Basında çıkan iktidar taraflı bir yazarın yaptığı uyarılar, oldukça yerindeydi.
Zira AKP yanlılarının ve seçmenlerinin sürekli olarak kullandığı; “Nasıl olsa Reis
kazanır” dönemi bu yazara göre artık sona ermiş.
AKP kulislerinde yükselen tartışmalara da, derinlerden dikkat çeken bir uyarıda bulundu.
Parti kadrolarına seslenerek; “Cumhurbaşkanı nasıl olsa kazanır” anlayışının artık “Geçerliliğini yitirdiğini” belirtip, seçim süreci öncesi kritik bir döneme girildiğini net bir şekilde anlatmış.
Bu çıkışla beraber;
Parti içi bürokrasinin ağırlaştığı,
Bakanlar ile yardımcıları arasında gerilim yaşandığı,
Kuruluş ideallerinden uzaklaşıldığı ve
Milletvekillerinin Cumhurbaşkanlığı
Hükümet Sistemi içinde etkisiz kaldığı yönündeki değerlendirmeler de gündemi meşgul edecek gibi duruyor.
Kabine hamlesinin “Mesaj” olarak okunması gerektiği konusunda hem fikir olan partililer, son kabine değişikliğinin ardından AKP siyasetinde yeni bir hareketlenmenin başladığı da, belirtilmiş.
Yazara göre bu tablo;
Makamların geçici,
Hizmet anlayışı ve dava bilincinin ise kalıcı olduğunun yeniden hatırlatılması anlamına geldi.
Bir buçuk yıllık yoğun bir çalışma dönemine kadar güdülecek siyaset ve özellikle vatandaşın gündelik yaşamına dokunan sorunların çözümünün siyasi açıdan belirleyici olacağını vurgulamış.
“Nasıl olsa Reis kazanır” anlayışının artık sürdürülebilir olmadığının altını çizilirken, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın lokomotif olduğu dönemlerdeki gibi bir siyasal strateji üretmeye yetmeyeceğini vurgulanmış.
Bu sebeple; AKP kadrolarının Cumhurbaşkanı’na yük olan değil, yük alan bir pozisyonda hareket etmesi gerektiği ayrıca vurgulanmış.
Parti içinde kişisel hesapların ve kariyer planlarının geri planda bırakılması gereken bir döneme girildiğini belirtilerek, önümüzdeki sürecin hem parti hem de iktidar açısından belirleyici olacağı mesajı da açıkça verilmiş.
Bu değerlendirme üzerine söylenecek bir şey yok tabi.
Parti içlerinde kişisel beklentiler ön plana çıkınca, disiplin, birlik ve beraberlik bozuluyor.
“Onda var, bende yok” şeklindeki düşüncelerin vücut içine girmiş bir virüs gibi partiyi için için kemireceğini tecrübeli siyasetçiler bilir.
Partiyi hantallaştıran bu “Ego” virüsünü yenmek için acilen müdahale gerekir.
Nihayetinde kabinede yapılan değişiklikler bu başlangıcı bize sundu.
En son yapılan seçimin ardından zaten Erdoğan’ın mealen dediği şuydu;
“Dönüp kendimize bakmalıyız, çok çalışmalıyız, rehavete kapılmamalıyız ve parti menfaatini her türlü beklentimizi üstünde tutmalıyız.”
Şu an ki düşük anketler;
Her ne kadar vatandaşın altında ezildiği ekonomik şartlara bağlansa da bu oy düşüklüğünün kalıcı olması, parti yöneticilerini iyi düşündürmesi lazım.
Yani “Emekliye, memura, işçiye, dul ve yetime yapılacak kallavi bir zam ile oylar geri gelir” şeklinde düşünmek artık hayal olmalı.
Nihayetinde tecrübeli bir siyasetçi olan Erdoğan da bunu görmüştür.
Sadece zam yaparak oy alınmayacağını, bunun yanında parti kadrolarının da sahada canla, başla mücadele etmesi gerektiğini tecrübeli siyasetçiler de çok iyi bilir…
Bundan sonra göreceğiz bakalım.
AKP nasıl bir yol izleyecek?
Seçim yaklaştıkça hangi politikalara önem verip, atak yapmaya çalışacak?
Gayretle çalışacak mı?
Yoksa bütün seçimi Erdoğan’a mı bırakacaklar…
KALDI 84
Bilim insanları toplandı, hesapları yaptı ve hükmü verdi:
Gece yarısına, yani o meşhur “Sona” sadece 85 saniye kaldı.
Yanlış duymadınız!
Bir buçuk dakika bile değil!
Tüm bunları neden mi yazıyorum?
Okuyun o halde...
Stephen Hawking yıllar önce “Gidecek başka bir gezegen bulun, yoksa sonumuz yakın!” diye bas bas bağırıyordu.
Peki biz ne yaptık?
Muhtemelen indirimli hava temizleyici kovalıyor ya da Instagram’da kedi videoları paylaşıyorduk...
