematik fonik öğretimi desteklemesiyle birçok eyalet tekrar yapılandırılmış ve fonik modele yönelmiş.
İngiltere, 2010’lardan itibaren sistematik sentetik fonik öğretimini zorunlu hale getirmiş ve erken okuma testleri uygulamaya başlamış.
Japonya ise zaten hece temelli bir yazı sistemi (Kana) kullandığı için çocuklar mekanik okumayı hızla çözüyor; fakat asıl vurgu metin anlama ve disiplinli çalışma alışkanlığındaymış.
Görüldüğü gibi dünyada tek bir model yok. Ama bir ortak nokta var:
Sistem değiştirirken veri kullanıyorlar.
Pilot uygulama yapıyorlar.
Ölçüyorlar.
Sonra karar veriyorlar.
Bizde neden böyle peki?
Bizde sistem değişimi çoğu zaman pedagojik araştırma sonucunda değil, siyasal irade değişimiyle oluyor.
Müfredat, sınav sistemi, okuma yazma yöntemi…
Hepsi birkaç yıl arayla revize ediliyor.
Birinci sorun: Kurumsal hafıza yok.
İkinci sorun: Süreklilik yok.
Üçüncü sorun: Sabır yok.
Eğitim, sonuçları 15-20 yıl sonra görülen bir alan.
Ama biz daha 3 yılda sonuç bekliyoruz. Beklediğimiz sonuç gelmeyince yöntemi değil, tabelayı değiştiriyoruz.
Hep şunun peşindeyiz:
“Hece mi?”
“Cümle mi?”
Bilimsel literatüre göre erken okuma öğretiminde ses-fonem farkındalığı kritik.
Çocuk için harf-ses eşleşmesini çözmeden akıcı okuma zor.
Ancak sadece heceleyerek ilerlemek de anlam inşasını geciktirebilir.
İdeal olan model hibrit olanıymış meğer.
O da şöyle:
Sistematik ses öğretimi.
Aynı anda anlamlı metinle temas.
Sürekli okuduğunu anlama çalışması.
Burada sorun yöntem değil; yöntemin uygulanma kalitesi.
Bir öğretmen sınıfta 35 öğrenciyle, idari yükle, sınav baskısıyla mucize üretmeye çalışıyorsa; hangi modeli koyarsanız koyun, sonuç sınırlı olur.
Asıl mesele;
Biz çocuklara okuma yazma öğretirken bile aslında kendi yetişkinliğimizi tartışıyoruz.
Sabırsız mıyız?
Evet.
Uzun vadeli plan yapabiliyor muyuz?
Pek değil.
Bir sistemi en az 10 yıl denemeye tahammülümüz var mı?
O da şüpheli.
Belki de problem “Ela lale al”da değil. Problem, “Sabır” kelimesinin müfredatta olmamasında.
Eğitim sistemini değiştirmek kolay ancak zihniyeti değiştirmek zor.
Ama bilinen kesin olarak şu:
“Çocuklar deney tahtası değil.
Onlar bizim siyasi dönemlerimizden daha uzun bir geleceğe sahipler.”
Mizah bir yana ama mesele ciddi.
Sistem değil, istikrar kazandırır.
ANLAYAMADIK GİTTİ
Biz anlamadık.
Gerçekten anlamadık.
Trafik kurallarını koydular.
“Kırmızıda dur” dediler.
Biz baktık:
“Acaba bu kırmızı mecaz mı?” dedik. “Belki ilerlemenin sembolüdür” diye yorumladık.
Sonra “Boğalar gibi kırmızıya saldırdık, durmadan geçtik!”
Peki peşinden ceza gelince anladık mı?
“Hayır.”
Sonra da; “İktidar bütçeyi kapatmak için yine vatandaşa yüklendi” yorumunu acımasızca yaptık.
Sonra Kutsal Kitap indi.
Okuduk.
Anlamadık.
Tefsir geldi, yorum geldi, dipnot geldi, karşı dipnot geldi.
Anlamadık.
Ama yine de “En iyi bilen” biz olduk.
Çünkü anlamadığımız şeyi en yüksek sesle savunma konusunda dünya lideriyiz.
Okula gittik.
Müfredat değişti, sistem değişti, sınav değişti.
Biz değiştik mi?
Hayır.
