Başlık:

“Partiden İstifa Ettim… Koltuktan Değil!”

Aman ne büyük iş…

“Memlekette en hızlı gerçekleşen şeylerden biri nedir?” diye sorsalar, kimisi “İnternet” der, kimisi “Kargo…” Ancak benim cevabım net:

“Parti istifası.”

Veya

“Parti değiştirme…”

Sabah bir bakıyorsunuz;

“Sayın falanca partisinden istifa etti.”

Öğleden sonra açıklaması peşinden geliyor:

“Milletimize daha iyi hizmet edebilmek için…”

Akşamına ise;

“Yeni rozet, yeni poz, yeni tebessüm.”

“Hizmet aşkı” dediğin böyle bir şey demek ki; “İnsanı bir gecede başka partiye ışınlıyor.”

Ama insanın aklına ister istemez şu soru geliyor:

“Madem bu kadar hizmet sevdalısıydın, neden hizmete meclis üyeliğinden de istifa ederek başlamıyorsun?”

Hani fedakârlık?

Hani seçmene saygı?

Hani “Ahlaki sorumluluk” diye miting meydanlarında yankılanan o büyük laflar nerede kaldı?

İYİ de, o partiye katılırken aklın neredeydi.

Seni ilk sıralara yazacağız dediklerinde de isyan etseydin keşke?

Şimdi kimse kusura bakmasın ama ortada küçük bir matematik problemi var.

“Efendim halk beni seçti…”

De git şuradan!

Ne halkı?

Yahu seni halk mı seçti?

Yoksa liste mi seçti?

Listeye 1. sıradan yazılınca “Demokrasi” oluyor,

15. sıradan yazılınca “Kader planı…”

Kadir bile inanmaz bu söylemine…

Yahu memlekette tercihli sistem yok ki.

Seçmen sandık başına gidince listeye bakıp;

“Şunu seviyorum, bunu istemiyorum” diyemiyor.

Sandıktan çıkan aslında sen değilsin,

Bildiğin “Parti paketi.”

Hal böyleyken,

Paketi açıp içinden başka marka çıkarmak biraz tuhaf olmuyor mu?

Madem bağımsızlığı seçtin, keşke seçime de bu beğenmediğin partiden değil de,  “Bağımsız” olarak gireydin!

Bakalım kaç oy alacaktın?

Görürdük boyunu en azından.

Bu iş biraz şuna benziyor:

Otobüse “Ankara” diye binip,

Yolda şoföre “Ben aslında İzmir’e hizmet etmek istiyorum” demek…

İyi de bilet Ankara’ya kesildi.

Yolcular da ona göre oturdu.

Madem yön değiştireceksin,

En azından otobüsten in de yeni bileti öyle al.

Kimse sana “Niye indin?” demez.

Tam tersine,

“Helal olsun, koltuktan önce ilkeyi seçti” der.

Ama bizde ne oluyor?

Partiden istifa:

“Var…”

Koltuktan istifa:

“Yok…”

Ne ala memleket!

Rozet gidiyor,

Maaş kalıyor.

İlke değişiyor,

Harcırah sabit.

Bir de şu meşhur cümle var:

“Ben artık bağımsızım.”

Ne güzel…

Bağımsızlık ilanı gibi.

Sanki meclis kürsüsüne çıkıp küçük bir Cumhuriyet kuracak.

Ama bağımsızlığın ilk şartı nedir?

Bağlı olduğun yerden ayrılmak.

Koltuk dururken bağımsızlık biraz

“Annemin evinde yaşıyorum ama ruhen özgürüm!” demeye benzer.

Duygusal olarak mümkün,

Siyasi olarak tartışmalı.

Aslında mesele çok basit:

Seçmene saygı.

Seçmen sana şunu demedi mi?

“Bu partinin çatısı altında beni temsil et.”

Sen de yolda fikrini değiştirdin.

Olur.

İnsan fikrini değiştirebilir.

Siyaset zaten bunun sanatı.

Ama o zaman yapılacak şey de belli:

Rozeti bırakıyorsan,

Koltuk da rozetle birlikte gider.

İşte o zaman kimse bir şey demez.

Hatta alkışlar.

Çünkü bu memlekette en nadir bulunan şey petrol değil, doğalgaz değil…

Siyasi tutarlılık.

