2007 yılının sonbaharında bilgisayar ortamında İslamabad’da yaşayan Pakistanlı bilim adamı Dr. Faruk Saleem’in “Neden Yahudiler tüm Müslümanların toplamından yüz kez daha güçlüdürler” veya “Neden Müslümanlar bu kadar güçsüz, ama Yahudiler güçlü” başlıklı bir makalesinin internet ortamında okuyucu kitlesi çoğalmaya başladı.
Bunun üzerine cevap niteliğinde birçok yazı kaleme alındı.
Bu yazı sosyal medyada karşıma çıkınca, şöyle bir özet yazı toparladım.
Bir toplum, uygarlığın kapısını sadece kalabalık nüfusla açamaz.
Elbette nüfus büyüklüğü, bir medeniyetin söz söyleme gücünü artırabilir.
Ne var ki, bilgi üretme ve yayma kapasitesi olmadan o nüfus, bilimsel ve entelektüel rekabette giderek zayıflar.
Dr. Faruk Saleem’in makalesinde ortaya koyduğu hâliyle, İslam dünyası günümüzde bu ikilemle yüz yüzedir:
Bir yanda büyük bir inanç ve kültürel miras;
Diğer yanda bugün dünya bilim üretiminin çok gerisinde kalan bir bilgi üretim yapısı.
Saleem’in çarpıcı istatistikleri üzerinden gidersek resim şöyle şekilleniyor:
Dünyada yaklaşık 1,4-1,5 milyar Müslüman yaşarken (ki bu, dünya nüfusunun beşte birine denk gelir) bilimsel ödüller, teknolojik buluşlar ve akademik yayında İslam dünyasının katkısının oldukça sınırlı olduğu görülüyor.
Örneğin; Son yüz yıl içinde Yahudi bilim insanlarının kazandığı Nobel ödüllerinin sayısı, Müslüman bilim insanlarının sayısından kat kat fazladır.
Bu veriler yalnızca sayısal büyüklüğü değil, bilgi üretim kapasitesindeki derin farkı göstermektedir.
Saleem’in analizine göre bu farkın temelinde;
Modern bilimsel düşünce ile geleneksel eğitim yaklaşımlarının birbirinden kopukluğu vardır.
Bir yanda “Vahye dayalı dini gelenekler.”
Diğer yanda “Rasyonel, eleştirel, deneysel bilgi üretimini besleyecek eğitim modelleri…”
Bugün hâlâ pek çok İslam toplumunda eğitim sistemi büyük ölçüde ezbere ve dogmatik bir çerçevede sürdürülürken, “Bilimsel problem çözme, hipotez oluşturma, metodik sorgulama gibi yetkinlikler” görece geri planda kalmaktadır.
Bunun neticesi sadece akademik makale sayılarında değil;
Teknoloji ihracatı, ileri araştırma kurumlarının sayısında ve toplumsal refah seviyesinde de görülür.
Teknoloji ihracatının toplam ihracat içindeki payı birçok İslam ülkesinde binde birkaç seviyesindeyken, bilim ve teknoloji odaklı ekonomilerde bu oran kat kat fazladır.
Elbette bu tabloyu salt inançla bilim arasında kaçınılmaz bir çelişki olarak okumak doğru olmaz.
İslam’ın klasik döneminde; Bağdat’tan Kurtuba’ya kadar bilimsel üretim gerçekleştirilmiş ve matematik, astronomi, tıp gibi alanlarda büyük isimler yetişmiştir.
Tarihin altın çağlarında Müslüman bilim insanları;
Yunan, Süryani ve Hint kaynaklarını Arapça’ya çevirerek Batı’nın Rönesans’ına dolaylı da olsa temel birikim sağlamışlardır.
Bu tarihsel miras bugün hâlâ canlı bir hatıra olarak durur.
Bugün sorun, İslam’ın özü ile modern bilimsel üretim arasındaki uyumsuzluktan değil, “Eğitim sistemlerinin tarihsel olarak oluşan zorluklarla yüzleşmemiş olmasından” kaynaklanıyor.
Saleem’in vurguladığı gibi, eğitimin niteliği (Özellikle erken yaşlardan başlayarak sorgulayan, analiz eden, yeni fikirler üreten bir eğitim kültürü) topyekûn bir dönüşüm ister.
Bu, din ile bilimin ayrı dünyalar olduğunu söylemek değil; bilakis dinî inanç ile eleştirel düşünceyi aynı zemin içinde sentezleyebilecek bir eğitim yaklaşımının eksikliğiyle ilgilidir.
Bugünün Müslüman dünyasında İslam, büyük bir manevi kültür olarak varlığını korurken, modern bilim üretimi bağlamında bir “Güçsüzlük” algısı oluşmuştur.
