“Eko Turizm nedir?” diyerek yazıya başlamak istiyorum.
Ve tekrar soruyorum:
“Doğayı Korumak mı?
Yoksa Doğayı (Eko Turizm diyerek) Parsellemek mi?”
Bilindiği üzere son yılların en cazip kavramlarından biri:
Eko Turizm.
Doğa dostu,
Sürdürülebilir,
Yerel kalkınmayı destekleyen,
Çevreyi koruyan bir model…
Kâğıt üzerinde kusursuz.
Fakat mesele uygulamaya, özellikle de Çanakkale gibi doğal ve tarihî mirası çok güçlü bir coğrafyaya gelince şu kritik soru kaçınılmaz oluyor:
“Eko turizm gerçekten doğayı koruyor mu, yoksa yeni bir imar kapısı mı açıyor?”
Baştan soralım soruyu:
“Eko turizm nedir, ne değildir?”
Gerçek anlamıyla eko turizm;
Doğal alanların korunmasını,
Yerel halkın ekonomik olarak güçlenmesini,
Yapılaşmanın minimumda tutulmasını,
Doğayla uyumlu küçük ölçekli tesisleri esas alır.
Yani;
Beton değil, denge
Rant değil, sürdürülebilirlik demektir.
Ancak denetim yoksa
Yaptırım yoksa
Şeffaflık yoksa…
“Eko” kelimesi tek başına hiçbir şeyi koruyamaz ve korumuyor da zaten.
Çanakkale’de ise durum şöyle:
İl Genel Meclisi’nde dile getirilen başlıklar, tartışmanın merkezine ışık tutuyor.
Çünkü burada konuşulan yalnızca bir plan değişikliği değil, doğrudan kamu yararı meselesidir.
Bugün hâlâ net cevap bekleyen sorular var:
İşte İYİ Parti İl Genel Meclisi Üyesi Murat Çağlayan’ın sorduğu sorular:
“Eko turizm alanları imara açıldıktan sonra bugüne kadar hangi uygulamalar hayata geçirilmiştir?”
“Bu uygulamalar kapsamında amaç dışı kullanım tespit edilen alan veya işletme sayısı kaçtır?”
“Tespit edilen ihlaller için hangi yaptırımlar uygulanmıştır?”
(İdari para cezası, ruhsat iptali, faaliyetin durdurulması, yıkım vb.)
“20.06.2025 tarihli plan notu değişiklikleri denetim ve yaptırım süreçlerinde bir değişiklik öngörmekte midir?”
“Denetimler özel idare dışında hangi kurumlarca, hangi sıklıkla ve hangi kriterlere göre yapılmaktadır?”
“Denetim sonuçları kamuoyuyla şeffaf biçimde paylaşılmakta mıdır? Paylaşılmıyorsa gerekçesi nedir?”
“Suistimallerin önüne geçmek için yeni bir denetim veya yaptırım mekanizması planlanmakta mıdır?”
(Örneğin işletme ruhsat süresi, yıkım kararı vb.)
“İskân aldıktan sonra işletmenin ruhsat alması için bir süre var mıdır?
Alınmazsa yaptırım uygulanmakta mıdır?”
“Ruhsat iptali veya mühürleme işlemi yapılmakta mıdır?”
“Yeni planlara göre 6 ay içinde turizm belgesi ve ruhsat alınmazsa ruhsat iptali sonrası hangi işlemler uygulanmaktadır?”
(Faaliyet durdurma, mühürleme, idari para cezası vb.)
Meclis üyesinin sorduğu bu sorular önemlidir ve acil cevap beklemektedir…
Bu sorular sadece teknik ayrıntı değildir.
Her biri, doğanın gerçekten korunup korunmadığını gösteren temel göstergelerdir.
Haziran ayında yapılan düzenlemeler bazı yeni kurallar getiriyor gibi görünüyor.
Ancak asıl mesele şu:
Denetim güçlendi mi?
Eğer;
Amaç dışı kullanım devam ediyorsa,
Ruhsatsız işletmeler çalışabiliyorsa,
Yıkım kararları uygulanmıyorsa,
Denetim sonuçları kamuoyundan gizleniyorsa…
İşte o zaman değişen şey sadece “Plan notunun tarihi” olur.
Gerçek değişim olmaz.
Asıl soru:
“Rant mı, gelecek mi?”
Bu tartışma bir turizm tartışması değildir.
Bu, bir gelecek tartışmasıdır.
Doğayı; çocuklarımıza bırakılacak bir miras mı göreceğiz,
Yoksa bugünün kazancına çevrilecek bir arsa mı?
Çünkü doğa bir kez kaybedildiğinde hiçbir plan notu onu geri getiremez.
Kamusal sorumluluğun özeti aslında çok açık:
“Susmak değil, sorgulamak,
Onaylamak değil, denetlemek” gerekir.
Bugün ihtiyaç duyulan şey;
Yeni planlar değil;
Gerçek denetim,
Gerçek şeffaflık ve
Gerçek koruma iradesidir.