Bir seçmen olarak insanın aklına tuhaf sorular geliyor tabii:

Acaba bu partiye gerçekten inanarak mı girdin,

Yoksa içerden keşif yapmak için mi?

Siyasette “Ajan” kelimesi ağır kaçar belki ama seçmenin zihninde oluşan şüphe tam olarak bu.

Çünkü fikirler bu kadar hızlı değişiyorsa,

Demek ki en başta fikir değil,

Sıra numarası önemliymiş.

O yüzden naçizane bir teklifim var:

Parti değiştirmek serbest olsun.

Hatta kolaylaştırılsın.

Ama küçük bir şartla:

Rozet nereye gidiyorsa, koltuk da oraya gitsin.

İşte o gün,

Siyasette mucize olur.

İstifalar azalır,

İlkeler çoğalır.

Ve belki ilk kez

Bir siyasetçi için şu cümleyi gönül rahatlığıyla kurarız:

“Adam gerçekten hizmet etmek istemiş.”

EMPATİ YAPIN

Sağlık personellerine şiddet son zamanlarda artmaya başladı.

Hipokrat yemini de etmiş olan doktorlarımız hele hiç hak etmiyor bunu.

Sırf bizlerin sağlığı için yaşamlarını feda eden doktor ve sağlık personellerimizi lütfen rahat bırakın ve işinize bakın.

Şiddet yanlısı biriyseniz, belki empati yaparsınız umuduyla size bir alıntı aktarmak istedim.

Buyrun okuyun, hem de sindire sindire okuyun.

Cerrahın telefonu çalar.

Arayan hastane sekreteridir.

“Buyurun sizi dinliyorum.”

“Sayın hekim, ağır hasta var, acele bütün işinizi bırakın gelin.”

“Geliyorum” diyen hekim telaşla yola düştü.

Hekimi hastanede hastanın babası hışımla karşıladı:

“Benim oğlum ölüm döşeğindedir, ne için bu kadar geç kaldınız? Sizin kendi oğlunuz olsaydı yine böyle yapar mıydınız?”

Cerrah gülümsedi:

“Bana haber verilir verilmez acelece geldim. Bir de unutmayın ki, hayat ve ölüm Allah’ın elindedir.”

Cerrah ameliyat odasına dahil oldu.

Ameliyat iki saat sürdü.

Cerrah odadan çıkıp koridordaki babanın yanından sakince geçip gitti.

Ardından yardımcı hekim çıktı.

Babaya “Oğlunuz yaşayacak” dedi.

Baba bir an sevindi, sonra yine hiddetlenip dedi:

“Bu cerrah çok kötü ve insafsız bir adam. Ne vardı yani, çıkarken bana iyi haberi o verseydi.”

Yardımcı hekimin gözleri doldu ve adamı hayatı boyunca pişmanlığa sevk edecek olan şu cevabı verdi:

“Cerrah çok güzel insandır. Onun oğlu otomobil kazasında bugün vefat etti.

Biz onu defin merasiminden çağırdık.

Oğlunun defin merasimini yapamadan sizin oğlunuzun şifasına vesile olmak için hastaneye geldi...”

Bu hikâyeyi bize aktaran şunu belirtmiş altına:

“Sağlık çalışanı demek, “Fedakârlık, özveri, merhamet, şefkat, sevgi ve saygı demek…”

İşin aslını anlamadan, dinlemeden sırf o anki telaşla hiçbir sağlık çalışanını eleştirip, ön yargılı olmamalıyız…

Tüm Sağlık Çalışanlarına Saygılarımla…

Alıntı

HACERÜ’L-ESVED

Kâbe’nin köşesinde, siyaha çalan küçük bir taş vardır.

Milyonlarca insanın gözünde sıradan bir taş değildir o; “Dokunmak için saatlerce beklenen, selamlanırken kalbin hızını artıran, geçmişle bugün arasında görünmez bir köprü kuran bir hatıradır.”

Adı: “Hacerü’l-Esved”, yani “Siyah Taş” tır.

Bu taş ile ilgili olarak yalnızca bir coğrafyanın değil, insanlığın hafızasına dokunan kadim bir anlatının parçası olduğu anlatılır.

Rivayete göre “Hacerü’l-Esved, yeryüzüne ait değildir”

Onun “Cennetten indirildiği” söylenir.