Ancak bu güçsüzlük inançla değil;
Bilgiyi üretme, değerlendirme ve yayma pratiklerini kurumsallaştıramamış olmanın bir sonucudur.
Bilgi çağında bir medeniyet, sadece inanç sistemini korumakla değil, aynı zamanda evrensel bilgi üretim araçlarını inşa etmekle de var olur.
Sonuç olarak, İslam’ın bugünkü durumu bir ikilem değil; bir fırsattır.
Dini miras ile bilimsel üretimi harmanlayan bir eğitim vizyonu, ideolojik kutuplaşmaları aşarak nesillerimizin ufkunu açabilir.
Bunun için öncelikli ihtiyaç;
Sorgulayan zihinleri cesaretlendiren bir kültürü yeniden inşa çabasıdır…
(ki bu, yalnızca Müslüman toplulukların değil, tüm insanlığın ortak geleceğine yapılacak en önemli katkılardan biridir.)
Bu teze karşılık da elbet bir karşı tez var.
Onu da sonra yazacağım…
NEDEN YEŞİL?
“Türbelerde ve tabutlarda neden yeşil örtü kullanılır?” diye merak ettiniz mi.
Ben şahsen ettim.
Araştırdım.
Şunlar çıktı karşıma ve sizler için toparladım.
Bugün “Bir türbeye girildiğinde” ya da “Bir cenazede tabutun üstüne bakıldığında”, çoğu zaman aynı renk dikkat çeker:
“Yeşil…”
Bu elbette bir rastlantı değildir.
Ama tek bir nedene de indirgenemez.
Yeşilin burada seçilmiş olmasının arkasında, yüzyıllar boyunca üst üste binmiş “Kültürel, sembolik ve insani” gerekçeler vardır.
Önce şu ayrımı yapmak gerekir:
Türbelerde sandukanın üzerini örten kumaş ile cenazede tabutun üstüne serilen örtü aynı şey değildir.
Türbelerde kullanılan örtüye “Pûşîde” denir.
Pûşîde, yalnızca örtmek için değil; “Saygıyı, hatırlamayı ve temsili görünür kılmak için” vardır.
Bu sebeple kumaşı, rengi ve işçiliği özenle seçilir; eskidiğinde atılmaz, korunur.
Yeşil rengin tercih edilmesi ise sanıldığından daha eskiye gider.
İslamiyet’ten önceki Türk topluluklarında yeşil, doğrudan hayatla ilişkilendirilirdi.
“Suya, bitkiye, diriliğe ve sürekliliğe” işaret ederdi.
Ölüm, mutlak bir yokluk değil; başka bir hâle geçiş olarak görüldüğü için yeşil, bu düşünceyle uyumlu bir renkti.
Yani mesele ölümden çok, hayatın devamıydı.
İslamiyet’le birlikte yeşil, bu kez başka bir anlam katmanı kazandı.
Kur’an’daki Cennet tasvirlerinde yeşil renk sıkça anılır; huzur, esenlik ve sükûnetle ilişkilendirilir.
Ancak önemli bir nokta var:
Yeşil örtü kullanımı dinî bir zorunluluk değildir.
Bu renk, zamanla kültürel hafıza içinde “En uygun” sembol olarak yerleşmiştir.
Tabut örtüsündeki yeşil ise daha çok “Törensel bir işleve” sahiptir.
Cenaze sırasında ölünün üzerinin örtülmesi; mahremiyet, düzen ve saygı duygusuyla ilgilidir.
Yeşil burada bir mesaj taşır:
“Sertliği azaltan, ortamı yumuşatan, vedayı daha sakin kılan bir renk olarak” iş görür.
Arşiv kayıtları ve müze envanterleri, pûşîdelerin sıradan kumaşlar olmadığını gösterir.
Kadife ya da atlas gibi dayanıklı dokular, metal telli işlemeler, hatta belirli dönemlerde yenilenip, eskisinin saklanması adettir…
Tüm bunlar, örtünün bir eşya değil; anlam taşıyan bir kültür unsuru olarak görüldüğünü ortaya koyar.
Sosyolojik açıdan bakıldığında yeşil, zamanla güçlü bir ortak dile dönüşmüştür. Herkes aynı gerekçeyle düşünmese bile, yeşil renk cenaze ve türbe bağlamında çoğu insanda benzer duygular uyandırır: “Sükûnet, saygı, iyi dilek.”
Bu da onu yaygınlaştırır.
Elbette her yerde tek tip bir uygulama yoktur.
Bazı bölgelerde farklı renkler, bayraklar ya da kişisel eşyalar da kullanılır.
Bu çeşitlilik, yeşilin “Tek doğru” olmadığını; ama ortak kültürel hafızada en çok kabul gören sembol hâline geldiğini gösterir.
Sonuçta yeşil örtü;
Ne sadece din ile,
Ne de sadece gelenekle açıklanır.