“Bu sistem bize uymadı” dedik.
Sistemi üç kere çevirdik, dört kere düzelttik, beşinci versiyonda pilot uygulama yaptık.
Yine anlamadık.
İşe girdik.
Üç gün sonra: “Ben bu ortam bana göre değil” dedik, “Anlamadık!”
Patron da bizi anlamadı zaten.
Karşılıklı bir anlaşamama diplomasisiyle ayrıldık.
Yurt dışına çıktık.
Gördük ki; “İnsanlar sıraya giriyor.”
Bir baktık:
“Bunlar neden birbirine omuz atmıyor?” dedik.
“İnsanlar kaldırımda yol veriyor.”
Resmen şüphelendik ama “Anlamadık.”
“Bunda bir bit yeniği var” dedik.
Geri döndük.
Çünkü fazla anlamadığımız bu ortam bizi rahatsız etti.
Dizi izledik;
“Bu senaryo ne anlatıyor?” dedik, anlayamadık.
Film izledik;
“Sonu niye açık bitti?” dedik anlamadık.
Kitap okuduk;
“Yazar burada ne demek istemiş?”
Yazar belki bir şey demek istemedi ama biz anlamayınca rahatladık.
Adabı muaşeret kurallarını okuduk.
“Toplum içinde yüksek sesle konuşmayın” yazıyordu.
Anlamadık:
Üstüne bir de bilgiçlik taslayıp;
“Olur mu canım, özgürlük var!” dedik.
“Çatal solda, bıçak sağda” yazmışlar;
Biz anlamadık, ortadan daldık.
Sonra Mustafa Kemal Atatürk çıktı:
“Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” dedi.
Biz pek anlmadığımız ilmi tartıştık, mürşide şüpheyle baktık, hakikate zaten uymadık…
Sonunda “Turşucu Hurşit” dedik, cümlenin özünü anlamayıp konuyu kapattık.
Parti kurduk.
Program yazdık.
İktidar olduk.
Sonra dedik ki:
“Bu işler göründüğü gibi değilmiş, anlamamışız.”
Muhalefet olduk.
“Biz anlatamadık” dedik.
Belki de sorun anlatılamaması değildi.
Belki biz dinlerken başka bir şey düşünüyorduk.
Biz aslında neyi anladık biliyor musunuz?
Kısa yolu anladık.
Sorumluluktan sıyrılmayı anladık.
Kabahat bulmayı anladık.
Yorum yapmayı anladık.
Her konuda uzman olmayı anladık.
Hatayı başkasına yüklemeyi anladık.
Ama anlamayı anladık mı?
Anlayamadık, zira o biraz emek istiyordu işimize gelmedi...
Şimdi yeni bir dedikodu çıktı.
Deniyor ki:
“Anlatmak için beynimize çip takacaklarmış.”
Evet, belki bir gün birileri gelecek, kulağımızın arkasına küçük bir çip yerleştirecek.
Trafik ışığı kırmızıya dönünce kulağımızda bir ses:
“Dur Selami, dur!” diyecek.
Toplantıda biri konuşurken çip titreyecek:
“Dinle Selami, söz kesme!” diyecek.
Sosyal medyada yazı yazarken uyarı verecek:
“Selami lan! Okudun mu gerçekten?”
Ama korkarım o çip de işe yaramayacak.
Çünkü mesele beyinde değil.
Mesele niyette.
“Anlamak” biraz da “İstemek” demek.
Biz aslında “Anlamıyoruz” değil…
Anlamanın gerektirdiği sorumluluğu sevmiyoruz.
O yüzden, sevgili vatandaşlar!
Çip takılmadan önce küçük bir deney yapalım:
Bir günlüğüne gerçekten dinleyelim.
Gerçekten okuyalım.
Gerçekten sıraya girelim.
Gerçekten kurala uyalım.
Olmadı mı?
O zaman bari trafik ışığına bir not asalım:
“Anlayanlar için ‘Durmak zorunda olduğunuz’ kırmızı var!”
Biz bekleriz.
Ya siz?
Z KUŞAĞI
Vice haber yapmış.
Habere göre; “Z kuşağı akademik olarak çöküşteymiş.”
University of Melbourne’den sinirbilimci Jared Cooney Horvath, test sonuçlarına bakmış ve demiş ki:
“Z kuşağı standart testlerde önceki nesilden daha düşük puan alan ilk nesildir.”