Aksi halde birkaç yıl sonra
“Eko turizm alanı” diye baktığımız yerlerde
Ne eko kalacak,
Ne turizm…
Sadece betonlara bakıp duracağız…
Yapan yaptığıyla kalacak,
Yeni nesiller ise;
Arkamızdan pek olumlu konuşmayacak…
GENÇ GÖRÜNMEK
İnsanoğlu tarih boyunca nedense hep genç görünmek için yırtınıp duruyor.
Biyolojik yaşın getirdiği güzelliklerden vazgeçerek, yapay bir görüntü peşinde koşturup duruyor.
İşte böyle düşünen Brezilyalı bir vatandaş, “Sadece belli gıdaları yemeyerek” genç görünmemin sırrını bulmuş ve bunu açıklamış.
Tabi araştırdım hemen.
Hatta Yapay Zekâya da sordum.
“Bu doğru mu?” diye.
Zira o kadar derin bir araştırma yapmam uzun sürebilirdi.
İşte verdiği cevap:
“Elinizdeki haber ‘Belli gıdalardan kaçınmanın genç görünüm ve enerji için belirleyici olduğu’ iddiası; tamamen uydurma ya da boş bir söylenti değil, ama eksiksiz bilimsel bir gerçek olarak sunulamaz.
Bunun yerine, güncel araştırmalar bu tür iddiaların bazı yönlerini parçalı, bağlama ihtiyaç duyan bilimsel bulgularla destekliyor;
Ama abartılmış genellemeler ve neden-sonuç ilişkisinin aşırı basitleştirilmesi söz konusu olabilir.”
Günümüz beslenme paradigmaları, “Uluslararası güzellik”,
“Aanti-aging” (Yaşlanmanın etkilerini hafifletme ve yaşlılık belirtilerini azaltma amacını taşıyan bir kavramdır)
Ve “Optimum enerji” (Enerji tüketimi açısından orta seviyede bir performans sunar ve geniş bir kullanıcı kitlesine hitap eder.)
Gibi kavramlarla giderek daha çok iç içe geçiyor.
Influencer söylemleri,
Ünlü diyetisyen vaatleri ve
Medya,
Belirli yiyecekleri “Gençliği çalan şeyler” olarak sunuyor.
Bu haberde adı geçen Brezilyalının listesi de bu söylemin bir uzantısı gibi görünüyor.
İşte o liste:
Beyaz ekmek,
Şekerli kahvaltılık gevrekler,
Kızartmalar,
Şekerlemeler,
Çikolata,
Şekerli içecekler,
Aşırı işlenmiş atıştırmalıklar…
Ancak bilim böyle bir iddiayı net bir listeyle değil, oldukça karmaşık ve nüanslı çalışmalarla yorumluyor.
Elimdeki o liste, çok bilimsel olduğundan burada yazmayacağım, ancak tek başına “Bu gıdaları yersen gençliğini kaybedersin” demenin de yanlış ve fazla basitleştirilmiş bir söylem olduğunu belirtmeliyim.
Söylenen gıdalardan kaçınmak genellikle daha dengeli bir beslenme tarzı ile ilişkilidir ve bu tarzın genel sağlık üzerinde olumlu etkileri bilimsel çalışmalarda gösterilmiştir.
“Genç görünüm” kısmı ise çok daha karmaşık bir olgu.
Genetik, çevresel faktörler, yaşam tarzı (uyku, güneş maruziyeti, stres), egzersiz ve beslenme gibi bazı faktörlerin de etkisi vardır.
Yani:
İşlenmiş ve şekerli gıdaların aşırı tüketimi birçok çalışmada sağlık riskleriyle ilişkilendirilmiş.
Bu gıdaların tüketimi biyolojik yaşlanma ve kronik hastalıklar üzerinde olumsuz etkilerle bağıntılı olabilirmiş.
Fakat “İlla da böyledir, böyle olacak” demek çok iddialı olurmuş…
ERKEKLER NEDEN MUTLUDUR?
Bir kadının söyleminden alıntıdır.
Çünkü çok iyi bir hayatları var:
*Soyadlarını ömür boyu koruyorlar.
*Hiç hamile kalmıyorlar.
*Tamirciler onlarla Çince konuşmuyor veya onları aptal yerine koymuyor.
*Kırışıklıklar onlara karakter katıyor.
*Gri saçlar çekiciliklerini artırıyor.
*Yeni ayakkabılar ayaklarını mahvetmiyor.
*Telefon görüşmeleri 30 saniye sürüyor.
*İki haftalık bir tatil için bir bavul yeterli ve yarısı boş oluyor.
*Herhangi bir kavanozu veya şişeyi yardım istemeden açabiliyorlar.
*Birinin partiye kendileriyle aynı kıyafetleri giyerek gelmesinden hiç rahatsız olmuyorlar; aksine, arkadaş oluyorlar.
*Son on iki düğüne aynı takım elbiseyi giymekten çekinmiyorlar.
