Her kadın kocasına sıcak yemek yapmak zorundadır.

Çünkü; Cenevre sözleşmesine göre; “Her esir sıcak yemek hakkına sahiptir…”

Misafirin yanında dayak yemeyeceğini bildiği için sınırları zorlayan “Çocuktaki cesaret” kimsede yoktur…

Kavgaların en çok, “Ne bakıyon len!” diye çıktığı bir ülkede,

Otobüslere karşılıklı koltuk yapmak ne kadar mantıklı bilemedim.

Dişini fırçalayan erkeği bulmuş da, macunu ortadan sıkmayanını istiyor.

Bak bak! Lükse bak!Arabada kemer takmak zorunluyken, otobüslerde milletin ayakta gidebilmesini biri çıkıp bize anlatsın lütfen...

Türklere özgü ikna şekli:

“Ölümü gör…”

Bazen başımı alıp gidesim geliyor ama “Müge Anlı beni bulur” diye korkuyorum.

Asansör çağırma tuşuna defalarca basarak, “Daha hızlı geleceğini zanneden” tek milletiz sanırım.

Annem beni ders çalışırken gördü, gözleri yaşardı…

Şimdi bıraktım, ders falan çalışmıyorum.

“Annemden değerli mi?”

Ay kıyamam ben ona…

Elini öptürmek istemeyip de elini iyice aşağı indirip, “Beni yerlerde süründüren” orta yaşlı akrabalarım var benim…

Kulağımda kulaklık var, dürtüp “Müzik mi dinliyorsun?” diye soruyor.

“Yok, kuleden iniş izni istiyorum. Pilotum ben” diyeceğim de, işte…

Pizzayı yuvarlak yapıp, üçgen kesip, “Kare kutuya koyan” ile evleri kare ve dikdörtgen yapıp adını “Daire” koyan kişi, kesinlikle aynı kişi…

Eve gelen misafirin “Tuvalet var mı?” diye soruşuna ayar oluyorum.

“Yok biz balkona yapıyoruz…”

Anneme, “Anne ben evlatlık mıyım?” diye sordum.

Bana, “Öyle bir şey olsa seni mi seçerdik?” dedi.

Haklı kadın…

“Gözleri aşka gülen en taze söğüt dalısın” diyor şarkıda.

Bu hayatımda duyduğum en kibar, en naif “ODUNSUN!” deme şekli bana göre…

“Ne yapıyorsun?” diye sorduğumda “Napiim sen napıyorsun?” diyen Trakyalı bir arkadaşım var.

Yıllardır ne yaptığını bilmiyorum…

“27653941 keredir diyorum size, şu sayıları okumuş gibi yapıp geçmeyin” diye…

Sadece Türklere özel bir ağırlık birimi “Gavur ölüsü gibi…”

Fırıncı bana, “Sıcak ekmek veriyorum” dedi.

“Abi fark etmez… Nasıl olsa eve gidince annem bayatları yedirecek” dedim.

Sarıldık ağlaştık…

Bizler, “Arkası gelmez dertlerimin” şarkısını söylerken göbek atan bir toplumuz.

Kimse bana “Normal olduğumuzu” söylemesin.

Yemem…

İnsanımız gariptir.

Camı siler, “Ayna gibi” oldu der, aynayı siler, “Cam gibi oldu” der…

En iyi tedavi şekillerimizden biri, “Git bir elini yüzünü yıka” dır…

Pazarda çocuğunu kaybedince “Feryat figan ağlayan”,

Bulunca da “Öldüresiye döven” anne, Türk annesidir.

1 NİSAN ŞAKASI

Başbakanlardan biri, “1 Nisan şakası olsun” diye, bütün kabine üyelerine şu mesajı atmış;

“Her şey ortaya çıktı!”

Ertesi gün, bir başbakan yardımcısı ile bakanlardan sekizi yurt dışına kaçarken, üçü emniyete teslim olmuş, üçü de “Hepsi iftira!” diye basın açıklaması yapmış.

İnan hayret ediyor.

Ne ülkeler var be!

Bu şakayı duyan bizimkiler durur mu? Hemen devreye girmişler.

Fadime kocası Temel’e 1 Nisan şakası mesajı atmış.

“Seni aldattum!”

Ve arkasından hemen ikinci mesajı göndermiş;

“Nisan 1!”

