Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde “Devletçilik” bir tercih değil, neredeyse bir mecburiyetti.
Zira:
Sanayi yoktu,
Sermaye yoktu,
Girişimci sınıf yoktu.
Bunların üzerine genç cumhuriyette Devlet;
Fabrika kurdu,
Şeker üretti,
Demir dövdü,
Bez dokudu.
Amaç:
Kar etmek değil, özel girişime öncülük etmek, alışveriş ruhunu yerleştirmekti.
Tüm bunları yaparken ayakta kalmak hedefti zaten.
O fabrikalar birer bilanço kalemi değil, aynı zamanda “Egemenlik” nişanıydı.
Kendi kendine yetebilme becerisiydi.
Sonra yıllar geçti.
Dünya değişti.
Türkiye değişti.
Ekonomik sistemler değişti,
Anlayışlar değişti,
Sermaye el değiştirdi,
Harcama lüksü gelişti, kolaylaştı…
1980’lerden itibaren “Devlet artık işletmecilik yapmasın” fikri güç kazandı.
1990’larda özelleştirme konuşuluyor ama adımlar yavaş atılıyordu.
2002’ye kadar yapılan özelleştirmelerin toplam tutarı bugünün rakamlarıyla oldukça sınırlıydı.
Daha çok;
(Sözüm ona) “Zarar eden KİT’lerin elden çıkarılması, bazı küçük satışlar, yarım kalan ihaleler” halledilecekti.
“Borcu olan tüccarın, borç ödemek için mallarını satmasıyla eşdeğerdi bu.”
Kısacası mallara ufak ufak temkinli bir vedaydı.
2002’den sonra ise sahne değişti. Özelleştirme artık bir ekonomi politikası değil, neredeyse bir ekonomik mecburiyet hâline geldi.
Öylesine kötü yönetilmiştik ki.
Öylesine har vurup, harman savrulmuştu ki.
Devlet malları öylesine çarçur edilmişti ki,
Borçlar ayyuka çıkmış, artık ödenemez hale gelmişti.
Sonuçta her müflis tüccar gibi sıra satılacak mallara gelmişti.
Böylece;
Telekom’dan limanlara,
Bankalardan elektrik dağıtımına kadar geniş bir alan satışa çıktı.
Rakamlar bir anda katlandı.
Cumhuriyetten bu yana olan 80 yılın toplamı, “Birkaç on yılın içinde” aşıldı.
Ortalık toz duman olmuştu.
Devletin elinde bir şey kalmamıştı.
Savunma şöyle yapılıyordu:
“Devlet işletmecilik yapmaz, piyasa yapar.”
Doğru…
Ama sorulması gereken başka bir soru vardı:
Hangi piyasa?
Ortada piyasa filan kalmamıştı.
Bilinen ekonomik standartlarda özelleştirme iki şekilde yapılırdı.
Birincisi: Rekabeti artırır, verimliliği yükseltir, fiyatı düşürür.
İkincisi: Tekeli özel sektöre devreder, faturayı vatandaşa keser.
Türkiye’nin hikâyesi yeni yeni türeyen ekonomistler sayesinde ve konuyla alakası olmayan kişilerin işin başına gelmesiyle bu iki model arasında gidip geldi.
Elektrik faturalarına bakınca özelleştirme hedeflerinde birinci modeli görmek zor.
Ama bilanço tablolarına bakınca ikinci model oldukça net.
Şİmdiii…
Gelelim köprülere…
Hani demiş ya şair:
“Kala kala kulağımın arkası kaldı” diye.
Köprü dediğin şey, iki yakayı birleştirir. Bizde biraz daha fazlasını yapıyor:
Bütçeyle müteahhidi de birleştiriyor.
Yap-işlet-devret modeli teoride akıllıca. Devlet kasasından para çıkmadan yatırım yapılıyor.
Ama işin içine “Geçiş garantisi” girince tablo değişiyor.
Köprüden geçen araç sayısı tutmazsa, farkı kim ödüyor?
Tabii ki geçmeyen vatandaş.
Yani Erzurum’daki, Van’daki, Gümüşhane’deki…
Bu durum biraz şuna benziyor:
Lokanta açıyorsunuz.
Müşteri gelmezse mahalleli zorla hesap ödüyor.
Buna da “Kamu-özel iş birliği” diyoruz…
Köprüler elbette yapılsın.
Yol, tünel, havaalanı…
Bunlar medeniyet göstergesi.
Kimse buna itiraz etmiyor.
Tartışma şu noktada:
Risk kimin?