Hoop, bir dakika!
Bu cümle, insanlık tarihinin en tehlikeli cümlelerinden biridir.
Çünkü içinde şu var:
“Bizden sonrakiler bizden kötü.”
Ama hemen telaş yok, zira bu cümle, taş devrinden beri söyleniyor.
Sümerli bir baba:
“Bu gençler kil tablet bile yazamıyor” demiş.
Orta Çağ’da bir bilge:
“Gençler Latince bilmiyor, medeniyet çöküyor” demiş.
80’lerde bir amca:
“Bu walkman ile büyüyen çocuklardan adam olmaz” demiş.
2000’lerde biri:
“Bu MSN kuşağı bittik” demiş.
Şimdi de biz diyoruz ki:
“Z kuşağı IQ kaybetti.”
Yani kısaca insanlık ilerliyor ama ebeveyn yorumu sabit kalıyor.
Standart testte düşüş varmış.
Tamam.
Ama şu soruyu sormazsak mizahı da analizi de yarım yapmış oluruz:
Standart test neyi ölçüyor?
Ezberi mi?
Süre içinde kağıt doldurma hızını mı?
Sisteme uyumu mu?
Z kuşağı 15 saniyede 4 uygulama arasında geçiş yapıyor.
Biz Word belgesini kaydetmeyi öğrenene kadar 3 gün uğraşmıştık.
Belki de problem şudur:
Test sistemi 20. yüzyıl,
Z Kuşağı ise 21. yüzyıl.
Araştırmacı diyor ki:
“Gençler uyanık zamanın yarısından fazlasını ekrana bakarak geçiriyor.”
Doğru.
Ama şu kısmı eksik:
Bankacılık ekranda
Devlet dairesi ekranda
İş başvurusu ekranda
Haber ekranda
Siyaset tartışması ekranda
Hatta siz bu yazıyı bile ekrandan okuyorsunuz… Ekranda!
Yani sistem ekran kurmuş, sonra “Niye ekrana bakıyorsun?” diye kızıyor.
Bu biraz şöyle:
“Yüzmeyi yasaklıyorum ama şehir sular altında.”
Burada asıl komik olan şu:
Makale, “Özet okumanın zararlı” olduğunu söylüyor.
Haberi paylaşan medya kuruluşu ise haberi 6 maddelik özet halinde veriyor.
Dikkat!
Hafıza!
Matematik!
Okuryazarlık!
Bu nedir?
Özet.
Yani “Özet okumayın” mesajını, “Özet halinde” servis ediyor.
Bu ironi değil, performans sanatı.
İddia United States Congress’te dile getirilmiş.
Hayal et:
Bir tarafta TikTok’la büyümüş gençler.
Öbür tarafta PDF’i yazdırmadan okuyamayan vekiller.
Ve konu: “Kim daha az dikkat dağınıklığı yaşıyor?”
Bu sahneyi tiyatro yapsak absürt bulunur.
Asıl Tehlike Nerede?
Gerçek mesele şu olabilir:
Z kuşağı daha mı az biliyor?
Yoksa daha mı az tahammül ediyor?
400 sayfalık boş lafı okumuyor.
12 paragraf dolandırılmış cevaba sabrı yok.
3 saniyede “Bu saçma” diyebiliyor.
Belki IQ düşmedi.
Belki filtre yükseldi.
Belki de sorun nesilde değil, ölçümde.
Standart testler, standart insan ister.
Oysa çağ artık standart dışı insan üretiyor.
Sistemin sorusu hâlâ:
“Bu bilgiyi ezberledin mi?”
Gençliğin cevabı:
“Google varken ne gerek var?”
Bu tembellik mi?
Yoksa bilgiye erişimin evrimleşmesi mi?
Mizahi sonuç şu:
Eğer Z kuşağı gerçekten “Aptallaştıysa” şu ironiyi düşünelim:
Onları kim yetiştirdi?
Boomer’lar.
Yani ebeveynler çocuğa:
Telefon verdi,
Algoritma üretti,
Sınav sistemi kurdu,
Sonra da dedi ki:
“Çocuklar niye böyle oldu?”
Bu, “Kendi pişirdiği yemeği beğenmeyen aşçıya” benzemiyor mu sizce?