Temel, hemen iki mesajla cevap vermiş Fadime’ye yolladığı ilk mesajı şu olmuş:

“Ben de senu aldattum…”

İkinci mesajını bekletmeden yollamış:

“Şubat 1…”  

Gazete olarak bir manşetle çıksak yarına ve desek ki:

“Ekonomi düze çıktı!”

Herkes 1 Nisan şakası zanneder.

Anlayacağınız;

Şakalar bazen gerçek,

Bazen de gerçekler şaka olabiliyor…

AYAK ISISI

1.Uykuya dalabilmek için çekirdek vücut sıcaklığının 1-2 derece düşmesi gerekir.

Hipotalamus bu düşüşü “Kapanma sinyali” olarak algılar ve uyku sürecini başlatır.

2.Vücut ısıyı en çok eller ve ayaklar üzerinden dışarı verir.

Ayaklardaki damarlar genişlediğinde kan akışı artar ve ısı aktif şekilde dışarı atılır.

3.Ayaklar soğuk olduğunda damarlar daralır.

Isı içeride kalır.

Çekirdek sıcaklık düşmez.

Beyin hâlâ “Uyanık kal” modunda çalışır.

4.Paradoks burada: Ayakları ısıtmak damarları genişletir, ısı salımını başlatır ve çekirdek sıcaklığın düşmesini sağlar.

Yani ısınarak serinlersin.

5.Nörobilim açısından bu sadece ısı değil, sinir sistemi regülasyonudur.

Sıcaklık düştüğünde parasempatik sistem aktive olur.

Kalp ritmi yavaşlar, kas tonusu azalır, kortizol düşer.

Beden dinlenme moduna geçer.

6.Bilinçaltı düzeyde regülasyon=güvenliktir.

Isı dengesi sağlandığında beyin tehdit algısını kapatır.

Amigdala sakinleşir.

 “Güvendeyim” sinyali oluşur ve uyku derinleşir.

7.Sonuç:

Soğuk ayak

Dar damar

Isı kaybı yok

Geciken uyku.

Sıcak ayak

Açık damar

Isı düşüşü

Daha hızlı ve derin uyku.

Basit bir alışkanlık gibi görünür; ama arkasında hem termodinamik hem nörobiyolojik hem de bilinçaltı güven mekanizmaları vardır.

Uluslararası Thetahealing Eğitmeni

Eğitimci

AYAKKABI TEKİ

Birisi sosyal medyada paylaşmış.

Kim?

Apartmandadki kapı girişine bırakılan ayakkabılardan darlanan biri.

Ne yapmış?

Okuyun bakalım.

Hak verecek misiniz?

“Bina sakininin ayakkabısının tekini çöpe attım.”

Bunu bilerek yaptım.

Benim adım Kahraman.

55 yaşındayım.

5 yıl 50 daireli bu apartmanda görevli olarak çalıştım.

Emekli oldum.

Ama bu binayı hâlâ bırakamadım.

Tekrar çalışmaya başladım.

Çünkü ben bu binada sadece temizlik yapmadım…

Düzen kurdum.

Bizim apartmanda bir kural vardı:

Kapı önüne bir şey bırakılmaz.

Herkes uyardı.

Bir tek orta kattaki yeni taşınan daire hariç.

İlk başta bir çift ayakkabıydı.

Sonra iki.

Sonra üç.

Sonra kocaman kat kat ayakkabılık.

Koridor daraldı.

Bir gün yaşlı bir kadın geçerken duvara tutundu.

Bir çocuk ayağını taktı.

Bir adam söylenerek yan geçti.

Koku?

Zaten her gün oradaydı.

Toplantı yaptılar.

“Ortak alan burası.”

“Abartmayın.”

“Bina kokuyor.”

Herkes konuştu.

Kimse değiştirmedi.

Ben sustum.

Çünkü ben şunu biliyorum:

İnsanlar uyarıyla değil, kayıpla öğrenir ve kapının önünde olan çöptür.

Bir sabah erkenden yukarı çıktım.

Koridorda kimse yoktu.

O ayakkabılığa bir daha baktım.

15 yıl boyunca o zemini ben sildim.

O düzeni ben korudum.

Eğildim.

Bir çift topuklu ayakkabıyı seçtim.

Tekini aldım.

Aşağı indim.

Ve sokaktaki çöp konteynerine attım.

Akşam kapı çaldı.