Kâr kimin?
Yani giden ne?
Gelen ne?
Eğer;
Risk kamuda,
Kâr özeldeyse;
Bunun adına “Serbest piyasa” değil,
Resmen “Garantili ticaret” denir.
Eski Devletçilik mi?
Yeni Satışçılık mı?
Bir dönem zarar eden fabrikaları taşıdık.
Sonra gelir getiren varlıkları sattık.
Şimdi de geleceğin gelirlerini ipotek ettik.
Ekonomide buna tek bir cümleyle özet yapılır:
“Dünü harcadık, bugünü sattık, yarını ipotekledik.”
Eskiden devlet fabrikası zarar edince kızıyorduk.
Şimdi özel şirket kâr edince de kızıyoruz.
Demek ki mesele;
“Kimin kazandığı değil, kimin ödediği?”
Vatandaş köprüden geçerken iki kez para veriyor:
Bir gişede,
Bir de bütçede.
Fakat en pahalı geçiş ücreti para değil.
“Gelecekten kesilen pay.”
Bundan sonra ne olacak?
Asıl soru bu.
Eğer üretmeden satmaya devam edersek, bir gün satacak şey kalmayacak.
Eğer garantiler bütçeyi büyütürse, gelecek nesiller daha doğmadan borçlanacak.
Ama başka bir yol da var:
Satmak yerine üretmek,
Garanti vermek yerine rekabet kurmak,
Betonla büyümek yerine bilgiyle zenginleşmek.
Çünkü köprüler şehirleri bağlar ama geleceği bağlayamaz.
Geleceği bağlayan tek şey var:
“Üreten bir ekonomi ve adil bir düzen.”
Aksi hâlde bir gün çocuklarımız soracak:
“Bu köprüler kimin?”
Biz de belki şöyle diyeceğiz:
“Geçerken onların, öderken hepimizin…”.
Satın bakalım, satın!
Nereye kadar satacaksınız?
Sattıkça batacak,
Battıkça batacaksınız…
Aklınıza “Ekonomiyi düzeltmek gelmediğinden”, satmayı düşünüp duruyorsunuz.
Satın bakalım, satın!
Yeni Türkiye’de ne yapacaksınız?
ÇATIR ÇATIR YEMİŞ
Yanlışlıkla Yatan Milyon ve Doğru Yolda Kaybolan Değerlerimiz
Antalya’da bir çiftçinin hesabına yanlışlıkla 1 milyon lira yatmış.
Eskiden böyle bir haber duyduğumuzda, hikâyenin sonunu tahmin etmek zor değildi:
“Çiftçi parayı bankaya geri götürdü, üstüne bir de helallik istedi.”
Hatta bankacı da duygulanır;
“Amca sen bu memleketin yüz akısın” derdi.
Gazeteler de manşeti hazırdı:
“Anadolu irfanı yine kazandı.”
Şimdi haberin devamı şöyle:
Çiftçi parayı çatır çatır yemiş.
Bakın “Harcamış” demiyorum.
“Değerlendirmiş” hiç demiyorum.
“Yatırıma yönlendirmiş” zaten demiyorum.
Resmen çatır çatır yemiş.
Demek ki ekonomi biliminin yeni bir dalı doğdu:
“Yanlışlıkla da olsa gelen parayı hızlı tüketme teorisi.”
Eskiden “Emanet” vardı,
Şimdi “Fırsat” var.
Bir zamanlar büyüklerimiz bize şöyle öğüt verirdi:
“Evladım, emanet kutsaldır.”
Şimdi ise yeni öğüt şöyle:
“Evladım, IBAN’ı kontrol et. Yanlış gelmişse sakın ses çıkarma.”
Eskiden komşunun tavuğu bahçeye girse yumurtayı geri verirdik.
Şimdi komşunun tavuğu bahçeye girse;
Ya tavuğu da mangala atıyoruz,
Ya da yumurtayı da omlet yapıyoruz,
Üstüne bir de “Organik yaşam” diye Instagram’a koyuyoruz.
“Bir kereden bir şey olmaz” zihniyeti iyice yerleşti bedenimize.
Çıkmıyor.
Toplum olarak yeni bir felsefeye geçtik:
Bir kereden bir şey olmaz.
Bir kereyle yanlış para yenir.
Bir kere yalan söylenir.
Bir kere kul hakkı yenir.
Sonra bakıyoruz ki o bol “Bir kereli” Excel tablosunda otomatik çoğalma yapmış, hayatımızın tamamına yayılmış.