Şu ironiye bir bakın!
İnsanoğlu;
Atomu parçalamayı başaran,
Yapay zekâyı icat eden,
Uzaya roket fırlatan o “Üstün zekâlı” canlı türü…
Kendi sonunu getirecek olan üçlü sacayağı görmezlikten geldi.
Hangileriydi bunlar?
Nükleer tehdit,
İklim krizi ve
Kontrolsüz teknoloji…
Ama insanoğlu ne yapıyor?
Tüm bunları kendi elleriyle besleyip büyütüyor.
Sonra da saat 24:00’e yaklaşınca da:
“Aaa! Hava neden bu kadar ısındı?” diye şaşırıyor.
Hawking’in o meşhur uyarısı bugün kulağımızda küpe değil, ancak sosyal medyada “Story” malzemesi olur.
Rahmetli adama, “Kendi yarattığımız teknoloji bizi yutacak” dediğinde ona “Bilim kurgu hikâyesi anlatıyor” muamelesi yapmadık mı?
Şimdi ise “Yapay zekâ acaba işimi elimden mi alır?” diye dertlenirken,
Aynı yapay zekânın nükleer füzelerin anahtarıyla, “Dans edebileceği” gerçeğini kahvemizi yudumlayarak izliyoruz.
Hatta ve hatta yapay zekâlı robotların dünyamızı istila edebileceği gerçeğini de göz ardı ediyoruz.
85 saniye...
Bir boks maçında yere serildikten sonra hakemin saydığı o meşhur 10 saniyenin son demleri gibi.
Ama biz ne yapıyoruz?
Gözünün üstüne yumruğu yemiş boksör gibi ringin ortasında yatarken, “Acaba bu yaz tatile nereye gitsem?” diye düşünüyoruz.
Müjdeyi vereyim:
Eğer böyle gidersek, tatile gitmenize gerek kalmayacak.
Zira dünya; Komple tropikal bir fırına dönmek üzere.
Üstelik bu fırında sadece ekmek değil, komple insanlık pişecek!
Başka gözle bakalım bir de:
“Dünyayı öyle bir kullanıyoruz ki, sanki bagajda yedek bir dünya daha var.”
Dünya umurumuzda değil, biz günümüzü gün etmeye bakıyoruz.
“Kullan-at” kültürü içimize öylesine işledi ki, bu sadece plastik bardaklarda kalmadı.
Biz koskoca gezegeni, atmosferi ve hatta geleceğimizi “Kullan-at” yaptık.
85 saniye kala bile hâlâ nükleer silahların menzilini tartışan, egoları okyanuslardan büyük liderlerin elinde oyun hamuru olmuş durumdayız.
Ama gerçek şu:
“Hawking haklıydı.”
Doğa bizi misafir olarak kabul etmişti.
Biz ise evi ateşe verip, sigortadan para almaya çalışan arsız kiracılara benzedik.
Ama şunu hep unuttuk:
“Sigortayı ödeyecek bir kurum da kalmayacak.”
Bu mizahi yaklaşım sonrası gülmek size iyi gelmiştir.
Hem sinir bozukluğunu da alır.
Ama saat gece yarısına 85 saniye kala atılan o son kahkaha, nükleer bir parlamanın ışığıyla kesilirse, pek de estetik durmayacaktır.
Şimdi ya o saati geri alacak bir “Akıl tutulmasından” uyanacağız,
Ya da tarihin tozlu sayfalarında (eğer o sayfaları okuyacak bir uzaylı türü dünyaya uğrarsa) “Kendi sonuna koşan, üstelik bunu yaparken de selfie çeken tuhaf canlılar” olarak anılacağız.
Karar hepimizin;
85 saniyeniz var.
Bir saniyesini bu yazıyı okumaya harcadınız bile.
Kaldı 84...
ROBOTLAR MI?
Son günlerde sosyal medyada dolaşan görüntülerde, Çin menşeli insansı ya da dört ayaklı robotlar taklalar atıyor, engellerden sıçrıyor, neredeyse parkur sporcusu gibi hareket ediyor.
Bu görüntüler çoğunlukla Unitree Robotics ya da Boston Dynamics gibi firmaların geliştirdiği robotlara ait.
Videoları izlerken insanın aklına iki ihtimal geliyor:
Ya teknoloji gerçekten baş döndürücü bir noktaya geldi.
Ya da Terminator fragmanını canlı canlı izliyoruz.
Bu meseleyi şöyle ciddi bir şekilde ele alalım.
Önce soralım:
“Robot askerler gerçekten kapıda mı?”
Öncelikle “Robot asker” fikri yeni değil. ABD yıllardır insansız hava araçlarını kullanıyor; bugün modern orduların çoğunda otonom ya da yarı otonom sistemler var.
Ancak videolarda gördüğümüz akrobat robotların doğrudan “İstila ordusu”na dönüşmesi, teknik olarak hâlâ oldukça uzak bir senaryo.