Bu tercih; “Ölümü karanlık bir kopuş olarak değil, insan onurunu koruyarak karşılamaya çalışan bir kültürel anlayışın ürünüdür.”
İNSANLAR NEDEN DOLANDIRIR?
Gazetelerin üçüncü sayfasında, akşam haberlerinin alt yazısında ya da sosyal medyanın “Geçmiş olsun” mesajlarıyla dolu köşelerinde aynı cümleyi görürüz:
“Filanca kişi dolandırıldı.”
O an çoğumuzun içinden şu düşünce geçer:
“Nasıl kanmış olabilir ki?”
Aslında asıl soru bu değil. Asıl soru şu:
“İnsanlar neden dolandırır?”
Bu sorunun cevabı tek kelime değil; küçük bir insanlık panoraması.
Ben de bunu bizim yapay zekâya sordum.
“Anlat bakalım” dedim, anlattı.
Önce en basitinden başlayalım:
“Kolay para.”
Emek vermeden, ter dökmeden, sabah alarmıyla kavga etmeden kazanılan para…
Bazıları için bu, ahlaki bir sorun değil; sadece “Daha pratik bir yöntem.”
Ekonomi sıkıştıkça, umut daraldıkça, “Kısa yol” arayanların sayısı da artıyor.
Yani dolandırıcılık bazen suçtan önce bir çaresizlik hikâyesi gibi başlıyor.
Ama iş burada bitmiyor.
Çünkü her dolandırıcı yoksul değil.
Hatta bazıları oldukça konforlu hayatlar sürüyor.
Demek ki mesele sadece para değil.
İkinci perdeye geçiyoruz:
“Kendini haklı çıkarma sanatı.”
Dolandırıcıların iç sesi çoğu zaman şöyle konuşur:
“Herkes yapıyor.”
“Zenginlerden alıyorum.”
“Kimseye gerçek zarar vermiyorum.”
İnsan zihni tuhaf bir şeydir;
En ağır yanlışı bile makul gösterecek bir cümle mutlaka bulur.
Psikologlar buna “Ahlaki kopuş” diyor.
Biz gündelik dilde daha basit söylüyoruz:
Vicdanın sesini kısmak.
Üçüncü sahnede ise:
Para da vicdan da geri çekiliyor.
Yerine başka bir duygu geliyor:
“Güç...”
Birini kandırabilmek, güvenini ele geçirmek, ipleri elinde tutmak…
Bazı insanlar için bu, paradan daha sarhoş edici.
Çünkü dolandırıcılık sadece cüzdana değil, insanın gururuna da dokunan bir oyun.
Ve o oyunu kazandığını sanan kişi, kendini güçlü hissediyor.
Sonra zamanımızın en büyük kolaylaştırıcısı sahneye çıkıyor:
“Fırsat…”
Eskiden birini kandırmak için yüz yüze gelmek gerekirdi.
Şimdi bir mesaj, bir sahte site, bir telefon uygulaması yetiyor.
Mesafe arttıkça vicdanın sesi daha da kısılıyor.
Ekranın arkasında insan değil, sadece “Hedef” var.
Bir de işin öğrenilen tarafı var.
Suç bazen bireysel bir tercih değil, öğretilen bir meslek gibi aktarılıyor.
Usta var, çırak var, yöntem var.
Hatta neredeyse müşteri hizmetleri disipliniyle çalışan şebekeler…
Modern dünyanın karanlık girişimcileri.
Peki neden bitmiyor?
Çünkü çoğu zaman yakalanma korkusu, elde edilecek kazancın heyecanından daha zayıf kalıyor.
Risk düşük görünüyorsa, suç cesaret buluyor.
Bu kadar basit.
Ama bütün bu nedenleri topladığımızda şunu görüyoruz:
Dolandırıcılık sadece “Kötü insanların yaptığı kötü bir iş” değil;
Ekonominin, psikolojinin, teknolojinin ve fırsatın aynı noktada kesiştiği bir insanlık zafiyeti.
Ve belki de en rahatsız edici gerçek şu:
Dolandırıcılık, sadece dolandıranları değil, inandığımız şeyleri de ortaya çıkarıyor.
Kolay kazanca inananı,
Hızlı zenginliğe umut bağlayanı,
“Bana bir şey olmaz” diyen iyimserliği…
Bu yüzden mesele sadece polisiye değil, biraz da toplumsal ayna meselesi.
Son söz mü?
Dolandırıcılığı tamamen bitirmek zor.
Ama onu zorlaştırmak mümkün:
Daha çok farkındalık,
Daha güçlü hukuk,
Daha sağlam vicdan…
Çünkü bazen bir toplumu ayakta tutan şey, büyük kahramanlıklar değil, küçük dürüstlüklerdir.