Eski filmlerdeki karakterler emekli oldu
Yeşilçam’da fakir ama gururlu bir adam olurdu.
Yolda para bulunur, sahibini aranır, bulunmazsa karakola götürürdü.
Şimdi o karakter Antalya’da yaşasa senaryo şöyle olurdu:
“Parayı bulur…
Önce kendisine bir SUV araba bakar…
Sonra “Madem kader beni bulmuş” der…
Finalde de dizinin adı değişir:
“Fakir ama gururluydum, şimdi faizsiz zenginim.”
Asıl mesele para değil
Aslında mesele 1 milyon lira değil.
Çünkü bu ülkede 1 milyon lira artık araba fiyatı bile değil,
Ev fiyatı hiç değil,
Düğün masrafının yarısı bile değil.
Mesele şu:
Yanlış olduğunu bile bile rahatça yiyebilmek.
Eskiden insanı yakalayan polis değil, vicdandı.
Şimdi vicdan da enflasyona yenildi galiba.
Değeri düştü.
Piyasada bulunmuyor.
Yeni atasözlerimiz yolda
Gidişata bakılırsa yakında atasözlerimiz de güncellenecek:
“Damlaya damlaya göl olur.”
“Yanlış IBAN’a yatanla yazlık olur.”
“Buluntu parayı yemeyeni dokuz köyden kovarlar”
“Doğru söyleyeni dokuz bankadan ararlar.”
“Kul hakkı yemeyenin, başı bitten kurtulmaz”
“Yersen de fişini sakla.”
Gülsek mi ağlasak mı?
İşin en garip tarafı şu:
Bu haberi okuruz hem güleriz, hem de içimiz burkulur değil mi?
Ama asıl korkutucu olan şu:
Bu haberi okuyan milyonlarca insanın içinden en az yarısının
“Ben olsam ben de yerdim” şeklinde düşünmesi.
Belki de yeniden hatırlamamız gereken şey çok basit:
“Doğru olmak hâlâ en kârlı yatırım.
Faizi düşük, riski sıfır, getirisi ömür boyu huzur.”
Çünkü yanlışlıkla gelen para bir gün biter.
Ama yanlışlıkla kaybedilen karakter!
Onu hiçbir banka geri yatırmıyor.
Ve galiba asıl fakirlik de cüzdanda değil, tam orada başlıyor.
Şimdi bir iyi, bir de kötü haberim var.
İyi haber şu:
Aslında bu çiftçi; “Bir kuyumcudan hesabına paranın gönderildiğini öğrenmiş ve kuyumcuya giderek durumu açıklayıp parayı teslim etmiş…”
Kötü haber ise:
Sosyal medyada “Parayı yedi” şeklinde çıkan haberin altında “İyi etmiş”, “Ben de olsam yerdim” , “İyi olmuş”, “Helal olsun” gibi yorumların olmasıydı.
İnsanlık ne hale gelmiş ve nereye gidiyor siz anlayın artık…
Bu haberler üzerine İletişim Başkanlığı Dezenformasyonla Mücadele Merkezi bir açıklama yaparak:
“Otoyol ve köprülerin 'satışı' hukuken mümkün değildir. Mülkiyet devlette kalmakta olup, yalnızca belirli süreyle işletme ve bakım hakkının özel sektöre devri söz konusu olabilmektedir. Bu uygulama da mevcut hükümet dönemine özgü değildir” dedi.
KEPÇELER
Sakarya'da bir vatandaş, yeni aldığı arazi aracını deneme sürüşüne çıkarmış.
“Biraz da yumuşak zeminli arazide deneyeyim” derken, kepçeyi çamura saplamış.
Kepçe operatörü, kepçesini kurtarmak için 4 tonluk kepçe çağırmış.
Bölgeye gelen ve kurtarma çalışmalarına başlayan o kepçe de çamura saplanmış.
Derken, hem kendi arazi aracını, hem de 4 tonluk kepçeyi kurtarmak için 16 tonluk kepçe çağırmış.
Sonra ne olmuş bilin bakalım?
16 tonluk kepçe de çamura saplanmış.
Komik olaylar burada da bitmemiş.
Çamura saplanmış bu kepçeleri kurtarmak için çağrılan 22 tonluk kepçeye ne olmuş sizce?
Tabi ki diğerleriyle aynı akıbete uğramış ve o da çamura saplanmış.
Böylece 6 günlük çalışmanın ardından 4 adet kepçe çamura saplandıkları yerden zar zor kurtarılmış.
Eee!
Ne demişler?
“Gülme komşuna, gelir başına…”