Bir robotun:
Karmaşık şehir ortamında bağımsız karar vermesi,
Elektronik harp altında çalışması,
Enerji tedarikini sürdürebilmesi,
Siber saldırılara dayanıklı olması
Henüz sanıldığı kadar kolay olmadığı ve otoriterlerce mümkün olmadığı söyleniyor.
Videoda atlayan robot başka, savaş alanında kendi başına stratejik karar veren asker robot başka olur.
Çin’in, yapay zekâ ve robotik alanında agresif yatırım yapan ülkelerin başında geldiği biliniyor.
Devlet destekli programlar ve özel sektör iş birlikleri robot teknolojisine ciddi bir şekilde hız kazandırdı.
Ancak “Seri üretim başladı, dünya istilası yakında” söylemi daha çok manşet cazibesi taşıyor.
Askeri teknolojilerde genellikle:
Deneme-yanılma süreçlerinin olduğu,
Uzun test safhaları olduğu bilinir ve bunlar da genellikle hukuki ve etik tartışmalara takılır.
Dünyanın hiçbir büyük gücü, kontrol edemeyeceği bir otonom ölüm makinesini sahaya sürmek istemez.
Çünkü kontrolsüz güç, sonunda sahibine de döner.
Asıl korkutucu olanın fiziksel güç değil, algoritmik akıl olduğu hep söylenir zaten.
Bir robotu devre dışı bırakmak için:
EMP (elektromanyetik darbe),
Siber saldırı,
Yazılım manipülasyonu,
Enerji hatlarını kesme gibi yöntemler var. Yani “Robotlara karşı hiçbir şey yapılamaz” düşüncesi biraz abartılı.
Nihayetinde robotlar mekaniktir.
Mekanik olan her şey:
Enerjiye bağımlıdır,
Yazılıma bağımlıdır,
Lojistiğe bağımlıdır.
İnsan ise kaotik, irrasyonel ve yaratıcıdır. Savaş alanında kaos çoğu zaman algoritmadan daha güçlüdür.
Mizahi açıdan bakıp şu soruyu kendimize soralım:
“Robotlar bizi gerçekten ele geçirirse?”
Diyelim ki bir sabah uyandık ve sokakta dört ayaklı robot devriye geziyor.
Bizimkiler ne yapar?
Önce birisi onu kahveye çağırıp tavla oynamaya davet eder.
Bir başkası “Bunun fişini nereden çekiyoruz?” diye sorar.
Mahallede bir amca tornavidayla sökmeye çalışır.
Bir genç “Abi bunun root erişimi vardır kesin” deyip hack denemesi yapar.
Bir başkası çalıp, “Hurdaya satmaya” çalışır.
En geç üç gün içinde robot ya düğün konvoyunda halay çeker, ya da Türkçe küfür öğrenir.
Gerçekçi olarak bakılırsa:
Robotik savaş sistemleri artacak mı? Bence evet.
İnsansız sistemler yaygınlaşacak mı? Kesinlikle (ki hala yaygın).
Tam otonom, bilinçli robot orduları kapıda mı?
Bu yazıdan sonra elbette hayır.
Bugünkü yapay zekâ, karar destek sistemlerinde ve hedef tespitinde güçlü.
Ama hâlâ insan komutuna bağımlı.
“Bilinç” ya da “Kendi ajandası olan makine” bilim kurgu sınırında.
Aslında en büyük risk şu:
“İnsanların, karar verme sorumluluğunu, makinelere vermesi”
Anlaşılacağı üzere asıl mesele teknoloji değil, “İnsan…”
Robotlardan korkmadan önce şunu sormak gerek:
“Bu teknolojiyi kim, hangi amaçla, hangi denetimle kullanacak?”
Tarih bize şunu gösterdi:
“Sorun genellikle makinede değil, düğmeye basan elde.”
Elbette robot askerler gelecek.
Daha akıllı dronlar, otonom kara araçları, belki sürü halinde hareket eden sistemler göreceğiz.
Bunları bilmek için müneccim olmaya gerek yok.
Ama dünya istilası için önce robotların şarj problemini de çözmesi lazım.
İnsanlık yüzyıllardır birbirini ele geçirmeye çalışıyor.
Robotlara gerek kalmadan bu işi;
Ama ekonomik, ama siyasi, ama fiziki olarak gayet iyi beceriyoruz zaten.
Kritik ve korku dolu sorulardan biri de şu:
“Robotlar bizi ele geçirir mi?”
Yoksa biz, düşünme zahmetini robotlara devrederek kendimizi mi teslim ederiz?
Bana sorulursa şunu derim:
Eğer bir gün robotlar dünyayı yönetirse, muhtemelen ilk yapacakları şey bizim sosyal medya yorumlarımızı analiz edip “Bu gezegen kurtarılamaz” derler.
Bana göre de:
En büyük savunma sistemi olan insan aklını kapatmadığımız sürece, bence robotlar yalnızca metal yığınıdır…