*Halk arasında muz yiyebiliyorlar.
*Bir arkadaşlarıyla saatlerce tamamen sessiz bir şekilde televizyon izleyebilirler ve asla "Bana kızdı mı?" diye düşünmüyorlar.
*İç çamaşırlarının altılı paketi 1000 lira gibi ucuz bir paraya mal oluyor.
*Üç çift ayakkabı onlara on yıl yetiyor.
*Aynı saç kesimi yıllarca, bazen on yıllarca, hatta ömür boyu sürer ve sıkıldıklarında en ufak bir pişmanlık duymadan tıraş olurlar.
*Ömür boyu oyuncaklara sahip olabilirler.
*Bacaklarının veya karınlarının nasıl göründüğü konusunda endişelenmeden mayo giyebilirler. Hiç umursamazlar; ne olursa olsun mutludurlar.
*Asla kendilerine "Yarın akşam yemeğinde ne pişireceğiz?" diye sormazlar.
*Farkına bile varmadan beş kilo alabilirler ve fark etseler bile umursamazlar.
*Göbekli veya göbeksiz, ama paraları varsa, çok başarılı olmaya devam ederler.
Bir kadın için işin en kötü yanı:
“Tüm bunların tamamen doğru olmasıdır!”
YABANCI GÖZÜYLE BİZ
Emekli bir Türk ile evlenen 72 yaşındaki yabancı kadın Türklere ait gözlemlerini anlatıyor:
Ben Türkiye'ye geldi, evlendi.
Türk erkekler, Türk kadınlar çok yemek seviyor.
Hep çeşit istiyor.
Biraz oturuyor hemen yemek soruyor.
Sonra hasta olmak, anlatmayı çok seviyor.
Şikâyet çok.
Kadınlar kendine zaman ayırmak bilmiyor.
Hasta olmak bekliyor, doktora gitmek sonra doktor diyecek; “Dinlen çok yoruldun!” bunu bahane ederek, hep hastalık konuşarak geçiriyor.
Çocuklar hep televizyon başında.
Eşimin oğlu evlendi, torun televizyon başında.
Geline dedim ki; “Çocuk seni az görüyor, onları çok görüyor. Zihninde sen az, onlar çok.”
Reklamları ezberlemiş.
Öyle ezberlemiş istiyor, anne reddedince ağlıyor.
İşte böyle ağlıyor, sonra yine istiyor yine ağlıyor. 3 gün 4 gün sonra anneyle arada çatışma oluyor.
Şimdi saygı nasıl olsun?
Çocuğun zihninde anne az televizyondakiler çok.
“Kapat onu çocuk seni seyretsin, seni anlasın, senin güzelliğin onun beyninde yer etsin” dedim.
Kimse anlamıyor çocukların beyni kimlerle doluyor?
Sen çocuğu doğurdun.
Sen hatırlıyorsun onu kundakladı, büyüttün…
Sen hatırlıyorsun ama o bunları bilmiyor.
Çocuğun karnını bile televizyon başında doyuruyorsun, senin yüzüne bakmıyor o çizgi filme bakıyor.
Sonra diyor ki “Çocuk yüzümüze bakmıyor hiperaktif.”
Çünkü çocuğun beynini televizyon artık yeniden tasarladı.
Sonra çocuk o çizgi kahramanların vitrindeki kostümünü görüyor, istiyor, ağlıyor, çünkü çocuk aslında artık onlara ait oldu.
Kardeşi ile oynarken bile oradaki karakterler gibi davranıyor ve o karakterler gibi konuşuyor diyorum ki;
“Bak çocuk babası gibi değil, senin gibi değil, konuşması televizyon gibi.”
Kadınlar çok konuşuyor hiç susmuyor.
Düşünmeden konuşmak Türkiye'de çok.
“Hep hastalıklar çok konuşmaktan” diyorum bana ters bakıyorlar.
“Tiroid hastasısın” diyorum, “Çok yiyorsun ve çok konuşuyorsun” diyorum bana kızıyor.
Bana çok konuştukları zaman hemen elimle reddediyorum.
Diyorum ki “Sen çok konuştun, ben yoruldum.”
Çünkü dinlerken beynim doluyor ve ısınıyor.
Susuyorlar o zaman.
Çünkü kalp de yoruluyor.
Türk kadını güzel şeyler konuşmayı bilmiyor hep şikâyet.
Kocasından şikâyet ediyor, ailesinden şikâyet ediyor, çocuğundan şikâyet ediyor Kendinden şikâyet ediyor.
1 saat çay içiyor.
Çay içerken gönül demlenir fakat öyle olmuyor, herkesin sinirleri kabarıyor sonra herkes evine gidiyor, bu sefer ne oluyor hastalık oluyor.
Bu yazı gerçekten ders alınması gereken bir konuyu ortaya koyuyor.
Sadece okumayın hatta paylaşın ve belki bir yaraya parmak basmış olursunuz.
Alıntı