İlk hâlinin bembeyaz olduğu, zamanla insanların günahları sebebiyle karardığı anlatılır.

Bu, elbette bilimsel bir açıklama değil; ama inanç dünyasının sembolik dili… Taşın renginden çok, ona yüklenen anlamın koyuluğu önemlidir.

İslam geleneğine göre Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail, Kâbe’yi yeniden inşa ederken bu taşı yerine yerleştirmiştir.

Böylece Hacerü’l-Esved, sadece bir taş değil; tevhid inancının yeniden yükselişinin sessiz şahidi olmuştur.

Asırlardır değişmeyen bir hatırlatıcı gibi durur orada: “İnsan gelir, insan gider; fakat hakikate yönelişin izleri kalır.”

Hz. Muhammed gençlik yıllarında, Kâbe’nin onarımı sırasında kabileler arasında çıkan “Taşı kim yerine koyacak?” tartışmasını şöyle çözmüş:

Çatışmanın eşiğine gelen Mekkelilere, Hz. Muhammed’in getirdiği çözüm aslında bir adalet ve hikmet dersi gibidir:

“Taşı bir örtünün üzerine koydurur, her kabile temsilcisine örtünün ucundan tutturarak birlikte kaldırmalarını sağlar ve son yerleştirmeyi kendisi yapar.”

Bir taş…

Ama etrafında dönen mesele güç değil, paylaşımdır.

Hac ve umre sırasında milyonlarca Müslüman, Hacerü’l-Esved’i selamlamak ister.

Kimi dokunur, kimi uzaktan işaret eder.

Fakat İslam âlimleri şu gerçeği özellikle vurgular:

“Taşın kendisinde kutsallık yoktur; kutsal olan, Allah’a yönelişin sembolü oluşudur.”

Hz. Ömer’in şu sözü bu dengeyi şöyle anlatır:

“Senin bir taş olduğunu biliyorum. Ne fayda verirsin ne zarar. Eğer Peygamber’in seni öptüğünü görmeseydim, seni öpmezdim.”

Bu cümle, inanç ile putperestlik arasındaki çizgiyi berraklaştıran bir bilgelik gibidir.

Bugün bazı araştırmacılar Hacerü’l-Esved’in “Meteorit kökenli” olabileceğini ileri sürer.

Camımsı yapısı, koyu rengi ve parçalı görünümü bu ihtimali akla getirir.

Ancak kesin bir bilimsel kanıt yoktur;

Taşın detaylı incelenmesi de mümkün değildir çünkü yüzyıllar boyunca zarar görmüş, parçaları gümüş bir mahfaza içine alınmıştır.

Belki de asıl mesele, onun gökten düşüp düşmediği değil; “İnsanın kalbine ne düşürdüğüdür.”

Hacerü’l-Esved, tarih boyunca saldırılar görmüş, yerinden sökülmüş, parçalanmış; ama her defasında yeniden yerine konmuştur.

Bu yönüyle biraz da insanın direncini andırır.

Kırılır ama yok olmaz.

Sessizdir ama konuşur.

Küçüktür ama çağları taşır.

Belki de bu yüzden insanlar ona dokunmak ister.

Taşa değil;

Sürekliliğe, hatıraya, inanca dokunmak için…

Hacerü’l-Esved’e bakarken aslında bir taşa değil, insanın göğe uzanan arayışına bakmalı insan.

O taş, yeryüzünde durur; ama hikâyesi gökyüzüne yazılmış gibidir.

Ve belki de en doğru cümle şudur:

“Hacerü’l-Esved, gökten gelmiş olsun ya da olmasın… İnsanı yukarıya baktırmayı başaran nadir taşlardan biridir.”

TEBESSÜM

İki kız arkadaş akşam yemek için bir restorana gitmişler.

Restorana vardıklarında garson boş masa olmadığını, bir saatten önce ilgilenemeyeceklerini söylemiş.

Bunun üzerine kızlardan biri telefonunu çıkarmış, herkesin duyacağı bir sesle:

“Şekerim az önce restorana vardım, kocan burada başka bir kadınla baş başa yemek yiyor. Yerinde olsam hemen buraya gelir hesap sorarım!...”

Bunu der demez 5 adam hızlıca toparlanıp kalkmış, 2 adamsa fenalaşıp bayılmış.

5 dakikada 7 masa boşalmış.