Kadın panik:

“Ayakkabımın teki kayıp! Yurtdışından  Paris'den almıştım… Euroyla… Çok pahalıydı!”

Kapı kapı dolaştı.

Kimse bir şey bilmiyor.

Ertesi gün…

Ayakkabılık yoktu.

Koridor açıktı.

İnsanlar rahat yürüyordu.

Apartman grubunda mesajlar başladı:

Şikâyet edenlerin tavrı değişti.

Herkes kendince masumiyetini ispat etmeye çalıştı.

“Bu yapılan suç!”

“İnsanların malına dokunamazsınız!”

“Kim yaptıysa rezalet!”

Herkes sonucu konuştu.

Kimse sebebi konuşmadı.

Şimdi size soruyorum:

Bir ayakkabıyı çöpe atan mı yanlış…

Yoksa 50 dairenin alanını işgal eden mi?

Çünkü gerçek şu:

Sınır koymazsan:

İnsanlar genişler.

Sen sustukça:

Onlar hak zanneder.

Ve bir gün…

Sen, “İyi insan” olmaktan çıkarsın.

Sorun çözen insan olursun.

Ve o gün verdiğin karar şudur:

“Ya herkesin hakkını korursun…

Ya da kimsenin hakkı kalmaz.”

VANİLYANIN PARMAK İZİ

Düşünün: Dünyanın en sevilen tatlarından biri, aslında bir başparmağın hafif dokunuşuna borçlu.

1836’da Belçikalı bir botanikçi laboratuvarda uğraşmış, zahmetli bir yöntem bulmuş.

Ama ticaretin çarklarını döndürecek pratiklikten uzak.

Sonra sahneye Edmond Albius çıkıyor.

Réunion Adası’nda köleleştirilmiş bir çocuk.

Henüz 12 yaşında.

(Réunion Adası: Hint Okyanusu’nda, Madagaskar’ın doğusunda ve Mauritius’un batısında yer alan bir Fransız denizaşırı bölgesidir. Yani coğrafi olarak Afrika kıtasına yakın, siyasi olarak ise Fransa’ya bağlı bir ada)

Çiçeğe bakıyor, zarını kaldırıyor, organları buluşturuyor ve parmağıyla hafifçe bastırıyor.

İşte bu kadar.

Dünya mutfağına yön verecek keşif, bir çocuğun merakından doğuyor.

Bugün dondurmadan çikolataya, pastadan parfüme kadar “Vanilyalı” dediğimiz her şey, o parmağın iziyle tatlanıyor.

Küresel ticaretin milyar dolarlık endüstrisi, aslında bir başparmağın hafif baskısına dayanıyor.

Ama ironiyi unutmayalım:

Edmond özgürlüğünü 1848’de kazandı, fakat keşfinin ekonomik karşılığını hiç göremedi.

1880’de yoksulluk içinde öldü.

Vanilya zenginlik saçarken, onun hayatı yoksullukla söndü.

Vanilya bugün hâlâ tatlıdır.

Ama hikâyesi, acı bir gerçeği hatırlatır: Dünya mutfağının belleğinde bir çocuk parmağı var, fakat o parmağın sahibi ise tarihin kenarında unutulmuş.

Keşfi şöyleydi:

Vanilya bitkisi, doğal olarak yalnızca Meksika’da yaşayan özel bir arı türü sayesinde tozlaşabiliyordu. Bu yüzden dünyanın başka yerlerinde vanilya yetiştirilmeye çalışıldığında çiçekler açıyor ama meyve vermiyordu.

1836’da Belçikalı botanikçi Morren laboratuvarda elle tozlaşmayı denedi, ama yöntemi zahmetliydi.

Edmond ise 1841’de Réunion adasında köleleştirilmiş bir çocukken çiçeği dikkatle inceledi. Çiçeğin ortasında ince bir zarın erkek ve dişi organları birbirinden ayırdığını fark etti. Basit bir çubukla bu zarı kaldırıp organları buluşturdu, ardından başparmağıyla hafifçe bastırdı. İşte o anda tozlaşma gerçekleşti.

Bu yöntem:

Basit ve hızlıydı; Herkes uygulayabiliyordu.

Ticari üretime uygundu; Vanilya artık Meksika dışında da yetiştirilebildi.

Küresel etkiliydi; Kısa sürede Réunion ve Madagaskar dünyanın en büyük vanilya üretim merkezleri oldu.